21 Mayıs 1864, insanlık tarihinin sayfalarına sadece bir askeri yenilginin veya kitlesel bir göç hareketinin tarihi olarak geçmemiştir.
O kara gün, insanlığın kolektif vicdanında açılmış en derin, en kanamalı ve en gaddar yaralardan biri olan Çerkes Sürgünü ve Soykırımı’nın miladıdır.
Bugün, Kafkasya’nın o boyun eğmez, asil, hürriyetine meftun kadim halkının öz vatanından koparılışının, mülksüzleştirilip yok edilmeye çalışılmasının 162'nci yıl dönümünde, kalbimizde sönmeyen o büyük ateşi, bitmeyen o derin sızıyı ve asla vazgeçmeyeceğimiz adalet arayışımızı tarihin ve insanlığın huzurunda bir kez daha yüksek sesle haykırıyoruz.
Çerkesya, jeopolitik literatürde sadece dağlık bir coğrafyanın, stratejik bir sınır hattının adı değildir.
Çerkesya; yüzyıllar boyunca adaletin, zarafetin, doğayla kurulan muazzam bir dengenin, sözlü kültürün doruk noktası olan Xabze’nin ve her şeyden öte tavizsiz bir hürriyet felsefesinin hayat bulduğu kutsal bir anavatandır.
Ancak ne hazindir ki, bu kadim coğrafya, 18'inci yüzyılın sonlarından itibaren Çarlık yönetiminin emperyalist yayılmacılık ihtirasının, sıcak denizlere inme stratejisinin ve jeopolitik hegemonya arzularının en vahşi hedefi haline gelmiştir.
Bu trajik sonun arka planını kavramak için Kafkasya’nın otokton ve en eski halkı olan Çerkeslerin derin tarihsel köklerine bakmak gerekir.
Arkeolojik ve dilbilimsel veriler, Çerkeslerin atalarının M.Ö. 1000 civarı, Maykop ve Dolmen kültürlerini inşa ederek bu topraklarda var olduğunu, Sind, Meot, Kerket ve Akha’lar gibi antik topluluklar olarak Karadeniz kıyılarında özgün bir medeniyet kurduklarını gösterir.
Orta Çağ boyunca Doğu Roma, Pers ve Hazar gibi büyük güçlerin jeopolitik nüfuz mücadelelerinin tam ortasında kalan Çerkesler, feodal bağlarla kenetlenmiş bağımsız prenslikler halinde yaşamış, hürriyetlerini hiçbir küresel veya bölgesel güce teslim etmemişlerdir.
Tarihsel süreçte ipek yolu ticaretinin merkezinde yer almaları onlara stratejik bir derinlik kazandırmış, dış saldırılara karşı geliştirdikleri askeri aristokrasi ve evrensel nitelikteki sözlü hukuk kuralları (Xabze), devlet aygıtına ihtiyaç duymayan muazzam bir toplumsal düzen doğurmuştur.
Altın Orda parçalandıktan sonra Kırım Hanlığı'nın baskılarına direnen, ardından Osmanlı İmparatorluğu ile stratejik bağlar kurarak İslamiyet'i benimseyen Çerkesya, yüzyıllar boyunca kendi iç dengelerini, kültürünü ve özgür yaşam biçimini titizlikle korumayı başarmıştır.
Ancak Rus Çarlığı için Kafkasya, sadece aşılması gereken fiziki bir engel değil, aynı zamanda güneye, yani Osmanlı İmparatorluğu’na, İran’a, Basra Körfezi’ne ve sıcak denizlere açılan kapının yegâne anahtarıydı.
Bu anahtarı ele geçirmek, Çarlık için küresel bir süper güç olmanın ön şartı olarak görülüyordu. Bu doğrultuda, I. Petro ile başlayan ve Katerina ile sistemleşen Rus yayılmacılığı, gözünü Kafkasya’nın yerli halklarına, en başta da bu dağların ve vadilerin gerçek sahibi olan Çerkeslere dikti.
Yaklaşık bir asır süren Kafkas-Rus Savaşları, dünya askeri tarihinin gördüğü en asimetrik, en adaletsiz ve aynı zamanda en destansı direnişlerinden biridir.
Bir tarafta dönemin en modern silahlarına, devasa bir lojistik ağa, sınırsız insan kaynağına ve acımasız bir militarist bürokrasiye sahip Çarlık orduları; diğer tarafta ise sadece imanlarına, vatan sevgilerine, adalet duygularına ve bileklerinin gücüne güvenen, merkezi bir devlet aygıtından yoksun ama hürriyetleri için canlarını vermeye hazır Çerkes kabileleri vardı.
Bu 100 yıllık savaş, sadece cephede göğüs göğse çarpışan iki ordunun mücadelesi değildi.
Rus Çarlığı, Çerkeslerin direniş azmini kıramadıkça askeri stratejisini tamamen değiştirdi ve savaşı doğrudan sivil halkı yok etmeye yönelik totaliter bir imha operasyonuna dönüştürdü.
General Aleksey Yermolov 1 ile başlayan ve son dönemde General Nikolay Yevdokimov 2 ile doruk noktasına ulaşan bu vahşi strateji, kelimenin tam anlamıyla bir "yakılmış toprak" politikasıydı.
Rus orduları girdikleri her Çerkes köyünde evleri ateşe veriyor, ekinleri yakıyor, meyve ağaçlarını kökünden kesiyor ve büyükbaş hayvanları telef ediyordu.
Amaç, Çerkes halkını sadece askeri olarak yenmek değil, onları açlığa, hastalığa ve çaresizliğe mahkûm ederek yaşam alanlarını tamamen kurutmaktı.
Dağlardaki vadiler, nehir boyları, asırlık ormanlar birer birer kana bulandı. Çerkes halkı, çocuklarını, yaşlılarını ve kadınlarını koruyabilmek için sarp dağ zirvelerine, derin kanyonlara sığınmak zorunda kaldı.
Tolstoy: Çerkeslerin o an hissettiği duygu öfke değildi...
Çarlığın uyguladığı bu vahşet ve sömürgeci histeri, Rus entelektüel dünyasının vicdanlı isimleri tarafından da dehşetle müşahede edilmişti. Kafkasya'yı yakından tanıyan, o dağların asaletine tanıklık eden büyük Rus edebiyatçısı Lev Tolstoy, ünlü eseri "Hacı Murat"ta Çarlık ordularının Çerkes köylerine saldırısını ve arkalarında bıraktıkları yıkımı tasvir ederken adeta bir tarihsel itirafta bulunuyordu.
Tolstoy, Rus askerlerinin girdiği bir köydeki manzarayı aktarırken, "Hiç kimse yapılan bu yıkım karşısında Çarlığa karşı öfke duymaktan bahsetmiyordu bile. Çerkeslerin o an hissettiği duygu öfke değildi. Rus olan bu askerlere karşı duyulan şey, tiksintiden, nefretten ve şaşkınlıktan öyle öte bir şeydi ki, onları insan olarak görmeyi reddeden bu duygu, fareleri yok etme dürtüsü gibi bir nefret biçimine dönüşmüştü" diyerek sömürgeci barbarlığın ulaştığı boyutu ve kurbanların gözündeki o onurlu reddedişi tarihe not düşmüştü.
Açlıktan ağaç kabuklarını yiyerek, ot köklerini kaynatarak hayatta kalmaya çalışan bir halk, dünyanın gözü önünde, dönemin büyük güçlerinin diplomatik hesapları ve riyakâr sessizliği arasında yapayalnız bırakıldı.
Karl Marx: Ey insanlık! Çerkeslerin özgürlük mücadelesini örnek alın
Emperyalizmin bu en çıplak ve en kanlı sahnesini Batı dünyasından izleyen ve dönemin küresel dengelerini büyük bir titizlikle analiz eden Karl Marx da Çerkes direnişine ve Çarlık Rusya’sının bu sömürgeci genişlemesine kayıtsız kalmamıştı.
Marx, Çerkeslerin sergilediği destansı hürriyet mücadelesini büyük bir hayranlıkla selamlarken, Avrupa'nın bu trajediyi görmezden gelen ikiyüzlü dış politikasını ve Çarlık diplomasisinin karanlık çarklarını deşifre ediyordu.
Marx, bir mektubunda ve Neue Rheinische Zeitung'daki yazılarında Avrupa demokrasilerine seslenerek, "Dünya, özgürlüklerini savunmak adına devasa bir imparatorluğa karşı tek başlarına direnen Çerkeslerin kahramanlığından ders almalıdır. Çerkesya'nın düşüşü, Rus mutlakiyetçiliğinin Avrupa'nın göbeğine doğru genişlemesinin önündeki en büyük barikatın yıkılması anlamına gelecektir" tespitinde bulunmuş ve eklemişti:
Ey dünya, ey insanlık! Çerkeslerin özgürlük mücadelesini örnek alın. Bakın, hürriyetini korumak isteyen bir halk, ne kadar büyük ve zalim bir güce karşı olursa olsun nasıl direnirmiş, görün!
Marx'ın bu haklı isyanı ve feryadı, ne yazık ki sanayi devriminin ve emperyal paylaşımın hırslarıyla kör olmuş Avrupa başkentlerinde yankı bulmadı.
Tarihin tekerleği, 21 Mayıs 1864’te Kuban vadisinde, yani bugünkü Soçi’de trajik ve geri dönülemez bir noktaya evrildi.
Grandük Mihail Nikolayeviç komutasındaki Rus ordularının kazandığı askeri zaferin ardından düzenlenen geçit töreni ve patlayan son silahlar, sadece bir savaşın bitişini müjdelemiyordu; modern tarihin en planlı, en sistemli ve en kitlesel soykırımlarından birinin, yani büyük sürgünün resmen başladığını ilan ediyordu.
Çarlık rejimi için kesin çözüm, Kafkasya’da tek bir Çerkes bile bırakmamaktı. Çünkü onlara göre, özgürlük genlerine işlemiş bu halk, her an yeniden baş kaldırabilirdi.
Bu yüzden Çerkeslerin toprakları müsadere edildi, binlerce yıllık mülkiyet hakları gasp edildi ve yerlerine Kazaklar başta olmak üzere Rus nüfus yerleştirilmeye başlandı.
Çerkes halkı ise tek bir seçeneğe zorlandı: Ya Çarlığın gösterdiği bataklık bölgelerde, askeri denetim altında köle gibi yaşamak ya da Osmanlı topraklarına sürgün edilmek.
Bu zorunlu tercih, aslında bir ölüm fermanıydı. 2 milyondan fazla Çerkes, Çarlık askerlerinin dipçikleri ve süngüleri altında, binlerce yıldır nefes aldıkları kutsal yurtlarından çıkarılarak Karadeniz kıyılarına doğru ölüm yürüyüşüne zorlandı.
Yaşlılar yollarda can verdi, anneler sütten kesilen bebeklerini yol kenarlarındaki çalılıkların altına bırakmak zorunda kaldı, hastalar ve yaralılar geride bırakılarak ölüme terk edildi.
Sahil şeritleri; yani Soçi, Tuapse, Anapa, liman kentleri değil, adeta açık hava toplama kamplarına dönüştü. Çerkesler aylarca, derme çatma gemilerin gelmesini beklerken açlıkla, tifo ve kolera gibi salgın hastalıklarla kırıldılar.
Rus kaynakları bile o dönem sahil şeritlerinde üst üste yığılmış insan cesetlerinden bahsetmektedir ki, bu durum facianın boyutunu açıkça gözler önüne sermektedir.
Karadeniz, 1864 baharında ve yazında, insanlık tarihinin en büyük mezarlığı haline geldi. Osmanlı topraklarına gitmek üzere kiralanan veya zorla bindirilen gemiler, kapasitelerinin katbekat üzerinde insanla doldurulmuştu.
Çerkesleri taşıyan bu tekneler, aslında yüzen tabutlardan farksızdı. Karadeniz’in azgın, insafsız dalgaları karşısında dayanamayıp batan, fırtınaya yakalanıp alabora olan düzinelerce gemiyle birlikte yüz binlerce Çerkes ruhu denizin derinliklerine gömüldü.
Gemilerde baş gösteren salgın hastalıklar nedeniyle hayatını kaybeden çocuklar, kadınlar, gençler, salgın yayılmasın diye gemi kaptanları tarafından acımasızca canlı ya da cansız denize fırlatıldı. İşte bu yüzdendir ki, o günden sonra uzun yıllar boyunca pek çok Çerkes, atalarının aziz hatırasına batan canlara duydukları derin saygı ve yas nedeniyle Karadeniz’den çıkan balıkları yememiş, o denizin sularına bakarken hep o büyük kıyameti hatırlamıştır.
Karadeniz, Çerkes halkı için sadece coğrafi bir deniz değil; bitmeyen bir ağıtın, dinmeyen bir gözyaşının ve asla kapanmayacak bir toplumsal yaranın adıdır.
Karadeniz’in karşı kıyısına; Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Köstence ve Varna gibi Osmanlı limanlarına ulaşmayı başaranlar ise kurtulmuş sayılmıyorlardı.
Varış limanları da birer trajedi merkezine dönüştü. Osmanlı İmparatorluğu, kendi derdiyle meşgul, mali ve idari olarak çöküş sürecinde olan bir devlet olarak, bu denli muazzam ve ani bir mülteci akınını organize edecek, onları insani şartlarda karşılayacak kapasiteden yoksundu.
Kurulan derme çatma çadırlarda, karantina bölgelerinde binlerce Çerkes daha açlık ve hastalıktan hayatını kaybetti. Sokaklar, meydanlar, sahil şeritleri yetim kalan çocuklarla, eşini kaybetmiş feryat eden kadınlarla doldu.
Osmanlı idaresi, gelen bu nüfusu stratejik ve demografik mülahazalarla imparatorluğun dört bir yanına dağıtma kararı aldı.
Çerkesler; Balkanlar’ın çetin coğrafyasından Anadolu’nun kıraç, çorak düzlüklerine, Suriye ve Ürdün’ün kızgın çöllerine kadar çok geniş ve parçalanmış bir coğrafyaya iskân edildiler.
Amaç hem sınır boylarında askeri bir tampon güç oluşturmak hem de bu dinamik, savaşçı ve sadık nüfusu devletin bekası için kullanmaktı.
Gittikleri her yerde yabancılık çeken, dillerini bilmedikleri topraklarda hayata sıfırdan başlamak zorunda kalan Çerkesler, uğradıkları bu muazzam yıkıma rağmen asaletlerinden, onurlarından ve insanlıklarından asla ödün vermediler.
Toplumsal yaşam kodları olan, adalet, saygı, ölçülülük ve zarafet üzerine kurulu kadim Xabze yasalarını sürgün topraklarında da yaşattılar.
Asla başkalarına yük olmadılar; kendi emekleriyle, alın terleriyle toprağı işlediler, köyler kurdular, şehirlerin sosyal ve kültürel dokusunu zenginleştirdiler.
Osmanlı İmparatorluğu’nun en zor dönemlerinde, cepheden cepheye koşarak devletin ve milletin savunmasında en ön saflarda yer aldılar.
Trablusgarp’ta, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Yemen’de Çerkes evlatlarının kanı bu toprakların vatan kılınması için diğer unsurlarla birlikte oluk oluk aktı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluş mücadelesinde ve kuruluş felsefesinde, İstiklal Harbi’nin o çetin ve karanlık günlerinde Çerkeslerin verdiği sarsılmaz destek, gösterdiği kahramanlıklar tarihin altın sayfalarında yazılıdır.
Sadece Türkiye’de değil; Ürdün’de kraliyetin en güvenilir muhafızları, Suriye’de, Balkanlar’da devlet yapılarının en saygın, en dürüst ve en çalışkan unsurları hep Çerkesler oldu.
Ancak tüm bu toplumsal başarılar, entegrasyon yeteneği ve yaşanılan ülkelere duyulan sarsılmaz sadakat, içteki o derin sızıyı, vatan hasretini ve adaletsizliğe uğramışlık duygusunu hiçbir zaman ortadan kaldırmadı.
Sürgün, sadece fiziki bir yer değiştirme değildir; sürgün, bir halkın dilinin, kültürünün, toplumsal hafızasının ve tarihsel sürekliliğinin parçalanması demektir.
Anadolu’nun, Ortadoğu’nun, Avrupa’nın dört bir yanına dağılmış olan bu devasa diaspora, zaman içerisinde ciddi bir asimilasyon tehdidiyle karşı karşıya kaldı.
Kentleşme, küreselleşme, resmi dil politikaları ve nesiller arası kopukluklar nedeniyle, dünyadaki en zengin ve en özgün dil ailelerinden biri olan Çerkesçe (Adıgece), bugün UNESCO’nun kaybolma tehlikesi altındaki diller listesinde yer almaktadır.
Dilin kaybolması, bir halkın düşünme biçiminin, evreni algılayış tarzının ve mitolojisinin, yani ruhunun ölmesi demektir.
Bu yüzden günümüzdeki en büyük varoluşsal mücadele, bu dilin ve kültürün gelecek nesillere aktarılması mücadelesidir.
21 Mayıs 2026 itibarıyla, sürgünün ve soykırımın 162. yıl dönümünde, Çerkes halkının günümüzdeki süreci ve jeopolitik gerçekliği çok katmanlı bir analizi zorunlu kılmaktadır.
Bugün dünya üzerinde yaşayan Çerkeslerin ezici bir çoğunluğu, yaklaşık yüzde sekseni, anavatanları Kafkasya’nın dışında, diasporada yaşamaktadır.
Bu durum, sosyolojik ve siyasi açıdan taşınması son derece güç bir yük ve parçalanmışlık yaratmaktadır.
Buna mukabil, küreselleşen dünya ve dijital çağın sunduğu imkanlar, Çerkes diasporası için yeni bir uyanışın ve direnişin de kapılarını aralamıştır.
Bugün dünyanın farklı kıtalarında, Amerika’dan Almanya’ya, Türkiye’den Ürdün’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan Çerkes gençleri, birbirleriyle anında iletişim kurabilmekte, ortak projeler üretebilmekte ve kolektif bir bilinç geliştirmektedirler.
Kültürel dernekler, vakıflar, akademik platformlar ve sosyal medya ağları, asimilasyona karşı birer kale gibi işlev görmektedir.
Genç nesiller, atalarının dillerini öğrenmek için dijital kurslar düzenlemekte, kadim Çerkes danslarını ve müziğini modern formlarla harmanlayarak dünyaya tanıtmaktadır.
En önemlisi de, artık Çerkes meselesi sadece folklorik bir öge, yılda bir kez hüzünlü şarkıların söylendiği bir anma günü olmaktan çıkmış; uluslararası hukuk, insan hakları ve tarihsel adalet bağlamında entelektüel ve siyasi bir zemine taşınmıştır.
Çerkes halkının bugün uluslararası toplumdan ve tarihsel muhataplarından çok net, meşru ve insani talepleri vardır. Bu taleplerin ilki ve en önemlisi; 1864’te yaşananların resmi, hukuki ve tarihi olarak "Soykırım ve Sürgün" olarak tanınmasıdır.
Rusya Federasyonu, Çarlık Rusya’sının hukuki ve tarihi mirasçısı olarak 21 Mayıs 1864 gerçeğiyle yüzleşmek, tarihi gerçekleri kabul etmekle mükelleftir.
Geçmişin acılarıyla yüzleşmeyen hiçbir devlet veya yapı, geleceğe güvenle bakamaz.
İkinci temel talep ise, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, her bir Çerkes evladına anavatanı Kafkasya’ya koşulsuz, engelsiz geri dönüş hakkının ve çifte vatandaşlık hakkının tanınmasıdır.
Çerkeslerin tarihi topraklarındaki mülkiyet ve yerleşim hakları iade edilmeli, dillerini ve kültürlerini anavatanlarında özgürce geliştirebilecekleri demokratik ve hukuki güvenceler sağlanmalıdır.
21 Mayıs 1864’ün 162. yıl dönümünde bizler, geçmişe takılıp kalarak bir düşmanlık kültürü üretmenin değil, tarihin gerçekleri ışığında adaleti ve insanlık onurunu savunmanın peşindeyiz.
Hafıza, adaletin en büyük, en aşılmaz kalesidir. Unutmak; uğranılan ihaneti, dökülen kanı, çekilen acıları meşrulaştırmaktır. Unutmamak ise direnmektir, var olmaktır, yarını inşa etmektir.
Çerkes halkı, uğradığı tüm soykırıma, maruz kaldığı tüm sürgünlere, dağıldığı tüm coğrafyalara rağmen diz çökmemiştir, yok olmamıştır ve asla yok olmayacaktır.
Bizler, ninnilerini ağıtlarla dinlemiş, hikayelerini sürgün yollarının acılarıyla büyütmüş bir neslin evlatları olarak, atalarımızın aziz hatırasını, asil duruşunu ve hürriyet sevdasını kalbimizde bir meşale gibi taşımaya devam edeceğiz.
Karadeniz’in o soğuk, karanlık ve derin sularında can veren adsız kahramanlarımızı, sürgün yollarında açlıktan ve hastalıktan kırılan bebeklerimizi, vatanını savunurken şehit düşen o asil Thamade’lerimizi (büyüklerimizi), yiğitlerimizi rahmetle, minnetle, saygıyla ve sonsuz bir hürmetle yad ediyorum.
Onların ruhları, Kafkasya’nın karlı zirvelerinde, Elbruz’un eteklerinde, rüzgarla birlikte özgürce esmeye devam ediyor.
Biz buradayız, anavatanımızın ve tarihimizin bekçisiyiz; adalet arayışımız, vatan aşkımız ve hürriyet sevdamız son nefesimize kadar, nesilden nesile aktarılarak asla sönmeyecektir.
Dipnotlar:
1. Aleksey Petroviç Yermolov (4 Haziran 1777-23 Nisan 1861), Kafkas Savaşı’nda Rus birliklerine komuta eden Rus generalidir.
2. Nikolay Yevdokimov (3 Haziran 1804 -22 Mayıs 1873), hem batı hem de doğu cephelerinde Kafkas Savaşı’na katılan bir Rus piyade generalidir. Çerkes soykırımında önemli bir rol oynamıştır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish