Temsil adaleti, sınıfsal asabiye ve muhalefetin varlık şartı

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: Alerta (Düzenleme: Independent Türkçe)

Modern toplumların en büyük krizlerinden biri iktidar krizi değil, temsil krizidir. Çünkü bir toplumda temsil adaleti çöktüğünde seçimler devam etse bile demokrasi yalnızca biçimsel bir ritüele dönüşür. İnsanlar oy kullanmaya devam eder, partiler miting yapar, sendikalar kongre düzenler, parlamentolar açılır; fakat bütün bu mekanizmalar halkın gerçek sosyal dokusunu ve sınıfsal psikolojisini yansıtmıyorsa sistem görünürde demokratik, özünde oligarşik hale gelir.

Temsil yalnızca hukuki bir vekâlet ilişkisi değildir. Temsil; belirli bir sosyal kesimin korkularının, ihtiyaçlarının, öfkesinin, umutlarının ve hayat deneyiminin karar mekanizmalarına taşınabilmesidir. Eğer temsil eden ile temsil edilen arasında hayat gerçekliği bakımından derin bir kopuş varsa temsil hukuken vardır ama sosyolojik olarak yoktur. Bu durumda temsil, halk adına konuşan fakat halkın hayatına yabancılaşmış dar bir elit zümrenin yönetim aracına dönüşür.

Bu mesele özellikle temsil nispeti kavramı üzerinden anlaşılabilir. Bir toplumun örgütsel ve siyasal yapılarında bulunan sınıfsal dağılım ile toplumun gerçek sınıfsal dağılımı arasında ciddi bir uyumsuzluk varsa orada temsil adaletinden söz etmek mümkün değildir.

Örneğin toplumun büyük çoğunluğu işçi, emekçi, küçük esnaf, çiftçi, düşük ücretli memur veya güvencesiz çalışanlardan oluşuyorsa fakat siyasi partilerin merkez yönetimleri, sendika üst kadroları, belediye yönetimleri ve parlamentolar büyük ölçüde avukatlar, sermayedarlar, bürokratlar, akademisyenler ve profesyonel siyasetçilerden oluşuyorsa burada temsil değil, temsil simülasyonu vardır. Çünkü insan yaşamadığı hayatın yükünü gerçek anlamda hissedemez.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Yoksulluğun istatistiğini bilmek başka şeydir; yoksulluğun insan ruhunda açtığı kırılmayı yaşamak başka şeydir. İşsizlik oranları hakkında konuşmak başka şeydir; işsizliğin insanın çocuklarının gözlerine bakamama psikolojisini anlamak başka şeydir.

İbn Haldun’un "asabiyet" kavramı tam da burada merkezi önem kazanır. İbn Haldun’a göre toplulukları ayakta tutan şey ortak aidiyet duygusu ve dayanışma bilincidir. 1 Modern toplumlarda bu asabiyet yalnızca etnik veya kabilesel biçimde ortaya çıkmaz; mesleki, ekonomik ve kültürel biçimlerde de ortaya çıkar.

İşçi sınıfının kendi asabiyesi vardır. Bürokratların, sermayedarların, akademisyenlerin, askerlerin ve siyasetçilerin de vardır. İnsan çoğu zaman kendi sınıfsal pozisyonunun psikolojisine dönüşür. Sermayedar kâr-zarar merkezli düşünmeye başlar, bürokrat düzen ve kontrol refleksi geliştirir, profesyonel siyasetçi iktidar matematiği üzerinden hareket eder. Bu durum çoğu zaman kötü niyetle oluşmaz; insanın içinde bulunduğu rolün psikolojik etkisiyle oluşur. 2 

Bu nedenle sınıfsal asabiye olmadan gerçek temsil gerçekleşmez. Çünkü temsil yalnızca birilerini "anlamak" değil, aynı zamanda onların hayat reflekslerini taşıyabilmektir.

Özellikle sendikal yapılarda bu sorun daha görünür hale gelir. Sendikalar tarihsel olarak emekçinin kolektif savunma araçları olarak doğmuştur. Sendika kavramının kökeni olan "syndikos", yani "savunucu", zaten bunu anlatır. Ancak zamanla birçok sendikal yapı temsil ettiği emekçi sınıftan sosyolojik olarak uzaklaşmıştır.

Uzun yıllar yönetim kademelerinde kalan profesyonel sendikacılar, üretim alanlarından kopmuş, işçinin gündelik hayat gerçekliğinden uzaklaşmış ve giderek bürokratik bir sınıfa dönüşmüştür. Böylece sendika hukuken işçiyi temsil etmeye devam ederken psikolojik olarak başka bir sınıfsal pozisyona evrilmiştir.

İşte sarı sendikacılık tam da burada ortaya çıkar. Sarı sendikacılık yalnızca işveren yanlısı olmak değildir; temsil ilişkisinin sınıfsal asabiyeden kopmasıdır. İşçi adına konuşan yapının işçinin korkularını, ihtiyaçlarını ve öfkesini hissedememeye başlamasıdır. 3

Aynı sorun siyasi partilerde daha büyük ölçekte ortaya çıkmaktadır. Modern siyasal partiler teorik olarak halkın farklı kesimlerini temsil etmek için vardır. Ancak pratikte partilerin karar mekanizmaları belirli sınıfların kontrolüne girmektedir. Parti merkezleri, aday belirleme süreçleri, danışman kadroları ve siyasal elitler büyük ölçüde aynı eğitim çevrelerinden, aynı ekonomik ağlardan ve aynı kültürel sınıflardan beslenmektedir.

Böylece halk adına siyaset yapılır ama halkın gerçek psikolojisi siyasal mekanizmaya yansımaz. İşçi adına konuşan kişi hayatında işçilik yapmamış olabilir. Çiftçi adına konuşan kişi toprağa hiç dokunmamış olabilir. Emek politikalarını belirleyenler hayatları boyunca maaş kaygısı yaşamamış olabilir. Bu durumda temsil hukuken vardır ama ontolojik olarak yoktur.

Tam da bu nedenle güçlü bir siyasal sistem için yalnızca güçlü bir iktidar yeterli değildir. En az iktidar kadar güçlü, özgür, özgün ve özerk bir muhalefet de gerekir. Çünkü muhalefet yalnızca iktidara alternatif üreten bir yapı değildir; toplumdaki farklı sınıfsal ve kültürel asabiyelerin siyasal sistem içinde görünür kalmasını sağlayan denge unsurudur.

Eğer muhalefet iktidarın gölgesine girerse, ekonomik veya ideolojik bağımlılık ilişkileriyle hareket etmeye başlarsa temsil mekanizması tamamen tek yönlü hale gelir. Bu durumda toplumun farklı kesimlerinin sesi siyasal sistem içinde yankı bulamaz. Güçlü muhalefet, yalnızca seçim kazanma ihtimali olan bir yapı değil; iktidarın göremediği toplumsal gerçeklikleri görünür kılan kurumsal bir zorunluluktur.

Muhalefetin özgür olması gerekir; çünkü ekonomik, medya veya bürokratik baskı altındaki bir muhalefet toplumun gerçek sorunlarını dile getiremez. Özgün olması gerekir; çünkü iktidarın kötü bir kopyasına dönüşen bir muhalefet topluma alternatif bir siyasal ufuk sunamaz.

Özerk olması gerekir; çünkü dış ekonomik güçlere, sermaye odaklarına, bürokratik yapılara veya ideolojik merkezlere bağımlı hale gelen bir muhalefet halk adına değil, bağımlı olduğu güç adına konuşmaya başlar. Güçlü olması gerekir; çünkü denetlenmeyen iktidar zamanla kendi psikolojik evrenine kapanır ve toplumun geri kalanına yabancılaşır. Tarih boyunca mutlak iktidarların ortak özelliği budur: Eleştiri mekanizmalarının çökmesiyle birlikte kendi gerçekliklerini mutlak hakikat zannetmeye başlamaları. 4

Aslında sağlıklı bir demokrasi, karşıt sınıfsal asabiyelerin kontrollü biçimde birbirini dengelemesiyle mümkündür. Tıpkı mahkemede savcı, avukat ve hâkimin farklı yönlere sahip olması gibi; siyasette de iktidar ve muhalefet farklı toplumsal refleksleri temsil eder. Muhalefetin zayıfladığı yerde yalnızca siyasal rekabet değil, toplumsal denge de çöker. Çünkü iktidar kendi çevresinin psikolojisini toplumun tamamının psikolojisi zannetmeye başlar. Bu da zamanla temsil krizini derinleştirir.

Modern toplumların yaşadığı en büyük trajedi, seçimlerin devam etmesine rağmen temsil duygusunun çökmesidir. İnsanlar sandığa gider ama kendilerini yönetenlerin kendilerine benzemediğini hisseder. Bu noktada demokrasi prosedürel olarak sürer fakat duygusal ve sosyolojik meşruiyetini kaybetmeye başlar. Halkın önemli bir kısmı siyasal sistemin kendi hayatına temas etmediğini düşünür. İşte popülist öfke, siyasal kutuplaşma ve toplumsal yabancılaşma büyük ölçüde buradan doğmaktadır. 5

Sonuç olarak temsil adaleti yalnızca seçim yapmakla sağlanamaz. Temsil nispetinin sendikalarda, siyasi partilerde ve bütün karar mekanizmalarında toplumsal gerçeklikle uyumlu olması gerekir. Mesleki, kültürel ve iktisadi asabiyeler siyasal sisteme gerçek ağırlıkları oranında yansımadığında temsil yalnızca sembolik bir gösteriye dönüşür.

Aynı şekilde güçlü bir iktidar kadar güçlü, özgür, özgün ve özerk bir muhalefetin varlığı da temsil adaletinin temel şartıdır. Çünkü toplum ancak farklı sınıfsal psikolojilerin birbirini dengelediği bir siyasal zeminde nefes alabilir. Temsilin olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde aidiyet, aidiyetin olmadığı yerde ise ne demokrasi ne de toplumsal barış uzun süre yaşayabilir.

 

Kaynaklar:

1 İbn Haldun, Mukaddime.
2 Pierre Bourdieu, Distinction.
3 Robert Michels, Political Parties.
4 Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine.
5 Ernesto Laclau, On Populist Reason.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU