Büyük güç mücadelesi ve orta güçlerin savunma stratejisi

Gürsel Tokmakoğlu Independent Türkçe için yazdı

Günümüz uluslararası ilişkilerinde büyük güç mücadelesi, devletlerin iç ve dış politikalarını derinden etkilemektedir. Özellikle orta güce sahip ülkeler, bu küresel rekabet ortamında kendi iç politikalarını konsolide etmek ve iktidarlarını sürdürmek amacıyla belirli bir savunma anlayışına tabi kalmaktadır. 

Her ne kadar iç politikada güçlerini ellerinde tutmak için bu mücadeleden stratejik kazanımlar elde etme çabası gösterilse de, esas odak noktası ülkelerin içerideki gücünü aktif kılmak, kontrolü devam ettirmek ve uluslararası ilişkilerde daha avantajlı pozisyonlar elde etmektir.

Ekonomisi ve genel ulusal gücü yüksek olan ülkeler –örneğin Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin– güç mücadelesi içerisinde pazarlık gücünü ön planda tutarak hareket ederler. Bu ülkeler, iç ve dış politika dengesini ustaca muhafaza ederek özgüvenle ve daha egemen bir politik seyir izlerler. 

Benzer şekilde Avrupa’nın genel gücü de bu rekabette önemli bir yer tutar. Ancak burada coğrafi büyüklüğe değil, ekonomik kapasiteye ve toplam değer üretme potansiyeline bakmak gerekir. Belçika veya Hollanda gibi coğrafi olarak küçük ülkeler bile, Amerika veya Çin ile ilişkilerinde ekonomik ve teknolojik ağırlıklarını kullanarak önemli bir pazarlık gücü elde edebilirler. Küçüklük, küresel sahnede otomatik bir zayıflık anlamına gelmez; önemli olan üretkenlik, inovasyon ve stratejik konumdur.

Avrupa’nın asıl aktörleri olan Almanya, Fransa ve İngiltere’nin dünya güç mücadelesindeki pozisyonları ise oldukça belirgindir. Bu ülkeler, ekonomik, teknolojik, askeri ve diplomatik kaynaklarıyla egemenliklerini karşı tarafa hissettirecek potansiyele sahiptirler.

Benzer şekilde Japonya, dünya ekonomisi ve politikasında çok özgün bir yere sahiptir. Kültürel anlayışından iş yapma biçimlerine, disiplininden yenilikçiliğine kadar birçok alanda örnek teşkil eden Japonya, büyük güçlerle pazarlıklarında kendi ağırlığını koyabilen, saygı duyulan bir aktördür. Son yıllarda Güney Kore de benzer bir ivme yakalamış, teknolojik atılımları ve ekonomik büyümesiyle uluslararası arenada kendine özgü bir konum edinmeye başlamıştır.

Öte yandan İran gibi bazı ülkeler, içerde baskıcı bir rejimle bir izolasyon tabakası oluşturarak pazarlığı belli bir zümre üzerinden yürütmekte ve egemenliklerini yozlaştırarak dünya sahnesine kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım, uluslararası kabul görmekte zorlanmaktadır. Çin veya Rusya’nın İran ile ilişkisi, İran’ın “kara kaşı karagözü”nden değil, kendi ulusal çıkarlarını geliştirmek için bu ülkeyi araçsallaştırmasından kaynaklanmaktadır.

Burada yalnızca iktidar sahipleri değil, baskı altındaki halk da istismar edilmektedir. Büyük güçler, stratejik işbirliklerinde sıklıkla böyle vekil veya yarı-vekil yapıları kullanır; ancak bu ilişkiler genellikle tek taraflı fayda üzerine kuruludur.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Dünya gerçeği aslında herkesin algılayabileceği kadar nettir: Uluslararası ilişkiler, objektif güç unsurları (ekonomi, teknoloji, askeri kapasite, coğrafya) üzerine kuruludur. Subjektif değerler, ideolojik retorik veya kişisel çıkarlara dayalı “çemberler” devreye girdiğinde ise işler karmaşıklaşır. Böyle durumlarda iç politikada algı yönetimi ön plana çıkar; halk, gerçekçi olmayan söylemlerle yönlendirilmeye çalışılır.

Politika yapmak aslında oldukça basit bir şeydir: Gerçekçi kaynakları doğru kullanmak, halkına ve dünyaya şeffaf, net ve dürüst bir şekilde “dünyalı” olarak kendini göstermektir. Eğer bir ülkenin arkasında gizli ideolojik motifler, kişisel çıkarlar veya kapalı çemberler varsa, bu durum dış politik mihraklar tarafından kolayca fark edilir ve hatta bazen büyük güçler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılır.

Keşke savaşlar hiç olmasa diyoruz; ancak insanlık tarihi gösteriyor ki, çıkar çatışmaları ve gelecek kuşakların daha müreffeh bir dünya kurma arzusu, güç mücadelesinin hem yumuşak (ekonomik, diplomatik, kültürel) hem de sert (askeri, çatışma) boyutlarını her an sahneye çıkarabiliyor.

Subjektif değerlere dayalı politika, iç siyasette retorikle kendine alan açsa da dışarıda pek karşılık bulmuyor. Gerçekçi, şeffaf ve ulusal kapasiteye dayalı bir dış politika ise hem içerde istikrar sağlar hem de uluslararası arenada saygı uyandırır.

Sonuç olarak, büyük güç mücadelesi devam ederken orta ve küçük güçlerin en akıllıca yaklaşımı, iç politikalarını gerçekçi temeller üzerine oturtmak, ekonomik ve teknolojik kapasitelerini maksimize etmek ve uluslararası ilişkilerde duygusal değil, çıkar temelli, dengeli bir yol izlemektir.

Algı yönetimiyle değil, somut güç ve şeffaflıkla hareket etmek, uzun vadede hem iktidarların sürekliliğini hem de halkların refahını güvence altına almanın en etkili yoludur.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU