ABD, 21. yüzyılda küresel ölçekte tek hâkim güç olma arayışı içindedir ve İran meselesi, bu iddianın en görünür sınanma alanlarından birini oluşturmaktadır. Pax Romana’dan Pax Americana’ya uzanan tarihsel süreklilik bu noktada öğreticidir. Kendini “yeni Roma” olarak konumlandırma niyetindeki ABD açısından tarih açık bir uyarı sunmaktadır: Roma İmparatorluğu, askerî güce dayalı barış düzenini meşruiyetle besleyemediği anda nasıl çökmüşse, ABD’nin İran’a karşı yaptırımlar, iktisadî baskılar ve siyasî kuşatma yoluyla inşa etmeye çalıştığı sözde düzen de benzer bir meşruiyet aşınmasına sürüklenmektedir.
Zira İran’da yönetimi baskı altına almak mümkün olabilir; ancak toplumsal rıza üretilmeden kalıcı bir düzen kurulması mümkün değildir. Bu nedenle İran dosyası, ABD açısından yalnızca bir rejim meselesi değil; güce dayalı küresel nizam iddiasının sürdürülebilirliğinin de bir yoklama alanıdır. Tarih bir kez daha göstermektedir ki zor gücüne dayalı barış kalıcı değildir. Tam da bu noktada, İran’ı doğru anlayabilmek için tarihine bakmak zaruridir.
Türk Devlet Geleneği ve İran; 1828 Türkmençay Antlaşması
İran, tarih boyunca yalnızca Fars kimliği etrafında şekillenmiş bir coğrafya değildir. Selçuklulardan Safevîlere ve Kaçarlara uzanan çizgide İran, çok unsurlu bir toplumsal yapıya sahip olmakla birlikte siyasal ve askerî bakımdan 1040 Dandanakan zaferi ile başlayıp yaklaşık 885 yıl Türk devlet geleneğinin hâkim olduğu bir sahadır. Devletin kurucu iradesi, askerî teşkilatlanması ve yönetici sınıfı uzun yüzyıllar boyunca Türk hanedanları tarafından belirlenmiştir. Bu gerçek göz ardı edildiğinde İran meselesi eksik ve hatalı okunur.
1828’de Kaçar Türk Devleti ile Rusya arasında imzalanan Türkmençay Antlaşması, Aras Nehri’ni sınır hâline getirerek Azerbaycan Türklerini kuzey ve güney olarak ikiye ayırmıştır. Bu gelişme, yalnızca bir toprak kaybı değil; Türk dünyasının demografik ve siyasî bütünlüğünün bilinçli biçimde parçalanması anlamına gelmektedir. Türkmençay ile birlikte Türkiye’nin Türkistan coğrafyasıyla olan doğal bağları kesilmiş, Türk jeopolitiği derin bir yarılmaya maruz bırakılmıştır.
Bugün İran’daki birçok sorunun temelinde bu tarihsel kırılma yatmaktadır. Çünkü Türkmençay, yalnızca sınır çizmemiş; İran coğrafyasındaki Türk unsurunun uzun vadeli zayıflatılmasına imkân veren bir “jeopolitik yarılma” başlatmıştır. Bu yarılmanın devlet düzeyinde tamamlanması ise daha sonra 1925’te İngiltere eliyle gerçekleşecek kimlik mühendisliğiyle mümkün olmuştur.
Kaçar Türk İran’ı ve 1925’e Kadar Süren Denge
19.yüzyıldan itibaren İran, Rusya ile İngiltere arasında yürütülen büyük güç rekabetinin merkez sahalarından biri hâline gelmiş; özellikle enerji kaynakları ve stratejik geçiş hatları nedeniyle İngiliz nüfuzu giderek artmıştır. Bu nüfuz zamanla maliye, güvenlik ve idarî yapılar üzerinde baskı kurmuş olsa da, 1828 Türkmençay Antlaşması’nın ağır sonuçlarına rağmen İran, 1925’e kadar Kaçar Hanedanı eliyle Türklerin yönettiği bir Türk devleti olarak varlığını sürdürmüştür. Devletin nihai siyasal iradesi Türk hanedanında kalmış ve İran, bu dönemde Fars kimliği merkezli bir ulus-devlete dönüştürülmemiştir.
Bu tarihsel denge, 1925’te İngiltere destekli Pehlevî darbesiyle köklü biçimde bozulmuş; Türkiye’yi doğudan kuşatma hedefi doğrultusunda Kaçar Türk İran’ı tasfiye edilerek Fars kimliği merkezli İran inşa edilmiştir. Böylece Türkmençay ile başlatılan Türk İran’ın bölünme süreci, devlet yapısı düzeyinde tamamlanma aşamasına taşınmıştır.
Kurulan bu yeni yapı, İkinci Dünya Savaşı sırasında 1941’de İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin İran’ı fiilen işgal etmesiyle daha açık ve doğrudan bir dış denetime tâbi hâle gelmiştir. Bu işgal sırasında Şah Rıza Pehlevî tahttan indirilmiş, yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevî getirilmiştir. Ancak savaş sonrasında İngiltere’nin küresel gücünün gerilemeye başlamasıyla birlikte, İran üzerindeki doğrudan İngiliz ağırlığı da zayıflamış; denetimin biçimi değişmiştir.
İkinci Dünya Savaşı Sonrası: İngiltere’nin Gerileyişi, ABD’nin Yeni Dünya Düzeni
İkinci Dünya Savaşı, küresel güç dengesini köklü biçimde değiştirmiştir. Savaşın ekonomik ve askerî yükünü taşıyamayan İngiltere, imparatorluk ölçeğinde hızla gerilerken; Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve İran hattındaki belirleyici konumunu kademeli olarak kaybetmiştir. Ortaya çıkan boşluk, askerî üsler, mali yardımlar, güvenlik anlaşmaları ve siyasî nüfuz araçlarıyla bölgeye yerleşen ABD tarafından doldurulmaya başlanılmıştır. Bu süreçte İran, ABD etkisinin merkez ülkelerinden biri hâline gelirken; Türkiye de Truman Doktrini ve Marshall yardımları yoluyla ABD nüfuzunun hızla arttığı ülkeler arasına girmiştir. Böylece İngiltere’nin geleneksel denetim alanı tasfiye edilmiş, ABD merkezli yeni küresel düzen Ortadoğu’dan Anadolu ve Yunanistan’a uzanan geniş bir hatta kurumsallaşmıştır.
Bu dönüşümün İran’daki en belirgin kırılma noktası 1953’tür. Başbakan Muhammed Musaddık’ın İran petrolünü millîleştirme girişimi, İngiltere’nin ülkedeki ekonomik ve siyasî nüfuzunu sarsmış; bunun üzerine ABD ve İngiltere birlikte hareket ederek Musaddık’ı darbeyle iktidardan uzaklaştırmıştır. Bu müdahale, yalnızca bir hükümet değişikliği değil; İran’ın siyasal denetiminin fiilen ABD merkezli bir düzene devredilmesi anlamına gelmiştir. Darbe sonrasında Şah rejimi, güvenlikten ekonomiye kadar geniş bir alanda ABD’ye bağımlı hâle getirilmiş; İran, İngiltere’nin gerileyen etkisinin yerine ABD’nin Soğuk Savaş eksenli nüfuz alanına dâhil edilmiştir. Böylece İran’ın bağımsız bir siyasal hat izlemesi engellenerek ABD merkezli bir denetim düzeni içinde yeniden yapılandırılmıştır.
1979 İran İslam Devrimi: ABD Denetiminin Sonu İngiltere’nin Nüfuzunun Artması
1979 süreci çoğu zaman “kendiliğinden bir halk devrimi” olarak sunulsa da Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin iktidara gelişi dış etki boyutu dikkate alınmadan açıklanamaz. Zira son Şah Muhammed Rıza Pehlevî, artan toplumsal baskı ve ekonomik bunalım karşısında ülkeyi terk etmiş; Humeyni’nin dönüşüyle monarşi sona ermiş ve İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu kırılma, ABD ile Şah rejimi arasında Soğuk Savaş boyunca kurulan doğrudan denetim bağını koparmıştır. Ancak bu, İran’ın dış etkilerden bütünüyle arındığı anlamına gelmemektedir. Humeyni’nin yıllarca İngiltere’nin etki alanındaki Irak ve Fransa hattında korunması ve BBC Farsça yayınları üzerinden İran kamuoyu ile irtibatta olması, İngiltere’nin dolaylı ve örtük nüfuzunu göstermektedir. Böylece ABD’nin açık gücü tasfiye edilirken, İngiltere’nin “yönlendirerek etki kurma” geleneği yeniden devreye girmiştir. Ancak ABD, İran üzerindeki eski nüfuzunu yeniden tesis etme arayışından hiçbir zaman vazgeçmemiştir.
2019–2026 Sokak Hareketliliği: ABD’nin İran’ı Dönüşüme Zorlanması
2019’dan itibaren İran’da artan toplumsal huzursuzluk, Mahsa Amini’nin Eylül 2022’de gözaltında hayatını kaybetmesiyle görünür hâle gelmiş; 2023–2024’te derinleşen sokak hareketleri, 2025–2026 döneminde iktisadî bunalım, yüksek enflasyon ve işsizlikle birlikte büyük şehirlerde yoğunlaşmıştır. Ancak bu tablo bir “rejim çöküşünden” ziyade, dış baskılarla hızlandırılmak istenen denetimli bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir. Toplumsal tepki artarken dış müdahaleye karşı millî refleksin güçlü kalması, sürecin ani bir yıkımdan çok sıkıştırma ve yönlendirme üzerinden ilerlediğini göstermektedir. Bu nedenle İran dosyasında doğrudan askerî müdahale değil, uzun vadeli baskı ve yönlendirme esas alınmaktadır.
Bu noktada ABD’nin izlediği yöntem, 1953 Musaddık darbesi sonrasında kurulan denetim modelinin güncellenmiş bir uygulamasını hatırlatmaktadır. Yani doğrudan askerî müdahale yerine iktisadî zayıflatma, mali baskılar ve diplomatik kuşatma tercih edilmekte; açık işgalin İran toplumunda güçlü bir milliyetçi tepki doğuracağı gerçeği gözetilmektedir. Nitekim 2010’dan itibaren petrol, bankacılık ve dış ticareti hedef alan yaptırımlar, bugün finans-enerji eksenli bir baskı mekanizmasına dönüşmüş; Halkbank ve Reza Zarrab dosyaları da bu çerçevede Türkiye’ye yönelik hukukî ve siyasî baskı araçları olarak kullanılmaya başlanılmıştır. İran’ın askerî kapasitesi, coğrafi büyüklüğü ve Güney Azerbaycan Türklerinin muhtemel tepkileri dikkate alındığında, açık bir askerî müdahalenin makul görülmediği ve İran’ın parçalanmasının Türkiye-Azerbaycan-İran Türkleri hattında denetlenmesi güç sonuçlar doğuracağı gerçeği karşısında da ABD’nin “Irak 2003” benzeri bir kara harekâtı yerine uzun vadeli yıpratma ve yönetilebilir dönüşüm stratejisine yöneldiği anlaşılmaktadır..
ABD’nin 1953 Çizgisi ve Pehlevî Hattına Dönüş İçin Yeniden Denetim Arayışı
Bu stratejik çerçeve, ABD’nin İran’ı bölmeden dönüştürme hedefinin tarihsel bir devamı niteliğindedir. 1953–1979 arasında Şah rejimi üzerinden kurulan denetim düzeni, 1979 Devrimi ile kesintiye uğramış; bugün izlenen yaptırım ve kuşatma siyaseti ise kopan bu bağı yeniden denetlenebilir bir yapı kurarak telafi etme arayışına dönüşmüştür. İngiltere artık belirleyici bir aktör olmasa da, İran’ın siyasal hafızasında bıraktığı tarihsel izler, dış yönlendirmeye karşı süregelen şüpheyi besleyen bir arka plan oluşturmaktadır.
Bu bağlamda devrik şahın oğlu Rıza Pehlevî, 2022–2024 döneminde ABD ve İsrail merkezli temaslara yönelmiş; Nisan 2023’te İsrail’de yaptığı görüşmelerle İran’ın Batı ve İsrail eksenli bir çizgiye taşınabileceği mesajını vermiştir. Bu tutum, 29 Ocak 2026’da İsrail basınına yaptığı açıklamalarla daha açık hâle gelmiş; Pehlevî’nin Kudüs’te Ağlama Duvarı önünde Babil sürgünü ve Büyük Kiros’a atıfla yaptığı sembolik çıkışlar, Batı kamuoyunda tarihsel meşruiyet üretme çabası olarak okunmuştur. Ancak bu söylem, İran iç kamuoyunda ve özellikle Azerbaycan Türkleri nezdinde karşılık bulmamış; Pehlevî döneminin asimilasyon ve baskı hafızası bu hattın toplumsal zeminini daraltmıştır.
Güney Azerbaycan’da Kaçar Hafızası ve Bölgesel Denge
İran’daki rejim karşıtı hareketlere Güney Azerbaycan Türklerinin kitlesel destek vermemesi, sahadaki en belirleyici göstergelerden birisi olup Pehlevî döneminin sert asimilasyon uygulamaları Türk toplumsal hafızasında hâlen çok canlıdır. Bu nedenle Pehlevî hattının İran içinde meşruiyet üretmesi mümkün olamamaktadır. Bu durum, İran’daki dönüşüm tartışmasının yalnızca “rejim karşıtlığı” üzerinden değil, esasen tarihsel meşruiyet zemini üzerinden yürüdüğünü de göstermektedir.
Şaşırtıcı olansa Kaçar Hanedanı mirasının bugün açık bir talep olarak değil, tarihsel bir ölçü ve kıyas zemini olarak hatırlanmasıdır. Kaçar Hanedanı mensubu Babek Mirza Kaçar’ın ABD çevreleriyle temasları bu arayışın yoklandığını gösterse de, İran Türkleri nezdinde kurumsallaşmış bir siyasal karşılık henüz oluşmamıştır. Buna rağmen Kaçar hafızasının canlılığı, İran’daki Türk unsurunun kendi devlet geleneğini bütünüyle terk etmediğini; en azından hafızada diri tuttuğunu göstermektedir.
Türkiye ilkesel olarak İran’ın toprak bütünlüğünü savunmakta; Azerbaycan ise denge ve istikrar çizgisini açık biçimde korumaktadır. Ancak olası bir dönüşüm sürecinde Türkiye ve Azerbaycan eşgüdümü, Güney Azerbaycan hassasiyeti ve Türk tarihsel hafızası belirleyici olacaktır diye tahmin edilmektedir. Nitekim son dönemde Türkiye’nin İran ile ABD arasında barış ve müzakere sürecini başlatma yönündeki girişimlerinde, görüşmelerin İstanbul’da yapılması üzerinde ilk aşamada mutabakat sağlanmış; ancak İran tarafı, sürece bölgesel aktörlerin dolaylı biçimde dâhil olmasını sınırlamak amacıyla bu plana karşı çıkarak müzakerelerin Umman’da ve yalnızca ABD ile ikili düzeyde yürütülmesini talep etmiştir. Bu tercih, Tahran’ın Türkiye merkezli bir zeminin Güney Azerbaycan hassasiyetini ve Kaçar hafızasını yeniden görünür kılmasından duyduğu endişeyle ilgilidir diye tahmin edilmektedir.
Mevcut veriler, “rejim çöküyor” şeklindeki yüzeysel yorumlar yerine, denetimli bir dönüşüm baskısının arttığını göstermektedir. İran sahasında belirleyici olan, dışarıdan parlatılan isimler değil; Türkmençay ile bölünmüş demografik gerçeklik, 1925’te İngiltere eliyle devlet düzeyinde yürütülen kimlik mühendisliği ve Güney Azerbaycan merkezli tarihi dengelerdir. ABD de bu yapısal gerçekliği dikkate almak zorundadır.
Tarih dün, bugün ve yarındır; dünü doğru okumayan bugünü anlayamaz. İran meselesi de ancak tarih, kimlik ve güç dengeleriyle birlikte okunduğunda anlaşılabilir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish