BlackRock CEO’su Larry Fink’in geçen hafta Dolmabahçe Ofisi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyareti, Türk medyasında büyük yankı uyandırdı.
Fink’in sıradan bir yatırımcı olmadığı açık. Şu anda dünyadaki en büyük varlık yönetim şirketini yönetiyor. 14 trilyon dolarlık bir büyüklükten bahsediyoruz. Bu, birçok ülkenin milli gelirinin üstünde bir fon.
Haliyle birçok spekülasyon havada uçuştu: BlackRock’un sene başında Türkiye borsasına yatırımları ve devam eden savaş da hesaba katıldığında, “büyük biraderlerin buraya göz diktiği”, “kirli pazarlıkların döndüğü” gibi. Daha iyi niyetli, olumlu, soğukkanlı yorumlar da dahil medya bu görüşmenin gerçek anlamını göremedi.
Fink’in Türkiye’yi daha yakından ilgilendiren başka bir görevi daha var. Kendisi bir süredir Dünya Ekonomik Forumu’nun yönetim kurulunun başında. Yani Davos’a yön veren isimlerin en başında geliyor.
Dünya Ekonomik Forumu’ndaki kaynağımdan aldığım bilgilere göre, Forum Türkiye ile ilişkilerini güçlendirmeyi hedefliyor. Bu kapsamda Türkiye’de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan’ın konuşmacı olduğu; ayrıca Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ile oturumların gerçekleştirildiği bir etkinlik düzenlendi.
“Küresel Bir Kavşakta Büyüme: Rekabetçiliğin ve Dayanıklılığın Güçlendirilmesi” başlıklı toplantıya yaklaşık 40 uluslararası CEO katıldı.
Dünya Ekonomik Forumu Eş Başkanı Larry Fink, “Türkiye, Avrupa, Asya ve Ortadoğu arasında benzersiz bir köprü rolü oynuyor. Bölge ve küresel ekonomi açısından kritik bir dönemde, kamu ve özel sektör arasında sürdürülebilir bir diyalog büyük önem taşıyor. Hükümet ile iş dünyası arasındaki yapıcı etkileşim, rekabetçiliği artırabilir, uzun vadeli yatırımları harekete geçirebilir ve büyümenin daha geniş fırsatlara ve kalıcı ekonomik istikrara dönüşmesini sağlayabilir” dedi.
Dünya Ekonomik Forumu Başkanı ve CEO’su Alois Zwinggi ise, “Küresel ekonomi derin bir dönüşümden geçerken, Türkiye ticaret, yatırım ve üretim ağlarında giderek daha stratejik bir rol üstleniyor. Değişen jeoekonomik dinamikler çerçevesinde bu toplantı, Türkiye’de ve ötesinde uzun vadeli büyüme ve dayanıklılığa katkı sağlamak amacıyla kamu-özel sektör iş birliğini teşvik etti” ifadelerini kullandı.
Dünya Ekonomik Forumu’ndaki kaynağıma göre, Davos’a Türk hükümetinden “daha yüksek seviyede katılım” hayati önem taşıyor. Bu nedenle Forum, Türkiye’de düzenlediği bu üst düzey etkinlikle ilişkilerdeki buzları çözmeyi hedefliyor.
Türkiye, bu kapalı devre elitist formata karşı 17 yıl önce tam da bu yönde bir duruş sergilemişti. 2009’daki meşhur oturumda moderatör David Ignatius konuşma sürelerini İsrail Cumhurbaşkanı Peres lehine kullanıp Türkiye Başbakanı’nın cevap hakkını geçiştirmeye yeltendiğinde, Erdoğan güçlü bir itirazda bulunup “Bir daha Davos’a gelmem” demişti: sahiden de gitmedi.
Türkiye sonraki yıllarda da buna paralel şekilde, küresel düzenin çarpıklığına benzer bir itirazı Birleşmiş Milletler seviyesinde sürdürdü; NATO içindeki yerinde, AB ilişkilerinde benzer şekilde asimetrik ilişki dinamiklerini sorguladı.
2016 Davos’unda Mehmet Şimşek’le yaptığım röportajda havayı “bozuk” olarak tarif etmişti. Gelişmekte olan ülkeler zor bir evreye giriyordu. Çin’in yavaşlaması ve emtia fiyatlarındaki sert düşüş, bu ülkelerin büyüme dinamiklerini aşağı çekiyordu.
Üstelik Ankara’nın başında başka dertler de vardı. Türkiye-ABD ilişkileri sorunluydu. Göç konusundaki örnek yaklaşımına, siyasi istikrar, reform ajandası ve NATO’daki kritik rolüne rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye, Batı’da haksız ve irrasyonel ithamlarla, “öngörülemez”, “diktatoryal eğilimli” kalıplarına sıkıştırılmaya çalışılıyordu. Bu anlatının oluşmasında şüphesiz FETÖ’nün organize propaganda faaliyetleri de etkili oldu.
Tüm bu endişelere rağmen o gün Mehmet Şimşek kendinden emin bir şekilde canlı yayında:
“Türkiye’nin güçlü bir hikâyesi var ve ileriki yıllarda bu hikâyenin sağlamlığı herkesçe anlaşılacak” demişti.
Zaman Türkiye’yi haklı çıkardı.
10 yılda hem dünyada hem Türkiye’de köprünün altından çok sular aktı. Kaderin cilvesidir ki Davos Türkiye’nin, Erdoğan’ın ayağına geldi.
Bu, bir anlamda Türkiye ekonomisine, kırılganlıklarına rağmen, duyulan güvenin bir göstergesi olarak okunmalıdır. Aynı zamanda, Türkiye ekonomi yönetiminin küresel piyasalarda sahip olduğu itibarın da bir teyididir.
Bunun ötesinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde Türkiye’nin küresel dengelerde oynadığı rasyonel ve stratejik rolün öneminin kavranmasıdır.
15 senede birbirini izleyen Suriye, Karabağ, Ukrayna-Rusya, Filistin, İran-İsrail çatışma hatlarının ortasında Türkiye, dış politikada dengeli bir çizgi izledi ve hakkaniyetli bir arabulucu rolü üstlenmeye gayret etti.
Bugün ABD ile ilişkiler uzun süredir olmadığı kadar stabil bir zemine oturmuş durumda ve Trump ile birlikte Avrupa ile ilişkiler yeniden tanımlanıyor. Ortadoğu’da Türkiye’nin dışlandığı bir denklem kurmak mümkün değil.
Bu değişimi dışarıdan da görmek mümkün.
Polonyalı analist Karol Wasilewski’ye göre, ABD’de karar alma süreçlerinin dağınıklığı ve İsrail’in bölgesel ajandası karşısında Türkiye daha rasyonel bir aktör olarak öne çıkıyor. Wasilewski, Türkiye’yi “odadaki son yetişkin” aktör olarak tanımlıyor.
Birkaç yıl öncesine kadar Türkiye için kullanılan dil düşünüldüğünde bu ciddi bir kırılma. Bugün Ankara aleyhine yapılan hiçbir kampanya eskisi gibi karşılık bulmuyor. Örneğin İsrail lobisinin Erdoğan’a yönelik artan antisemitizm suçlamalarını, dünyanın en büyük fonunu yöneten ve Yahudi bir Amerikalı bile ciddiye almıyor.
Türkiye, hem jeopolitik hem de ekonomik açıdan göz ardı edilemeyecek bir merkez konumunda.
Küresel belirsizliklerin arttığı, dünyanın giderek daha karmaşık ve parçalı bir yapıya sürüklendiği bir dönemde, çözüm arayışlarının Ankara’da şekillenmesi şaşırtıcı olmayabilir.
Bu çerçevede, Davos gibi platformların İsviçre’nin izole zirvelerinden inerek Türkiye’ye yönelmesi, yalnızca sembolik değil, aynı zamanda stratejik bir anlam da taşıyor ve mevcut gerilimleri yumuşatma potansiyeli barındırıyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish