Milliyetçiliğin sürekliliği

Özgür Çelik, Independent Türkçe için yazdı

İllüsrtasyon: Friedrich Ebert Stiftung

Milliyetçilik tartışmalarının merkezinde uzun süre boyunca iki temel varsayım yer almıştır. Bunlardan ilki, milletlerin tarihsel olarak ancak belirli bir ekonomik ve demografik eşiği aşmaları hâlinde siyasal bağımsızlığa ve kalıcı bir varlığa kavuşabilecekleri düşüncesidir. Marx ve Hobsbawm’ın çizgisinde şekillenen bu yaklaşımda millet, modern kapitalist ekonominin gerektirdiği ölçekte bir nüfus, yeterli bir toprak parçası ve işleyebilir bir iç pazarla tanımlanmıştır. Siyasal bağımsızlık, ancak ekonomik kendi kendine yeterlilikle birleştiğinde anlamlı kabul edilmiş; bu ölçütleri karşılamayan küçük milletler, kapitalist gelişmenin önünde bir engel ya da tarihsel sürecin tali unsurları olarak değerlendirilmiştir. Bu anlayış, özellikle on dokuzuncu yüzyılın ağır sanayiye, geniş bir vasıfsız emek havuzuna ve büyük ölçekli üretim birimlerine dayalı kapitalizmi için tutarlı görünmekteydi. Millet, bu bağlamda sermayenin, emeğin ve metaların dolaşımını mümkün kılan geniş bir teritoryal pazar olarak düşünülmüş; uluslararası işbölümünde merkezi bir rol üstlenebildiği ölçüde tarihsel meşruiyet kazanmıştır. Bu perspektifte milliyetçilik, kapitalizmin ilerleyişine eşlik eden, hatta onun yapısal bir yansıması olarak görülmüş; siyasal bağımsızlık, küresel ekonomik sistemle bütünleşmenin geçici bir aşaması olarak kavranmıştır.

 

Ne var ki bu yaklaşım, kapitalizmin tarihsel dönüşümünü yeterince hesaba katmayan ciddi bir indirgemecilik taşımaktadır. Yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren belirginleşen ileri kapitalizm ya da post-endüstriyel düzen, ağır sanayi ve kitlesel vasıfsız emekten ziyade hizmet sektörlerine, yüksek derecede uzmanlaşmış emeğe ve gelişmiş enformasyon teknolojilerine dayanmaktadır. Esnek uzmanlaşma, ağ temelli üretim biçimleri ve karşılıklı bağımlılık ilişkileri, ekonomik ölçek ile siyasal egemenlik arasındaki klasik bağlantıyı zayıflatmıştır. Bu yeni bağlamda ekonomik yeterlilik, mutlak bir kendi kendine yeterlilik anlamını büyük ölçüde yitirmiş; küçük ölçekli siyasal birimlerin küresel ağlara eklemlenerek yüksek refah düzeylerine ulaşabildikleri açıkça görülmüştür. İzlanda’dan Singapur’a, İsviçre’den Tayvan’a kadar pek çok küçük devlet, sınırlı nüfus ve doğal kaynaklara rağmen siyasal bağımsızlıklarını koruyabilmiş, hatta bu bağımsızlığı ekonomik manevra alanını genişleten bir avantaja dönüştürebilmiştir. Bu örnekler, büyüklük ve ölçeğin çağdaş dünyada moral ekonomi açısından belirleyici olmaktan çıktığını, buna karşılık siyasal özerkliğin hem küçük milletler hem de etnik cemaatler için temel bir değer olarak önemini koruduğunu göstermektedir.

 

Bu durum, Hobsbawm’ın milliyetçilik analizinin tarihsel bağlamla sınırlı bir geçerliliğe sahip olduğunu da ortaya koyar. On dokuzuncu yüzyıl deneyimlerine dayanan ekonomik indirgemeci varsayımlar, kültürlerin ve siyasal birimlerin kendi iç dinamiklerini göz ardı etme eğilimindedir. Oysa yirminci yüzyılın deneyimi, kültürel birimlerin belirli ekonomik ya da siyasal aşamalara zorunlu olarak uyum sağladığı yönündeki teleolojik yaklaşımların ikna edici olmadığını göstermiştir. Ekonomik örgütler ölçek, teknoloji ve faaliyet alanı bakımından büyürken, siyasal ve kültürel birimler aynı doğrultuda ve aynı hızda dönüşmek zorunda değildir. Kültür ile siyaset, ekonomik alanla örtüşmeyen, kendilerine özgü süreçlere ve ritimlere sahiptir. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve teknolojik gelişmeler, paradoksal biçimde hem ekonomik merkezileşmeyi hızlandırmış hem de küçük ölçekli kültürel ağların ve etnik cemaatlerin toplumsal yoğunluğunu artırmıştır. Bu nedenle ekonomik büyüme ile etnik milliyetçiliklerin yükselişi arasında doğrudan ve zorunlu bir ilişki kurmak mümkün değildir.

Milliyetçilik tartışmasının bir diğer önemli boyutu, dinin modern dünyadaki rolüne ilişkindir. Dinin ya da dinsel sembollerin geri dönüşünü yalnızca korku, öfke ya da geleneksel değerlerin çözülmesine verilen tepkiler olarak yorumlamak, küresel gerçekliğin karmaşıklığını gözden kaçırır. Dinsel mitler ve semboller, uzun süreli cemaat oluşturma kapasiteleri sayesinde, hızlı değişim ve modernliğin yarattığı belirsizlikler karşısında bireyler ve elitler için güçlü anlam kaynakları sunar. Din, yalnızca bireysel kurtuluş vaadiyle değil, aynı zamanda kolektif bir ölümsüzlük tahayyülüyle de işlev görür. Bu tahayyül, seçilmişlik mitleri aracılığıyla, bir topluluğun gelecek kuşaklar üzerinden tarihsel sürekliliğini garanti altına alan dünyevi bir kurtuluş beklentisiyle birleşir. Modern milliyetçilik, bu dinsel mirası etno-tarihsel anılar ve tarihsel bir anavatan fikriyle kaynaştırarak siyasal bir boyuta taşımayı başarmıştır. Böylece bireysel ölümsüzlük vaadi ile kolektif, dünyevi bir süreklilik ideali iç içe geçmiştir.

Milliyetçilik çoğu zaman millet ile devleti özdeşleştirmeye çalışan bir siyasal hareket olarak tanımlanır. Bu görüşe göre milliyetçilik, devlet hedefi olmaksızın yalnızca folklorik bir ilgi alanı olarak kalacaktır. Bu iddiada önemli bir doğruluk payı bulunsa da, milliyetçiliğin özünü yalnızca devlet kurma amacına indirgemek eksik bir değerlendirmedir. Milliyetçiliğin temel hedefi, devletin milletin iradesine uyar hâle gelmesi, siyasal iktidarın kültürel olarak tanımlanmış bir topluluğun çıkar ve değerlerini ifade etmesidir. Bu bağlamda milliyetçilik, bireyin en üst bağlılığının millete yönelmesi gerektiği fikrini savunur; ancak bu bağlılığın zorunlu olarak tam egemen bir devlet biçimini alması şart değildir. İskoçya ya da Katalonya örneklerinde olduğu gibi, federal ya da özel siyasal statüler de milliyetçi taleplerle uyumlu biçimde işleyebilir. Devlet, bu perspektifte bir amaçtan ziyade bir araçtır; milletin sesini duyurmanın ve iradesini hayata geçirmenin en etkili yollarından biridir, fakat tek yolu değildir.

Bununla birlikte tarihsel deneyim, milli devletin milliyetçiliğin hedeflerini gerçekleştirmede en yaygın ve etkili biçim olduğunu göstermektedir. Milli devlet, gücünü ve sürekliliğini etno-tarihsel bir çekirdekten, ortak mitler, anılar ve semboller bütününden alır. Yurttaşlarının kamusal alanda paylaştığı kültürel çerçeve, her ne kadar içsel çeşitlilikler barındırsa da, yeterince kapsayıcı ve yaygındır. Bu kültürel birliktelik, hem içsel dayanışmayı güçlendirir hem de dışa karşı ayırt edilebilirlik sağlar. İsviçre ya da Amerika Birleşik Devletleri gibi çok dilli ve çok etnili örneklerde dahi, ortak bir kamusal kültür ve egemen tarihsel anlatı etrafında şekillenen milli kimlik varlığını sürdürür. Devlet ile millet arasındaki bu karşılıklı beslenme ilişkisi, milli devletin modern dünyada başlıca siyasal aktör olarak kalmasının temel nedenlerinden biridir.

Avrupa Birliği gibi geniş ölçekli birleşme projeleri de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu projeler bir yandan milletin yerini almaya aday kahramanca girişimler olarak, diğer yandan yeni ve henüz olgunlaşmamış siyasal topluluk biçimleri olarak görülebilir. Tarihsel olarak bakıldığında, insan toplulukları sürekli bir birleşme ve çözülme sarmalı içinde var olmuştur. Büyük imparatorlukların yükselişi ve çözülüşü, feodal parçalanmalar ve yeniden merkezileşmeler bu döngünün örnekleridir. Modern toplumlar bu kalıbı ortadan kaldırmamış, aksine kültürel siyasallaşma ve kitlesel seferberlik sayesinde daha karmaşık hâle getirmiştir. Küresel karşılıklı bağımlılık, kültürel farkları ortadan kaldırmak yerine daha görünür kılmakta; bu durum da etnik ve kültürel kimliklerin yeniden siyasallaşmasını teşvik etmektedir.

Sonuç olarak, milliyetçiliklerin yol açtığı yıkım ve şiddet potansiyeli inkâr edilemez olsa da, millet ve milliyetçilik modern dünya düzeninde rakipsiz bir sosyo-kültürel çerçeve sunmaya devam etmektedir. Milli kimlik, pek çok insan için kültürel tatmin, güvenlik, köklenmişlik ve dayanışma ihtiyaçlarını karşılayan güçlü bir anlam alanıdır. Milletlerin etno-tarihsel temellere dayanması, onları geçici siyasal projeler olmaktan çıkararak geniş ve dayanıklı cemaatler hâline getirir. Bu nedenle milliyetçiliğin yakın gelecekte ortadan kalkacağını ya da milletin aşılacağını öngörmek gerçekçi değildir. Küresel kültür, dinin ya da etnik milliyetçiliğin sunduğu kolektif inanç ve ölümsüzlük vaatlerini ikame edebilecek bir anlam derinliğinden yoksun görünmektedir. Modern dünyanın hızla değişen koşulları içinde milletlerin ve milli devletlerin varlığını sürdürmesini sağlayan asıl unsur, ekonomik ya da siyasal faydanın ötesinde, ölüm ve unutulma karşısında kolektif bir yeryüzü ölümsüzlüğü vaadi sunabilmeleridir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU