İncirlik ve Körfez'deki ABD üsleri: Siyasî sınırlar ve stratejik esneklik

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Google Earth / Maxar Technologies

Bir önceki yazımızda ABD'nin Körfez bölgesindeki askerî varlığının tarihsel gelişimini ele almış ve özellikle 1991 Körfez Savaşı'na kadar bölgede kalıcı Amerikan üslerinin bulunmadığını vurgulamıştık. Oysa ABD'nin Orta Doğu'ya yönelik askerî konuşlanması bu tarihten çok daha önce, 1950'lerin başında Türkiye'de İncirlik Üssü üzerinden başlamıştı. Bu yazıda İncirlik Üssü'nün hukuki ve stratejik statüsünü, tarihsel gelişimini ve Körfez'de kurulan Amerikan üsleriyle arasındaki temel farkları ele alacağız. Ancak bu karşılaştırmayı alışılmışın dışında bir perspektiften kuracağız: Körfez üslerinin devreye girmesi, ABD'nin operasyonel esnekliğini artırırken aynı zamanda Türkiye'nin onlarca yıl boyunca taşıdığı stratejik bir yükü de hafifletti.

İncirlik Üssü'nün ortaya çıkışı, Türkiye'nin 1952'de NATO'ya katılmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Soğuk Savaş'ın erken döneminde Sovyetler Birliği'ne karşı bir çevreleme hattı kurmayı hedefleyen ABD, Türkiye'yi bu hattın kritik parçalarından biri olarak konumlandırdı. Bu çerçevede Adana yakınlarında kurulan İncirlik, başlangıçta NATO'nun kolektif savunma ihtiyaçları doğrultusunda planlanan bir askerî altyapı olarak ortaya çıktı.

Ancak üssün statüsü başından itibaren net ve tek boyutlu olmadı. Akademik literatürde İncirlik genellikle "ortak savunma tesisi" olarak tanımlanır. Bu tanım, üssün NATO çerçevesinde kurulmuş olmasına rağmen doğrudan NATO'ya ait olmamasını ve kullanımının Türkiye ile ABD arasındaki ikili anlaşmalara dayanmasını ifade eder. Bu nedenle İncirlik, klasik anlamda bir NATO üssü değildir; aynı şekilde ABD'ye ait bağımsız bir askerî tesis olarak da değerlendirilemez. Üs, Türkiye'nin egemenliği altında bulunan ve müttefik kuvvetlerin kullanımına açılmış bir yapı niteliği taşır. Bu "ara statü", ilerleyen yıllarda yaşanacak siyasî tartışmaların temelini oluşturmuştur.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

İncirlik'in bu tartışmalı konumu, özellikle "alan dışılık" meselesiyle birlikte görünür hale geldi. Soğuk Savaş boyunca NATO'nun temel görevi, üye ülkelerin kendi coğrafi alanlarını savunmaktı. Ancak Türkiye, coğrafi konumu gereği Orta Doğu'daki gelişmelerin ittifakın güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olduğunu savundu. Buna rağmen Ankara, NATO kapsamı dışında kalan operasyonlarda İncirlik'in kullanımını her zaman otomatik olarak kabul etmedi. 1960'lar ve 1970'lerde Lübnan ve Ürdün krizleri sırasında Türkiye, ABD'nin olası müdahalelerinde üssün kullanılmasına izin vermeyeceğini açıkça ortaya koydu. Bu tavır, Türkiye'nin Orta Doğu krizlerine doğrudan taraf olma riskini sınırlama çabasının ilk somut göstergesiydi.

1991 Körfez Savaşı ile birlikte İncirlik yeni bir aşamaya geçti. Türkiye, ABD öncülüğündeki koalisyona destek verdi ve üs aktif biçimde kullanıldı. Ancak savaş sonrasında ortaya çıkan tablo, Türkiye açısından beklenmeyen sonuçlar doğurdu. Irak'ın kuzeyinde oluşturulan güvenli bölge ve bunun devamı niteliğindeki Çekiç Güç operasyonu, İncirlik'i uzun süreli bir bölgesel müdahalenin merkezi haline getirdi. Başlangıçta insanî bir müdahale olarak sunulan bu operasyon, zamanla Türkiye'de ciddi güvenlik tartışmalarına yol açtı. Kuzey Irak'ta merkezi otoritenin zayıflaması, fiili bir özerk yapının doğması ve PKK'nın bu ortamdan faydalandığı yönündeki yaygın değerlendirmeler, İncirlik'in Türkiye'nin çıkarlarına mı yoksa ABD'nin bölgesel stratejisine mi hizmet ettiği sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Çekiç Güç deneyimi, Türkiye'nin üs kullanımına yaklaşımını kalıcı biçimde etkiledi ve daha temkinli bir çizginin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu temkinli yaklaşımın en belirgin sonucu 2003 Irak Savaşı'nda görüldü. Türkiye, ABD'nin kara harekâtı için topraklarını kullanmasına 1 Mart tezkeresiyle izin vermedi ve İncirlik'in kullanımını sınırlı tuttu. Bu karar, ABD açısından stratejik bir kırılma noktası anlamına geliyordu. İncirlik'e erişim, Ankara'nın demokratik süreçlere ve siyasî dengelere bağlı iradesine göre şekilleniyordu. Bu irade her koşulda öngörülebilir değildi.

ABD, bu yapısal kısıta karşı geliştirdiği yanıtı Körfez'de somutlaştırdı. 1996'da Katar tarafından inşa edilen Al Udeid Hava Üssü, ABD'nin Eylül 2001'den itibaren Afganistan ve ardından Irak operasyonları için yoğun biçimde kullanmaya başladığı ve kısa sürede bölgedeki en büyük Amerikan askerî tesisine dönüşen bir yapıya kavuştu. 1995'te yeniden aktive edilen ve Bahreyn'deki NSA Bahrain'de karargâh kuran 5. Filo Komutanlığı, bölgedeki deniz harekâtının merkezi konumuna geldi. Kuveyt'teki Camp Arifjan kara kuvvetleri için bölgenin en kritik lojistik üssüne dönüşürken, Ali Al Salem Hava Üssü hava nakliye ve destek operasyonlarının merkezi oldu. Bu tesislerin tamamı NATO çerçevesine değil, doğrudan ikili anlaşmalara dayandı. Körfez monarşilerinde parlamenter denetim mekanizmaları ya son derece sınırlıdır ya da hiç yoktur; karar alma süreçleri doğrudan yürütme iradesinde yoğunlaşmaktadır. Bu yapı, ABD'ye üs müzakerelerini demokratik hesap verebilirlik kaygılarından büyük ölçüde bağımsız biçimde yürütme imkânı tanıdı. Türkiye'de ise durum köklü biçimde farklıdır: İncirlik'in kullanımı meclise, kamuoyuna ve koalisyon aritmetiğine açık bir tartışma zeminine her an taşınabilmektedir.

Burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekir. Körfez üslerinin bu şekilde genişlemesi, çoğunlukla Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinde bir gerginlik kaynağı ya da Ankara'nın stratejik değerini zayıflatan bir gelişme olarak yorumlanmıştır. Bu yorum eksik ve yanıltıcıdır. Körfez'deki üs ağının güçlenmesi, Türkiye'nin üzerindeki operasyonel baskıyı önemli ölçüde azalttı ve Ankara'ya bölgesel konumunu yeniden kurma fırsatı verdi.

İncirlik, Soğuk Savaş döneminden Çekiç Güç yıllarına uzanan süreçte Türkiye'yi ağır bir algı maliyetiyle yüz yüze bıraktı. Üssün Orta Doğu operasyonlarında kullanılması, Mısır, Suriye, Irak ve Lübnan başta olmak üzere Arap kamuoyunda Türkiye'yi ABD politikalarının bölgesel destekçisi, zaman zaman da İsrail'in dolaylı ortağı olarak konumlandırdı. Bu algı, Türkiye'nin bölgeyle kurduğu siyasî ve diplomatik ilişkilerde onlarca yıl boyunca somut bir maliyet üretti. Körfez monarşilerinin ABD'nin birincil üs ortağı haline gelmesiyle birlikte bu yük büyük ölçüde dağıldı. Türkiye hem İran meselesinde hem de daha geniş Orta Doğu denkleminde daha özgür bir manevra alanına kavuştu.

Bugün ABD'nin İran'a yönelik sürdürdüğü askerî harekât, ağırlıklı olarak Al Udeid ve Manama üzerinden koordine edilmektedir. İncirlik bu tabloda operasyonel bir aktör olarak yer almamaktadır. Bu tablo, Türkiye'nin kendi siyasî sınırlarını tutarlı biçimde uygulayarak elde ettiği stratejik konumlanmanın doğal bir sonucudur.

Sonuç olarak İncirlik Üssü'nün hikâyesi, bir askerî tesisin ötesinde iki ayrı ama birbirini besleyen bir süreci yansıtmaktadır. Bir yanda, Türkiye'nin demokratik yapısından kaynaklanan siyasî sınırlar, ABD'yi Körfez'de alternatif bir üs ağı kurmaya itti. Öte yanda bu alternatif ağın güçlenmesi, Türkiye'yi onlarca yıl boyunca Orta Doğu'da ABD ve İsrail politikalarının ortağı olarak damgalayan algıdan kurtardı. İncirlik'in bugün İran harekâtının dışında kalması, bir zafiyet değil, Türkiye'nin hem egemenliğini hem de bölgesel itibarını koruduğunun göstergesidir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU