Elizabeth Anne Holmes, Theranos adıyla bir şirket kurdu. Kanser, diyabet ve kolesterol gibi yüzlerce hastalığı bir damla kandan çok kısa sürede ve çok daha düşük maliyetle, iğnesiz ve hızlı biçimde teşhis ediyordu. Holmes, tıpta devrim yaratmıştı.
Theranos, Holmes'un kişisel bağlantıları ile Henry Kissinger, George Shultz, James Mattis ve Betsy DeVos gibi etkili kişilerin desteğini almış, kısa sürede markanın ünü ülke sınırlarını aşmıştı. Theranos hiçbir zaman borsaya açılmadı, halka arz edilmedi; buna karşın özel fonlarla çok hızlı büyüdü.
2015 yılına geldiğimizde Forbes Dergisi, Holmes'u, 9 milyar doları aşan şirket değeriyle kendi servetini yaratan Amerika'nın en genç ve en zengin kadın milyarderi ilan etti.
Oysa Holmes’ın meşhur küçük iğnesi çalışmıyordu. Gerçekte, Siemens'in büyük makinelerinde kanlar inceleniyordu.
Testlerin, markanın geliştirdiği küçük otomatik cihazlarda çok hızlı bir şekilde analiz edildiği söylemiyle şirket büyük değer kazandıysa da, tüm bu söylemlerin asılsız olduğunun ortaya çıkmasıyla Theranos 2018’de kapatıldı.
2003 ile 2018 yılları arasında, yani 15 yılda fırtına gibi esen Holmes, yaşananlarla ilgili tek bir tümce söylemişti:
Yalan ne kadar büyük ise o kadar çok insan inanır!
Yusuf’un köleleri ile günümüzün özgür bireyleri
Kesin olmamakla birlikte M.Ö. 1900’lerde Kenan (Filistin) diyarı ve Mısır’da yaşadığı varsayılan Hz. Yusuf döneminin meşhur hikâyesine göre, ülkede 7 yıllık bir kıtlık dönemi yaşandı.
Hz. Yusuf döneminde köle, ailesiyle birlikte efendinin kendisine tahsis ettiği bir evde kalıyor, yiyeceği, eğitimi ve sağlık giderleri de efendi tarafından karşılanıyordu.
Yine her ay, özgür bir bireyin aldığı maaşın üçte ikisi kadar da bir ücret veriliyordu. Hatta tüm ihtiyaçları efendi tarafından karşılanan köle, parasını harcamadığı için bir süre sonra özgürlüğünü satın alacak kadar para biriktirebiliyordu.
Yine kıtlık döneminde, Hz. Yusuf’un belirlediği gelir adaleti sistemine göre kölelere her ay 10 kg un bedava verilirken, orta gelirliye bir deben ve zengine üç deben karşılığında verildi.
İç savaş sonrası kölelik kalktı yalanı!
Kölelik kötü bir şeydi. Ve ABD, 1861’den 1865’e kadar kölelik sistemi adına savaştı. Bu savaş tarihte İç Savaş olarak anıldı. Ve dünyaya, savaşı köleliği kaldırmak isteyen eşitlikçi Kuzeylilerin (Yankiler) kazandığı anlatıldı.
Ancak kölelik kalktıktan sonra yükselen maliyetlerle üretim ve ihracat avantajını yitirdiğini fark eden ABD yönetimi, tükürdüğünü de yalayamadığı için işi sulandırmaya başladı.
Siyahileri, Hispanikleri ve Latinleri türlü bahanelerle hapse atıyor, hapiste olağanüstü kötü şartlar altında bunalan mahkûmlara tek çıkış yolu olarak ücretsiz üretim bantlarına geçmeleri gösteriliyordu.
“Cennetin Keşfi” mi, barbarlığın pazarlanması mı?
1930’lar ile 1940’lar arasında Amerika’da ırkçılık hâlen devam ediyordu. Diyeceksiniz ki, belli eyaletlerde öyle olabilir…
Hayır. Tüm ABD’de ırkçılık o dönemde hükümet politikasıydı.
Tüm resmî kurumlarda beyazlar ön kapıdan girerken, siyahilerin arka kapıdan girmesi zorunluydu. Hatta siyahilerin toplu taşıma, okul ve lavaboları bile ayrıydı.
Bunun tek istisnası Washington’taki Türkiye Büyükelçiliği idi. Dönemin ABD Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün, ırkçılığa karşı harekete geçti.
Ertegün ve oğulları, büyükelçilik konutunda caz sanatçılarını ağırlıyordu. Konutta sanatçılar prova yapıyor ve konserler veriyordu.
Misafirler, tarihin namlı cazcıları Ray Charles, Aretha Franklin, Lester Young, Charles Mingus gibi isimlerle; Led Zeppelin, Rolling Stones gibi gruplar diğer misafirler gibi ön kapıdan alınıyordu.
Türk Büyükelçilik binası, ABD’de siyahilerin ön kapıdan girdiği ilk resmî bina oldu.
Bu durum öylesine rahatsızlık yaratmıştı ki ABD Hükümeti, “Siyahileri ön kapıdan almayın” diye uyardı. Büyükelçinin oğlu Ahmet Ertegün, “Sanatın rengi olmaz” diyerek siyahi sanatçıları da ön kapıdan aldığı için gözaltına alındı.
Bir senatör, siyahilerin ön kapıdan alınmasını kabul edilemez bulup bir mektup gönderdi. Ahmet Ertegün, “Diğer misafirlerimiz gibi sizi de ön kapıdan alabiliriz. Ama siyahilerden rahatsız oluyorsanız arka kapıdan girebilirsiniz” şeklinde bir yanıtla resmî ırkçı politikalara ve ırkçılara gerekli yanıtı vermişti.
Dünyada demokrasinin merkezi gibi gösterilen Amerika’nın az bilinen tuhaflıkları bunlarla da sınırlı değildi…
Bandı 270 yıl kadar geriye saralım.
Amerika niye düşmanın dilini aldı!
Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı İngiltere’ye karşı Fransa ve müttefikleri kazandı.
Amerika için İngilizlere karşı Fransa ittifakı savaşı kazandığı hâlde, günümüzde ABD’nin resmî dili neden düşmanın dili olan İngilizceydi?
Aslında ABD'nin resmî bir dili yok.
Çünkü o dönem vahşi olarak görülen Kızılderililerin varlığı bölgeyi güvensiz kılıyordu. Savaştan önce İngilizler, on binlerce azılı suçluyu Amerika’daki kolonilere taşımıştı.
Ve kolonidekilere, “Toprağınızın sınırlarını kendiniz belirleyin” denmişti. Amaç, azılı suçluların Amerikalı yerlileri yok etmesiydi.
ABD’nin kalelerine teslim olan yerlilere de son darbeyi yine ABD Hükümeti vuracaktı. Yerlilere sıtma, tifo, tifüs ve tüberküloz mikrobu bulaştırılmış battaniyeler dağıtıldı ve ölmeleri beklendi.
Aslında kötüler kazanmış, ama işgalcilerin barbarlığı “Cennetin Keşfi” olarak tanıtılmıştı.
Dünyada bunlar olurken Anadolu’da da durum farklı değildi.
4 bin yıl önceki köle daha mı özgürdü?
Günümüzde İstanbul’da yaşayan bir asgari ücretliye ortalama 2+1 ev kirası kadar bir para verilirken, “Sen özgürsün” diyoruz.
Oysa elinize geçen para değil, biriktirdiğiniz para sizindir!
4 bin yıl önce Hz. Yusuf’un köleleri para biriktirebilirken, günümüzde bu topraklarda yaygın ücret olarak verilen asgari ücretin sağladığı yaşam şartları, bırakın özgürlük vermeyi, kölelerin yaşam standartlarının altındadır.
Bu yapı tüm dünyada faiz sistemiyle yayılmıştır.
Bugün insanlara zincir vurulmuyor; bunun yerine kredi kartları, geçim kaygısı, borçlar ve “özgürlük” masallarıyla görünmez prangalar takılıyor.
Bir zamanlar köle emeğini açıkça kullanan düzen, şimdi aynı sistemi daha modern, daha parlak ve daha “meşru” ambalajlarla sürdürüyor.
Belki de asıl soru şu: Tarih boyunca gerçekten kölelik mi kaldırıldı, yoksa yalnızca adı mı değiştirildi?
Çünkü insanın emeğiyle yaşayıp yine de nefes alamadığı bir düzende, özgürlük yalnızca duvarlara asılmış süslü bir kelimeden ibaret kalır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish