Köy Enstitüleri sürprizi: Şehir burjuva demektir

Zeki Sarıhan, Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

Farkındasınızdır sanırım. Köy Enstitüleri hakkında tartışmalar bitip tükenmek bilmiyor. Konu hakkında her yıl yeni kitaplar yayımlanıyor ve bunlar yeni tartışmaları davet ediyor. Son okuduğum “Köy Enstitüleri” adlı bir kitapta enstitülerin kent etkisinden uzak alanlarda kurulması ve öğrencilerinin kentin etkisinden uzak yetiştirilmesi eleştiriliyor. Bu görüşü taşıyan biri köy enstitülerinin felsefesini hiç anlamadığı ortadadır.

17 Nisan 1940 günü Köy Enstitüleri Yasası Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görülüyor. Bakan Hasan Ali Yücel, yasayı madde madde okuyor, mebuslardan isteyenler maddeler hakkında görüşlerini belirtiyorlar.

Mecliste yasa hakkında pek az üye söz almıştır ve bunlardan biri de Kâzım Karabekir’dir. Karabekir, köy çocuklarının kırsal alanda açılacak bu okullarda eğitilip yeniden köye gönderilmesini eleştirirken şu kaygısını dile getiriyor: Bu köy çocukları, şehirlerle temas ettirilmeden tekrar köye gönderilirlerse sakın bir “zümre şuuru”na kapılmasınlar!

Tek Parti döneminde “sınıf” sözcüğü burjuvazi tarafından komünist bir sözcük sayılıp tehlikeli kabul edildiğinden Karabekir, “sınıf” sözcüğü yerine “zümre” demeyi tercih ediyor. Kast ettiği şehir burjuvazisinin kültürüyle yoğrulmayan köy çocuğunun burjuva iktidarı için bir tehlike oluşturacağı.

Bakan Yücel, Karabekir’in kaygısını anlamıştır. Onu şu sözlerle yatıştırmaya çalışıyor: Böyle bir şey söz konusu olamaz. Çünkü biz bütün eğitim kurumlarında aynı eğitimi  veriyoruz.

Gerçekten de enstitülerde eğitim saatlerinin yarısını teşkil eden kültür derslerinin kitapları, ortaokul ve liseler için yazılmış kitaplardır. Devletin resmî ideolojisi Kemalizm’dir ve Köy Enstitüsü öğrencileri de Onuncu Yıl Marşı’nı söylerken “Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine” diye bağırmaktadırlar. Hiçbir ders kitabında ülkedeki nüfusun sınıflardan oluştuğu, hayatın sınıf mücadeleleri ile dolu olduğu gibi bir satır yoktur. Aksine ceza yasaları sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarını şiddetle cezalandırmaktadır.

Köy Enstitülerinde Komünizm

Köy Enstitüleri üzerinde 1945’ten sonra kaynatılan cadı kazanının nedeni, iddialara göre bu kurumların komünist öğrenci yetiştirdiği, öğretmenlerinden bir kısmının da komünistlik yaptığıdır. Komünistlik faaliyetinin abartıldığı kadar olmasa da enstitülerde sisteme aykırı gelen ve reformculuktan komünizme kadar uzanabilen bir fikir hayatının geliştiği inkâr edilemez.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında bütün dünyada iki güçlü ideoloji dolaşıyordu. Birinin başını Nazizm çekiyordu. Bu ideoloji Türkiye’de milliyetçi-Turancı görüşleri besliyordu. İkincisi Komünizmdi ve bu ideolojinin yayılma merkezi Moskova idi ve Türkiye’de bazı aydınlar arasında revaç bulmaktaydı. Gizli Türkiye Komünist Partisi vardı ve Nazım Hikmet  1938’de 28 yıl hapse mahkûm edilmişti. Türkiye’de Komünizmin aydınlar ve işçiler arasında doruğa çıktığı 1920’den beri henüz 20 yıl geçmişti. Devlet şiddetle yasaklamış bile olsa komünizmi hâlâ “hatırlayanlar” vardı. Nitekim, 1945’ta Nazizm yenilmiş ve Demokrasi Cephesi içinde sayılan komünizm bütün dünyada güç kazanmıştı. bu akımın Türkiye’yi etkilemediğini söylemek gerçekçi değildir.

Karabekir’in kaygılarının hiç de yersiz olmadığı sonunda anlaşılmıştır. Seferberlik’te ve Kurtuluş Savaşı’nda önemli hizmetler de yapmış olan bu generalin sınıfsal duyargaları çok güçlüdür.

Kent Burjuvadır

Burjuvazinin sözcük olarak anlamı zaten “kentli” demektir ve kentte burjuva kültürü egemendir. 1940’lı yıllarda nüfusun yalnız yüzde 20’sinin oturduğu kent ve kasabalarda az çok bir burjuva kültürü yaygınsa da yüzde sekseninin yaşadığı köyler geniş ölçüde feodal kültürün ve feodal üretim biçiminin etkisi altındadır. Köy Enstitüleri de, köydeki bu yapıyı bozmak, modern kültürü köye yaymak ve köy ekonomisini “canlandırmak” için kurulmaktadır.

Köy Enstitü Yasasını hazırlayan Yücel-Tonguç ekibi, enstitülerin kentlerde veya kent kenarlarında değil de kentlere uzak kırsal alanda kurulmalarını planlarken bu olası kültür etkilenmesini düşünmüşler midir? Gerçi Enstitüler tarım arazileri üzerinde kuruluyordu ve onlara işlemeleri için 15 bin dönüme kadar bir arazi veriliyordu. Örneğin benim ilköğretmen okuluna çevrildikten dört yıl sonra 1958’de  girdiğim Akpınar İlköğretmen Okulu, Samsun’a 90, küçük bir kasaba olan Lâdik ilçesine de 2,5 kilometre uzakta idi. Köy Enstitüsünden İlköğretmen Okuluna çevrilirken topraklarının on bin dönümünün iade edildiği söylenirdi.

Sanayinin geliştiği ülkelerde kentler aynı zamanda işçilerin yoğunlaştığı yerlerdir. Fakat 1940’lı yıllarda kentlerimiz işçi sınıfı ideolojisini üretecek veya ona yataklık yapabilecek bir sanayi işçisinden yoksundu. Bu nedenle kentlerin Cumhuriyetin yeni burjuvazisinin sözünün geçtiği mekânlar olduğunu kabul etmek gerekir. Köy çocukları kent atmosfer içinde eğitilecek olsalardı köyde öğretmenlik yapamazlardı. Zaten enstitülerin kuruluş nedenlerinden biri de öğretmen okulu mezunu kentli çocukların köye gitmek istemişleri ve gönderilenlerin de köyde durmamalarıdır. Bu gerçeği daha 1914’te Kastamonu Mebusu İsmail Mahir Efendi de düşünmüş ve köy enstitüleri siteminin ilk fikriyatını Meclisi Mebusan’da dile getirmiştir.

Osmanlıların son zamanları ile Cumhuriyetin Köy Enstitülerinin kuruluşuna kadarki ilk dönemi, Fransız eğitim sisteminin ülkeye monte edilmesiyle Türkiye’nin nüfus özelliklerini dikkate alan bir eğitim sitemi yaratma mücadelesine tanıklık etti. Bilgili insan yetiştirmeye dayanan Batı eğitim sistemi baskın çıkmış olsa da Türkiye’ye göre özellikle üretici insan yetiştirme denemeleri de eksik olmadı. Bu sistem kentlerde, kent çocuklarıyla kurulamazdı. Öğretmen adaylarını köylerden almak ve kent kültürü ile donatmadan (biçimlenmeden) köye göndermek zorunluydu.

Kent ve Köy Kültürleri

Kent ve köy kültürleri arasında önemli farklar vardı.

Kentli, esnaf, tüccar, sanatkâr ve memurdur.

Köylü, çiftçi ve çobandır.

Kent insanı kundura ile gezerken köyde çarık giyilirdi. Yalınayak gezenler de vardı.

Kentli, özellikle memurlar  takım elbise, kolalı gömlek, ütülü pantolon giyer, köylünün giyeceği bunlara benzemezdi. Hatta 1940’lı yıllarda pantolon yerine kendir donla gezenler vardı.

Kentli fırın ekmeği yerken köylü ekmeğini kendisi pişirirdi. Köylüler et yemeğini çok seyrek yiyebilirlerdi.

Kentin müziği şarkı, köyün müziği türküdür. Kentli ut, keman, köylü saz çalar.  

Kentliler, özellikle 1950’den sonra magazin dergileri, Amerikan çizgi romanları, Keramettin Tuğcu’nunki gibi duygusal romanları okur. Köylüler ise Kerem ile Aslı, Kesikbaş, Keloğlan, Köroğlu gibi halk hikâyelerini okur  veya dinlerler.

Kentliler, futbol gibi sporlardan pek hoşlanırlar. Her kentin bir spor kulübü vardır. Köylülerin sporu bedenen çalışmaktır.

Enstitülerin hayal ettiği, köy çocuklarını burjuva kültürüyle yoğurmadan demokrat, halkçı bir kültürle tanıştırmak ve öğretmenin onu köye götürmesi.

Yeni Kültür

Enstitülerin kurulduğu tarihte Türk Tarih ve Dil tezinden vazgeçilmiş, onun yerine daha çok Millî Eğitim Bakanlığının yayımlamaya başladığı dünya klasikleri almıştı. İlköğretim genel müdürlüğünün bunları Köy Enstitülerine düzenli olarak gönderdiği anlaşılıyor. Bu tutumun önemli ölçüde hümanist bir aydın olan Hasan Ali Yücel’den kaynaklandığı anlaşılıyor. Enstitüler 1940’ta değil de 1930’larda kurulsaydı , öğrencileri ve mezunları dünya klasiklerini değil, Nutuk, Türk Tarihinin Ana Hatları, Türkçülüğün Esasları gibi kitaplar görülecekti. Dünya kültürüyle karşılaştırılmış olmaları köy çocuklarında da yazma ve dünyaya geniş bir pencereden bakma hevesini doğurmuş, bu durum yaşadıkları toplumun üç çelişkilerini görme sezilerini de geliştirmiş olmalıdır.  Köy yoksulluğundan gelmiş, o hayatı iyi bilen ve onu değiştirmeye niyetli olarak yetiştirilmeye çalışan köy çocuklarına en yakın ideoloji, milliyetçilik, liberalim, İslamcılık değil, köycülük adı da verilebilecek halkçılıktı. Komünizan görüşler ve eğilimler işte bu atmosfer içinde doğmuştur.

Öğrencilere ve mezunlara bu bilinç şehir kültürünün egemen olduğu ortamlarda verilemezdi. Enstitülü öğrenciler, bu yönlerden sistemden bir bakıma kaçak yetişmişlerdir. Sistem bu kaçağı çok geçmeden yakalamış ve gereğini yapmıştır…

Sonuç olarak sınıf duyusu pek keskin olan Kâzım Karabekir, daha yasa görüşülürken bunun ileride burjuva egemenliği için nasıl bir tehlike yaratabileceğini görmüştür. İlk şikâyetler gelmeye başlayınca Hasanoğlan’a gidip Meclis başkanı olarak öğrencileri sorguya çektiğinde kafasında hep o tehlike vardır

1952’de Enstitülere yüzde 25 oranında kent ilkokullarını bitirmiş öğrenci alınmaya başlanmasında bu kaygıyı azaltmak var mıydı, bilinmiyor. Fakat Akpınar İlköğretmen Okulu’na 1960’tan sonra gelen Amerikalı uzmanların okulun Samsun’a taşınacağı yolunda bir önerileri olduğu söylenmişti.

Köy Enstitüleri açılırken kimse onların gelecekte burjuva hükümete sorun yaratacağının farkında değildi. Daha fazla köyde okul açılacak, daha çok insan okuma yazma öğrenecek, belki öğretmen köylüye modern iş ve tarım usullerini de öğretecekti. Sağlık memurları köylüleri daha gürbüz yapacaktı. Bundan daha iyisi mı olurdu. Ama Köy Enstitülerinde umulmadık bir gelişme baş gösterdi. Burjuva hükümetini ileride tehdit edebilecek sınıf mücadelesi…

Bu da Köy Enstitülerinin sürprizidir.

Bir tavsiye

Türkiye’de sınıfları, iktidarların sınıfsal yapılarını, 1940’larda köylülerin yaşantılarını, Türkiye’nin solculuk tarihini bilmeyen veya anlamayan lütfen Köy Enstitüleri hakkında kitap yazmaya kalkışmasın! 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU