Zenginlik nedir? Para mı, sağlık mı, huzur mu, entelektüellik mi, yoksa… Nedir?
"Tam şudur" demek zor belki ama şunu görüyorum ki zenginlik; ekonomik bir durum olmanın çok ötesinde, artık bir kimlik inşasına dönüştü.
Modern zamanlarda cebimizdeki banknotlar sadece alım gücümüzü değil; aynı zamanda kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi anlatan sessiz birer biyografiye dönüştü, değil mi?
19'uncu yüzyılın sonları o meşhur "Gilded Age" (Amerika’da 1870’lerden 1900’lerin başına kadar yaşanan yaldızlı çağ) denilen dönemden bugüne; mirasla gelen o vakur "Old Money" (sessiz zenginlik) ile sonradan edinilen, çoğu zaman gürültülü "New Money" arasındaki savaş hiç bitmedi.
Antik Roma’da novus homo (yeni zengin) diyerek küçümsenen o figür, bugün sosyal medyanın parıltılı ekranlarında yeniden doğdu.
Sessizliğin anatomisi: Old Money?
Son zamanlarda sıkça duyduğumuz “Old Money” kavramı, salt bir finansal birikimi değil; zamanın imbiğinden geçerek rafineleşmiş bir yaşam disiplinini ve nesiller boyu taşınan kültürel bir mirası temsil eder.
“Sessiz zenginlik” olarak Türkçeleştirebileceğimiz bu kavram, serveti bir başarı göstergesi olarak sergilemek yerine, korunması ve zarafetle sürdürülmesi gereken bir emanet olarak gören yaşam biçimlerini tanımlar.
Bu dünyada büyüleyici, hatta neredeyse hipnotik bir zarafet vardır. Downton Abbey dizisini izleyenler bilir: Dizi, bu kültürün estetikleşmiş bir yansımasıdır.
Sosyolog Pierre Bourdieu’nün deyimiyle bu zarafet, “kültürel sermaye”nin en rafine halidir. Para burada kanıtlanması gereken bir başarı değil, kuşaklar boyu taşınan bir sorumluluktur.
Old Money bireylerinin duruşunda insanı dinlendiren bir yan vardır: abartıdan uzak, sessiz, kendinden emin.
“Benim ispat etmeye ihtiyacım yok” cümlesinin ardında farkında olunmayan bir kibir gizli olsa da bu sakinlik, kökü derin bir özgüven kalesinden beslenir.
Logoların bağırmadığı, kalitenin yalnızca “bilen gözler”ce fark edildiği bu dünya, paranın eğitilmiş halidir; zenginlik burada, kişinin üzerine kusursuzca oturmuş bir ceket gibi doğal durur.
Peki, bu estetik günümüzde nereye evriliyor?
Cem Boyner’in son açıklamaları ilginç bir kırılma noktasına işaret ediyor: logo yerine stil, gösteriş yerine kalite.
Yeni zenginliğin yorgunluğu ve "gösteri" çağı
Öte yandan, "New Money" dünyasına girdiğimizde bizi bambaşka bir enerji karşılar: Onaylanma ve ait olma ihtiyacı.
Psikolog Carl Rogers’ın dediği gibi, insanın en temel ihtiyacı koşulsuz kabul görmektir.
Ancak bu kabulü içsel olarak geliştiremediğimizde, kimliğimizi bir "performans"a dönüştürürüz.
Tarihçiler ve sosyologlar, Türkiye’de Avrupa’daki gibi bir aristokrasinin olmadığını söyler ve bunu Osmanlı’nın mülkiyet düzenine bağlarlar.
Bu teknik konuyu uzmanlara bırakalım ama şunu da sormadan geçmeyelim:
Bugün Türkiye’de "elitlik", bilgiden değil, tüketim gücünden geliyor olabilir mi?
Toplum eleştirmeni ve tarihçi Christopher Lasch’ın "narsisistik kültür" olarak tanımladığı bu durum, modern bireyi sürekli başkalarının bakışına muhtaç hale getiriyor.
İnsanlar artık gezmek için değil, gezdiklerini kanıtlamak için yola çıkıyor.
Sosyal medya da bu görevi başarıyla yerine getiriyor.
Mesela bir müze ziyareti, estetik bir deneyimden ziyade bir "imaj üretimi" haline geldi.
Eserlerin ne anlattığına bakmadan, kullanılan malzemeyi merak etmeden, sadece elimizdeki son teknoloji telefonlarla anı dondurup sosyal medyaya yüklüyoruz.
Beğeniler ve yorumlar aracılığıyla karşı tarafta yaratılan imaj zamanla yetmez oluyor; gezdiğimiz, deneyimlediğimiz şeylerin sayısı ve çeşitliliği artmak zorunda kalıyor.
İşte "hedonistik adaptasyon" denilen o canavar burada devreye giriyor:
Ne kadar tüketirsek tüketelim, sahip olduklarımıza hızla alışıyor ve hep daha fazlasının, daha parlak olanın peşinden koşuyoruz.
Bu bir tatminsizlik ekonomisidir ve itiraf etmeliyim ki ruhu epeyce yoruyor.
"Smiley Money": Şifa veren zenginlik
Trende cam kenarı, insanı düşünmeye teşvik eder.
"Smiley Money" (Gülümseyen Para) terimi Avrupa’da bir tren yolculuğunda aklıma geldi.
Kabul edelim; modern çağın hengamesinde ruhumuz biraz yorgun.
İçimizi kemiren o bitmek bilmeyen tatminsizlik girdabının panzehri, ne geçmişin ulaşılamaz duvarları arkasına gizlenmiş mesafeli statülerinde ne de bugünün o gürültülü, rüküş vitrinlerinde saklı.
Şifa; sermayenin o buz gibi, mekanik yüzünü insani bir sıcaklıkla eriten, "Smiley Money" adını verdiğim o yeni, berrak ve duru bilinçte yatıyor.
Smiley Money, zenginliğin sadece bir mülkiyet ya da performans aracı olmaktan çıkıp, kolektif bir neşeye ve somut bir iyiliğe dönüştüğü noktadır.
Paylaştıkça çoğalan bir anlam ekonomisi teklif eder. Burada amaç, bir ismin binaların soğuk mermerlerine kazınması değil; yaratılan imkânın bir başkasının hayatında bıraktığı o samimi tebessümdür.
Bu anlayış, servetin aristokratik mesafesini şeffaflaştırırken, New Money’nin yorucu onaylanma ihtiyacını da dindirir.
Çünkü Smiley Money sahibi için en büyük "etkileşim", bir gencin eğitim bursuyla parlayan gözleri veya sürdürülebilir bir projeyle yeniden canlanan bir doğa parçasının verdiği içsel huzurdur.
Altın orta ve özgürleşme
Aristoteles’in, erdemin iki aşırılığın ortasında bulunduğunu savunan "Altın Orta" ilkesini paranın dünyasına uyarlasak ne olurdu?
İşte "Smiley Money" burada da devreye giriyor. Bu, paranın bir mülkiyet değil, bir özgürleşme ve "iyilik üretme" aracı olduğu noktadır.
Erich Fromm’un "Sahip Olmak mı, Olmak mı?" ikilemini çözen köprüdür. Bu paranın sahibi, "Old Money"nin süzülmüş görgüsünü ve estetik zevkini miras alır ama onu kapalı kapılar ardında biriktirmek yerine toplumun damarlarına akıtır.
Etrafımızda yüce gönüllü insanlar, toplum için çabalayan etkili kurumlar var.
Bir insanın sadece kendisini düşünmemesi ne büyük bir ruhtur!
New Money’nin narsisistik ihtiyacı, burada yerini “faydalı olma” huzuruna bırakır.
Sessiz lüksün etik paradoksunu -yani sadeleşmenin bile bir statü sembolü olmasını- Smiley Money ile aşarız.
Buradaki sadelik, “başkalarından üstün olduğumu göstermeyen” bir gösteriş değil, “ihtiyaç duymadıklarımdan arınma” bilincidir.
Sahip olduklarınla değil, vazgeçebildiklerinle zenginsin
Sosyolog Zygmunt Bauman’ın "akışkan modernite" dediği bu kaygan zeminde, kimliğimizi markalarla sabitlemeye çalışmak boşuna bir çabadır.
Gerçek elitlik parayla değil, bilinçle ve vicdanla taşınır. Eski paranın görgüsüne sahip olup yeni paranın enerjisini iyiliğe kanalize eden o "Smiley Money" duruşu, belki de modern zamanların en büyük lüksüdür.
Sonunda insanın değeri ne banka hesabındaki sıfırlarda ne de sosyal medya kadrajının parlaklığındadır.
Değer; hiç kimseye bir şey kanıtlamaya ihtiyaç duymadan, cebindeki gücü başkasının yüzünde bir tebessüme dönüştürebilme sanatındadır.
Asıl zenginlik, sahip olduklarımızın çokluğuyla değil; bir başkasının hayatını güzelleştirmek için ne kadarından vazgeçebildiğimizle ölçülür.
Asıl zenginlik, kaç eve sahip olduğumuz değil; kaç kalpte kendimize bir yer bulabildiğimizdir.
Yanlış mı düşünüyorum, ne dersiniz?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish