Bir zamanlar gazetecilik dördüncü güçtü.
Gazetecilikte ise en büyük güç manşetti.
Bugün artık yeni dijital medya var: Medyayı yöneten algoritma.
Eskiden hangi haberin öne çıkacağına editörler karar verirdi.
Şimdi ise TikTok, YouTube ve X gibi platformların görünmeyen kodları karar veriyor.
Üstelik bu kararlar yalnızca teknik değil; aynı zamanda politik, ekonomik ve kültürel sonuçlar üretiyor.
Yakın zamanda yayınlanan ve yazının başlığından esinlendiğim Nigar Garajamirli’nin "Algorithmic Gatekeeping and Democratic Communication: Who Decides What the Public Sees?" başlıklı akademik çalışma bu soruya odaklanıyor:
Kamuoyunun ne göreceğine kim karar veriyor?
Sorunun kendisi bile çağın ruhunu anlatıyor.
Çünkü artık mesele sadece bilgiye ulaşmak değil. Hangi bilginin görünür olacağı.
Bugün milyonlarca insan gündemi televizyonlardan değil, birkaç saniyelik videolardan takip ediyor.
Haber, giderek analiz olmaktan çıkıyor; dikkat çekme yarışına dönüşüyor.
TikTok’ta hızlı kesilmiş görüntüler, öfkeli başlıklar, ironik müzikler ve kutuplaştırıcı dil daha fazla görünür hale geliyor.
Çünkü algoritmalar çoğu zaman “doğru”yu değil, “etkileşim üreten” içeriği ödüllendiriyor.
Bu durum yalnızca medya düzenini değil, siyasetin doğasını da değiştiriyor.
Alman düşünür Jürgen Habermas, demokratik toplumların sağlıklı işlemesi için “kamusal alan” kavramını geliştirmişti.
Ona göre toplum, ortak meseleleri rasyonel biçimde tartışabildiği ölçüde demokratik kalabilirdi.
Ancak dijital çağda bu ideal ciddi biçimde aşınıyor.
Çünkü algoritmalar, insanları ortak bir tartışma zemini yerine benzer düşünen grupların içine yönlendiriyor.
Bir videoyu izliyorsunuz.
Ardından sistem size benzer içerikler göstermeye başlıyor.
Bir süre sonra farklı görüşlerle temasınız azalıyor.
Böylece toplum aynı ülkeye bakıp tamamen farklı gerçeklikler görmeye başlıyor.
Bu nedenle yeni çağın en büyük krizlerinden biri bilgi eksikliği değil, ortak gerçeklik kaybıdır.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Makaledeki dikkat çekici bulgulardan biri de şu:
Ciddi ve analitik içerikler çoğu zaman geri planda kalırken, öfke üreten ya da eğlence formatına sokulan politik içerikler daha hızlı yayılıyor.
Yani siyaset giderek düşünceden çok performansa dönüşüyor.
Bu yalnızca Türkiye’ye özgü değil.
ABD ve Avrupa’da da son yıllarda benzer bir tartışma büyüyor.
Özellikle seçim dönemlerinde algoritmaların kutuplaşmayı artırdığı, kullanıcıları duygusal tepkilere yönelttiği ve “dijital yankı odaları” oluşturduğu sıkça tartışılıyor.
Amerikalı iletişim araştırmacısı Tarleton Gillespie’ye göre platformlar artık sadece teknoloji şirketleri değil; kamusal görünürlüğü yöneten politik aktörler.
Kimin konuşacağının, kimin duyulacağının ve hangi öfkenin büyüyeceğinin sınırlarını görünmez biçimde belirliyorlar.
Daha çarpıcı olan ise şu:
Algoritmalar tarafsız görünür.
Ama hiçbir algoritma tamamen nötr değildir.
Çünkü her algoritma bir öncelik sistemiyle çalışır.
Daha fazla dikkat.
Daha fazla etkileşim.
Daha fazla platformda kalma süresi.
Bu da doğal olarak daha sert, daha duygusal ve daha kutuplaştırıcı dil ve içeriklerin avantaj kazanmasına yol açıyor.
Bu durum elbette siyaseti de etkiliyor. Yeni siyaset bu algoritmadan muaf olamayacaktır. Ne seçmen ne de siyasetçi.
Yeni siyaset artık yalnızca düşünce, proje ve ideoloji üreterek seçmene ulaşamayacaktır.
Aynı zamanda dikkat süreçlerini de yönetmek zorundadır. Liderler daha görünür olmak zorunda hissediyor.
Partiler daha kısa, daha sert ve daha duygusal mesajlar kullanıyor.
Çünkü dijital ekosistem sakin düşünceyi değil, hızlı reaksiyonu ödüllendiriyor.
Elbette burada ciddi bir riskin varlığını söylemeye gerek bile yok.
Toplum sürekli öfke üzerinden mobilize edildiğinde güven aşınmaya başlıyor.
İnsanlar yalnızca birbirine değil, kurumlara da şüpheyle yaklaşmaya başlıyor.
Böylece demokratik sistemin güven zemini zayıflıyor.
Kişilere, politikalara, ideolojilere, dinlere, liderlere ve kurumlara güven bitiyor.
Oysa demokrasiler sadece seçimlerle ayakta kalmaz.
Aynı zamanda ortak gerçeklik hissiyle ayakta kalır.
Eğer herkes başka bir dijital evrende yaşıyorsa, ortak kamusal alan parçalanır.
Bu nedenle mesele artık yalnızca medya meselesi değildir.
Aynı zamanda bir demokrasi ve medeniyet meselesidir.
Bugün Avrupa Birliği’nin algoritmik şeffaflık üzerine yeni düzenlemeler tartışmasının nedeni de budur.
Sorulan soru teknik değil, siyasidir:
Toplumun neyi göreceğine kim karar veriyor?
Belki de geleceğin en büyük siyasal tartışması bu olacak.
Çünkü 20'nci yüzyılın iktidar sorusu “toprağı kim yönetiyor?” idi.
21'inci yüzyılın sorusu ise giderek şuna dönüşüyor:
Dikkati kim yönetiyor?
Dikkat ekonomidir.
Dikkat dünya görüşünü inşa ediyor.
O nedenle algoritmaların yönlendirme ve maruz bırakma modellerinin hem siyasal hem de ekonomik körleştirme içerdiğini unutmamak gerekir.
Bu sadece bir politik sorun değil, insanların doğru bilgiye ve hakikat bilgisine ulaşmasını engelleyen bir sömürü düzenidir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish