Zamana yazılan, yarım kalan bir aşk: Afife Jale - Selahattin Pınar

Selçuk Ramazanoğlu, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: adadergi.com

 

Aklımda hep vardı Afife Jale ile Selahattin Pınar’ı yazmak, fakat elim kaleme, pardon klavyeye, bir türlü gitmiyordu...

Öyle üşendiğimden falan değil; hüzünlenmek istemediğimdendi… Ta ki Selahattin Pınar’ın hicaz makamındaki bestesi “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size” kulaklığımda yankılanana kadar… 

Zamanında ut çalarken en sevdiğim eserlerden biriydi. Kime bir bahar akşamı rastlamıştım bilemem ama udumun tellerine içten bir şekilde mızrabımı vurduğumu çok iyi hatırlıyorum… 

Bir bahar akşamı rastladım size
Sevinçli bir telaş içindeydiniz
Derinden bakınca gözlerinize
Neden başınızı öne eğdiniz?
İçimde uyanan eski bir arzu
Dediki yıllardır aradığım bu
Şimdi soruyorum büküp boynumu
Daha önceleri nerelerdeydiniz?

 

Sağanak yağmurlu, simsiyah bulutların olduğu bir günde başladım yazmaya… 

Onların hayatı da güneşle pek anlaşamamıştı zaten.  

Bu parçayı çalıyordum, Selahattin Pınar bestesi olduğunu biliyordum ama notalarını takip ettiğim şarkının ardında gizlenen hüzünlü aşkın hikayesini sonradan öğrenecektim.  

 

Afife Jale, Türk tiyatro tarihinin ilk Müslüman kadın oyuncusu…

Afife Jale, 1902 yılında İstanbul Kadıköy’de, kültürlü bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiştir.  Hayatı dışarıdan bakıldığında sade ve sessiz görünür; fakat onun iç dünyasında daha çocuk yaşlarda filizlenen güçlü bir tutku vardır…

Tiyatroya olan aşkı çok erken başlar. Afife, sahnenin büyüsünü ilk kez evlerinin içinde, kardeşleri Sâlâh Bey ve Behiye Hanım’la oynadığı küçük oyunlarda keşfeder. Ev, onun için bir sahneye; gündelik hayat, bir oyuna dönüşür. 

Alkış yoktur belki ama hayâl ve heyecan vardır.

Osmanlı’da, Müslüman kadınların sahneye çıkması yasak olduğundan kadın rolleri gayrimüslimler, özellikle Ermeniler tarafından canlandırılmıştır. Darülbedayi sahnesinde Eliza Binemeciyan’ın öne çıktığı dönemdir. 

Eliza Binemeciyan’ın sahnedeki varlığı Türk kadınlarının tiyatroya olan ilgisini arttırmış görünse de bu dönemde oyuncu olmaya cesaret eden bir Müslüman kadın henüz ortaya çıkmamıştır. 

 

Muhsin Ertuğrul’un Temennisi

Muhsin Ertuğrul, 1918 tarihli bir makalesinde tiyatro yasağına meydan okuyacak Türk kadınının mutlaka ortaya çıkacağına olan inancını şu sözlerle dile getirmiştir: 

“... İçimde bir his var ki artık daha çok beklemeyeceğiz. Bir gün, yarın, kalbinde temaşa aşk ile sanat hevesinden başka bulunmayan hanımlarımızdan elbette bir cesuru çıkacak ve sahneye atılarak temsile bilfiil iştirak ile senelerdenberi kolumuzu, budumuzu kımıldatmıyan taassubun nasıl sahte bir heyula olduğunu ispat edecek.”

Beklenen cesur kadın, Afife Jale olacaktı; bu cesaretinin bedelini ise zamansız şekilde tükenen hayatıyla ödeyecekti. 

Henüz on altı yaşındayken, öğrenci olarak Darülbedayi’ye başvurdu ve kabul edildi. Bu, onun için yalnızca bir eğitim değil; kendini var etme cesaretiydi aslında. 

Sahneye açılan kapı, aynı anda baba evine kapanıyordu.

Babası Hidayet Bey, kızını bu sevdadan vazgeçirmek için uzun süre uğraştı. Önce ikna etmeye çalıştı, sonra yasakladı. Başaramadıkça dili sertleşti, sesi yükseldi. 

Bir gün, öfkesine yenilip ona “fahişe” dedi. 

O andan sonra Afife için geri dönüş ihtimali kalmadı. Zaten sahnede artık kendi adıyla değil, “Jale” adıyla var oluyordu. 

Gerçek adı evde reddedilmişti; sahnede kendine yeni bir kimlik kurmuştu.

Sanatı için baba evini terk etti. Ardında kırık bir bağ, önünde belirsiz ama vazgeçilmez bir yol vardı. Afife, o gün yalnızca evden değil, toplumun çizdiği sınırların içinden de çıktı.

 

İlk oyun: Yamalar

Afife Jale, ilk kez İstanbul’un Kadıköy ilçesindeki Apollon Tiyatrosu’nda sahneye çıktı. Oyun, Yamalar adını taşıyordu.  Afife Jale, bu oyunda Eliza Binemeciyan’ın Darülbedayi’den ayrılmasıyla boşalan Emel rolünü üstlendi. 

Sanatçı, sahnede “Jale” takma adını kullanmış; zamanla bu ad, gerçek ismiyle birleşerek Afife Jale olarak anılmasına yol açmıştır. 

Sahneye çıktığı o ilk gece, Afife’nin hayatında bir dönüm noktasıydı. Altı yıl sonra, yaşadıklarını Refik Ahmet Sevengil’e şu sözlerle anlatacaktı:

“Hayatımda mesut olduğum ilk gece. Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeyim. O piyeste güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi. Orada taşkın bir saadetle gerçekten ağladım. Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı, açıldı. Bana çiçekler getirdiler. Perde tekrar kapandı.”
O gece, perde yalnızca seyirci için açılıp kapanmadı. Afife’nin hayatında da yeni bir kapı aralandı. 

Ama bu kapı, ona alkıştan çok bedel getirecekti.

Kuliste, oyunun yazarı Hüseyin Suat Bey onu bekliyordu. Afife sahneden çıkarken durdu, alnından öptü ve şöyle dedi:

“Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı. Sen işte o fedaisin.”

Bu söz, bir iltifattan fazlasıydı Afife için. Çünkü o gece sahne, ona yalnızca mutluluk değil; ömür boyu taşıyacağı bir yük de vermişti.

Belki de sadece iltifat değildi. Bu sözler, yaklaşmakta olan kara günlerin de habercisiydi.

Yıllar sonra Türk tiyatro tarihine adı kahraman olarak yazılacak olan Afife Jale’nin kaderinde yaşarken kendi yok oluşuna tanıklık etmek vardı.

Afife Jale, Yamalar’dan sonra bu kez Tatlı Sır adlı oyunda Neyir rolüyle Kadıköy Tiyatrosu’nda sahneye çıktı. Ancak o gece, sahnenin arkasında alkıştan çok korku vardı. 

Polis tiyatroya geldi; Afife Jale’yi tutuklamak istiyordu. Jale, kulisten kaçarak izini kaybettirdi.

Bu olay, sadece bir kovalamaca değildi. Vasfi Rıza Zobu’nun anılarında aktardığına göre, Kadıköy Polis Başkomiseri bir Türk Müslüman kadının sahnede yer almasını İslam adabına aykırı buluyordu. 

Ceza Kanunu’nda yer alan “adab-ı İslamiyyeye mugayir hareket etmek” suçlamasına dayanarak Afife’nin tutuklanmasını istemişti. Sahne, bir anda suç mahalline dönüşmüştü.

Bir sonraki oyunu Odalık’ta da polis tiyatroya geldi. Afife yine kaçtı; fakat bu kez kurtulamadı. Sokakta yakalanarak karakola götürüldü. 

O gece, sahneden kaçış bir oyunun parçası değil; hayatının gerçeğiydi…

Sahne perdesi Afife için kapanıyor…

Afife Jale’nin Darülbedayi’deki oyunculuğu yalnızca birkaç ay sürebildi. 1921 yılında, Müslüman kadınların sahneye çıkarılmamasına dair İçişleri Bakanlığı kararı doğrultusunda, Belediye 27 Şubat 1921 tarihli ve 204 sayılı bildiriyi yayımlayarak Darülbedayi yönetim kuruluna gönderdi. 

Bu bildirinin ardından Afife Jale, Darülbedayi kadrosundan çıkarıldı.

Sahne onun için artık resmî olarak kapatılmıştı. 

Kendi ülkesinde sahneden silinmeye çalışıldığı yıllarda, 1925 tarihli yabancı haberlerde Afife Jale adı, ilk Türk kadın oyuncu olarak anılıyordu.

Ama korku kapanmadı. Polis baskısı ve tutuklanma endişesi, Afife Jale’nin peşini kariyeri boyunca bırakmadı. 

Her alkışın ardında bir siren sesi, her perde arkasında bir kaçış ihtimali olacaktı Afife için.

Ama sirenler sadece oyunculuğu için değil morfin bağımlılığı için de çalacaktı kısa süre içinde.

Sözlere Hayat Veren Bestekâr: Tamburi Selahattin Pınar

Selahattin Pınar, 22 Ocak 1902’de İstanbul’un Altûnizâde semtinde doğdu. Babası Sâdık Efendi’nin kadılık görevi nedeniyle çocukluğu farklı şehirlerde geçti; ilk ve orta öğrenimini bu yolculukların içinde tamamladı. 1914 yılında babasının Denizli milletvekili seçilmesi üzerine aile İstanbul’a, Üsküdar’a yerleşti. Böylece hayatı bir süreliğine durulmuş görünse de onun içindeki ses hep hareket hâlindeydi.

Bir dönem İtalyan Ticaret Mektebi’ne devam etti. Ancak rakamlar ve defterler, müziğin çağrısı kadar güçlü değildi. Mûsıkîye duyduğu yoğun ilgi nedeniyle bu öğrenimini yarım bıraktı. Babası, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi’nde Medeni Hukuk müderrisi, annesi ise ut çalan bir musiki severdi. 

Her ikisi de mûsıkîyi çok sevmelerine rağmen, oğullarının bu yolu meslek olarak seçmesini istemiyorlardı.

Buna rağmen Selahattin Pınar, henüz on iki yaşındayken gizli gizli ut çalmaya başladı. Lise yıllarında ise dönemin meşhur saz meclislerinden biri olan Samatya’da haftada üç gün saza katılarak müzikle bağını daha da güçlendirdi. 

Bu, sadece bir heves değil; sabırla büyüyen, zamanla kaderine dönüşecek bir yolculuğun başlangıcıydı.

Selahattin “çalgıcı” oldu… 

1902 doğumlu Selahattin Pınar, Ticaret Mektebi’ni yarım bırakıp müziğin yolunu seçtiğinde, bu karar yalnızca bir meslek tercihi değildi; aynı zamanda bir kopuşun da başlangıcıydı.

Babası, eski Denizli milletvekili Sâdık Bey, onun hukukçu olmasını istiyordu. 

Oğlunun hayatını düzenli, saygın ve alışılmış bir çerçevede kurmasını arzuluyordu. Mûsıkî bu çerçevenin dışında kalıyordu.

Bir gün, Denizli’den gelen eşraf için evde kalabalık bir sofra kuruldu. Selahattin de sofradaydı. Sohbet sırasında misafirlerden biri Sâdık Bey’e oğlunu sordu. Baba, Selahattin’e bakmadan, sanki o masada yokmuş gibi konuştu:

“Selahattin çalgıcı oldu,” dedi.

Bu cümle, sofrada bir anlık sessizlik yarattı. Selahattin ayağa fırladı. Sesi hem saygılı hem de kararlıydı:

“Babacığım, rica ederim,” dedi, “ben çalgıcı değil, sanatkârım.”

Bu söz, Sâdık Bey için bir itirazdan fazlasıydı. Sert ve kırıcı bir küfürle karşılık verdi. 

O anda konuşacak başka bir şey kalmamıştı. Selahattin Pınar ceketini aldı, sofrayı terk etti. Kapıdan çıkarken durdu, arkasını döndü ve babasına şöyle dedi:

“Babacığım, bir gün gelecek, benim adımla anılacaksınız!”

Bu sözün ardından öfke patladı. Sâdık Bey, yanı başında bulunan gaz lambasını oğluna doğru fırlattı. Alevler yükseldi; çıkan yangını güçlükle söndürdüler. 

Selahattin ise kapıyı çarpıp çoktan gitmişti.

O kapıdan bir daha geri dönmedi. Ne sofraya ne eve ne de o hayata…

Belki de bu yüzden midir bilmem onun bestelerinde hep bir kırgınlık hissederim. 

Sevgi vardır ama tam değil, yakınlık vardır ama mesafeli... 

Her makamda biraz boynu büküklük, her ezgide hafif bir sitem hissederim Selahattin Pınar’da.

Birlikte ama eksik bir evlilik…

1923 yılında Cumhuriyet’in ilan edilmesinin ardından Türk kadınlarının sahneye çıkmasını engelleyen yasa ve yasaklar kaldırıldı. 

Bu dönemde Türk kadınının sahneye çıkması teşvik edildi ve çeşitli destekler sağlandı. Ancak “morfin bağımlılığı” nedeniyle onun sağlığı bu süreçte zaten bozulmuştu. Yaşadığı sağlık sorunları sebebiyle tiyatroyu bırakmak zorunda kaldı.

İşsiz, parasız ve yalnız kalan Afife’nin zaten hassas olan sinirleri hepten yıpranmıştı. Şiddetli baş ağrıları çekiyordu. O sıralarda tanıştığı bir doktor, baş ağrılarına reçete olarak morfin tedavisi uyguladı. Gittikçe morfinin dozu artması sebebiyle Afife, bir süre sonra morfine bağımlı hale geldi.

Afife için baş ağrısından çok daha öte bir dert vardır artık başında: morfin bağımlılığı…

1928 yılında gittiği bir Hafız Burhan konserinde, kendisine tamburuyla eşlik eden Selahattin Pınar ile tanıştı. Bir yıl sonra, 1929’da Selahattin Pınar ile evlendi.

Gençliklerini acının dar sokaklarında tüketmişlerdi. Hayat, ikisini de erken yaşta yormuştu. Evlendiklerinde, zamanında yaşayamadıkları ne varsa telafi etmeye ant içmiş gibiydiler.

Çocukluklarını geri çağırır gibi yaşadılar: evde saklambaç oynadılar, bahçede enginar yetiştirdiler; hangisinin enginarı daha büyüyecek diye yarıştılar. “Bir çocuk resmi” saflığında şiirler yazdılar birbirlerine.

Ve dünya bir süreliğine iyi bir yer oldu onlar için…

Ama iyi günler, onlara kısa uğrardı.

Afife tiyatrosuz yapamıyordu. Sahnenin boşluğu içini oyuyor, hayatı sessizleştiriyordu. Bu boşluğu önce sessizlikle, sonra uyuşturucularla doldurmaya başladı. Bir eczacı, onu morfinle tanıştırmıştı. Günlerden bir gün, Afife öğle uykusu bahanesiyle odasına çekildiğinde, Selahattin Pınar anahtar deliğinden baktı. 

Eşinin damarına morfin şırınga ettiğini gördü. O an çöktü Selahattin…

Ama Pınar’ın içinde öfke değil, yalnızca derin bir merhamet vardı Afife’ye karşı.

Onu hayata döndürebilmek için çırpındı. Geceler boyunca notalarla konuşur oldu. Besteleri giderek daha melankolik, daha yaralı bir hâl aldı. 

Müzik, onun çaresizliğinin diliydi.

Çabaladılar… Bu gidişi tersine çevirmek için didindiler.

Ama olmadı…

Bir süre sonra Selahattin Pınar da morfinin kıyısına sürüklendi. İşte o zaman Afife, son gücünü toplayıp ondan bir şey istedi:

“Beni terk et,” dedi.

“Yoksa sen de mahvolacaksın. Bırak beni, gideyim.”
“Anladım sevmeyeceksin sen beni nazlı çiçek” şarkısını Afife’ye besteleyerek başlayan ilan-ı aşk, “Nereden sevdim o zalim kadını” bestesi ile acıya evrilmişti.

 

Gittin artık, seni nerede bulayım…

Altı ay sonra Pınar, Afife’yi terk etti. Ve ikisi için de en karanlık yıllar başladı.

Afife kimsesizdi, parasızdı… 

Tenha parklarda yatıp kalkıyor, aşevlerinde karnını doyuruyordu. Ayrıldığı eşinin ardından yazdığı şarkıları taş plaklardan dinliyor, gizlice ağlıyordu…

Selahattin Pınar’ın bestelerine derin bir hüzün yüklendi, omuzları ağırlaştı. 

Bir aşkı, bir insanı kurtaramamanın hüznüyle sevmek üzerine notalar tamburundan dökülmeye başladı.

Selahattin Pınar’ın şarkıları ağlatmaz ama içteki eski ve derin bir yarayı hatırlamak için yazılmış olduğunu derinden hissettirir.

Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım
Gittin artık seni ben nerede bulup yalvarayım
Şimdi ben tıpkı şifasız kanayan bir yarayım
Gittin artık seni nerede bulup yalvarayım

Bu nefis hüzzam (doğası gereği hüzünlü bir makamdır) parçayı Selahattin Pınar babasının ani ölümü üstüne yazdığı da rivayet edilir. Pınar’ın bu besteyi hangi tarihte yaptığı net değildir. Fakat sözlerine dikkat ettiğimizde bunu babasının ardından değil de Afife için bestelemiş olduğunu düşünmekteyim.

Selahattin Pınar evlilikle acılarını bastırmaya çalışıyor

Selahattin Pınar, ayrılık acısını başka bir evlilikte susturmaya çalıştı… 

Pınar, Seyyare Atıfet Pınar Hanım ile evlendi.

Gelin, burada Seyyare Atıfet Hanım’ın Selahattin Pınar ile olan ilişkisine, Selahattin Pınar’ın Afife Jale’ye duyduğu derin sevgiye ve Seyyare Atıfet Hanım’ın bu ilişkilere dair 2001 yılında Anadolu Ajansı muhabirine aktardığı tanıklıklara yer verelim.

“Selahattin Pınar’a 22 yıl ilham verdim. Onun eşi olmaktan hep gurur duydum” diyen Seyyare Atıfet Hanım, tanıştıklarında kendisinin 19, Selahattin Bey’in ise 37 yaşında olduğunu, yaş farkı nedeniyle ailesinin evlenmelerine izin vermediğini, bunun üzerine Selahattin Pınar’a kaçtığını söyler.

Selahattin Pınar’ın resmi nikahlı tek eşiyim

Selahattin Pınar’ın hayatına giren ikinci kadın olduğunu, eşinin gençlik yıllarında, Darülbedayi’de tiyatro eğitimi alan ve sahneye çıktığı için zabıtanın tiyatroyu bastığı ve arka kapıdan kaçırılarak kurtulan “İlk Türk, Müslüman kadın tiyatro sanatçısı” Afife Jale’ye âşık olduğunu belirtir. Selahattin Pınar’ın Afife Jale ile uzun süre birlikte yaşamalarına rağmen, resmi nikah yapmadıklarını aktaran Seyyare Atıfet Pınar, Selahattin Pınar’ın resmi nikahlı tek eşinin kendisi olduğunu da söyler.

Seyyare Atıfet Pınar, anılarını şöyle dile getirir: 

“Selahattin Bey’in ilk aşkı efsane isim Afife Jale idi. Onun için, ‘Anladım sevmeyeceksin sen beni nazlı çiçek’ şarkısını besteleyerek, aşkını ilan etmiş. Bu aşk çıkmaza girince, ‘Nereden sevdim o zalim kadını’ şarkısını besteleyerek bu aşkla duyduğu acıyı belirtmişti. O sıralar ben 19 yaşındaydım. Bir gün Taksim’de bulunan Panorama Gazinosu’nda, matineye gittim. İlk kez orada bakıştık. Program bitince bana, ‘Münir Nurettin Selçuk’la Yeşilköy’e plak yapmaya gidiyorum. Sizi de götürmek istiyorum’ dedi. Ben de gittim. Sonra bana evlenme teklif etti. O sırada Afife Jale ile birlikte idi. En güzel şarkılarını da onun için yazmıştı. Ama mutlu değildi.”

Aşkları için şarkılar bestelerdi

Seyyare Atıfet Pınar, ailesinin evlenmelerine izin vermediği sıralarda, Selahattin Pınar’ın yazdığı, 

Aylar geçiyor sen bana hâlâ geleceksin 
Yetmez mi bu hasret, daha yıllarca mı sürsün 
Hülyalarımda memba taze bir çiçeksin 
Bekletme yazık, sen de solar, bir gün sen de sürünürsün

Şarkısını gönderdiğini anlatarak, bu şarkının, ailesinin sözünü dinlemeyerek, Selahattin Pınar’a kaçıp, evlenmelerine yol açtığını kaydeder.

En güzel şarkılar Afife’ye 

Seyyare Atıfet Pınar, Selahattin Pınar ile büyük bir aşk yaşadıklarını vurgulayarak, “Ancak şu gerçeği her zaman kabullendim. O, en önemli şarkılarını önce Afife Jale için yaptı. Benim için yaptığı şarkıları da gazinolarda “beğendiği kadınlara” ithaf ederdi. Her zaman şık ve güzel kadınlara düşkündü. 150 şarkısının hepsini bilirim. Her zaman derim ki:

‘Böyle bir sanatkârın yaşamı boyunca bir kadına bağlanarak, şarkı yazmasını beklemek hayaldir”

Selahattin Pınar’ın zaman zaman gazinolarda gördüğü güzel kadınları düşündüğünü anlatan Seyyare Atıfet Pınar, 

Hayal deryasına ben bazı bazı 
Dalmasam bir türlü, dalsam bir türlü 
Güzeller yüzünden bunca vebali 
Almasam bir türlü, alsam bir türlü

dizelerinin de eşinin bu özelliğini ortaya koyduğuna dikkati çekmiştir. Atıfet Hanım, Pınar’ın kendisi için de çok sayıda şarkı bestelediğini de anlatır.

Balıklı Rum Hastanesi’nde bir deri bir kemik kalmış Afife / Kendini paralayan Selahattin Pınar
 

Afife Jale, kimsesizliğin son eşiğinde, terk edilmişliğin ve yoksulluğun insanı sessizce eriten gölgesinde, Balıklı Rum Hastanesi’nde bir deri bir kemik hâlde veda etti hayata…

26 Temmuz 1941 tarihli Akşam Gazetesi, Afife’nin cenazesinde yalnızca dört yetişkin bir de çocuk vardı diye yazar. 

Mezarının nerede olduğu bilinmez Afife’nin. Mezar taşsızdır Afife…

Kalabalıklar onu sahnede alkışlamıştı ama ölümünde kimse hatırlamadı. Yalnız öldü…

Mezarının yeri, ardında bıraktığı mektuplar ve fotoğraflar gibi zamanın karanlığına karıştı. Afife Jale, yaşarken olduğu gibi öldükten sonra da unutuldu…

“Beni acıyarak değil, düşünerek, severek, kucaklayarak hatırlayın” ve “Tiyatro varsa ben varım” diyen Afife’yi hep iyi anacağız… 
 

 

Selahattin Pınar sadece nefes alır
 

Aslında iki seven aynı anda ölür.

Biri toprağa verildiği gün, diğeri hayatta kalır sanılır. Oysa yalnızca nefes alır. 

Ölüm birini alır, diğerini yarım bırakır.

Acıyı kelimelerle değil, notalarla haykırmaya başlar Selahattin Pınar.

Ayrılık yarı ölmekmiş” dedi;

Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden” diye inledi;

Bakışı çağırır beni uzaktan” diye seslendi yokluğa.

Her beste, Afife’nin ardından tutulmuş bir matemdi.

Katıldığı son radyo programında “Hatıralar”ı söyledi. Sesi, bir vedanın eşiğinde titriyordu.

Akşamına yolu her zaman olduğu gibi Todori Meyhanesi’ne düştü…

Doktorların yasakladığı ne varsa istedi masaya. Hayatın kendisine çoktan yasakladığı şeyleri telafi edercesine…

Rakısını yudumlarken kafası masaya düştü ve sessizce son nefesini verdi Selahattin Pınar…

Elli sekiz yıllık ömrünün son yolculuğuna, kendi bestesi eşlik etmiş midir acaba? 

Mezarlıkta yankılanmış mıdır hüzünlü besteleleri? 

Aşk burada yarım kaldıysa, başka bir yerde tamamlanmak için değil midir?

Bilemiyorum… Belki de ölüm, aşkın suskun devamıdır…

Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar
Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar...

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.


 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU