Başlangıçtan günümüze Türkler, dinler ve kültürel süreklilik (2)

Budizm, Maniheizm ve Nesturi Hristiyanlığı üzerinden karşılaştırmalı bir analiz...

Fotoğraf: X

IV. İSLAM ÖNCESİ VE İSLAM DIŞI DİNLERE GİREN TÜRKLERDE KÜLTÜREL ÇÖZÜLME

Türk tarihindeki din değişimlerinin tamamı aynı sonucu doğurmamıştır. Bazı dinî temaslar siyasal ve kültürel süreklilik üretirken, bazıları çözülme ve asimilasyon ile sonuçlanmıştır. Bu bölüm, özellikle İslam öncesi ve İslam dışı dinlere giren Türk topluluklarının, neden uzun vadede tarih sahnesinden çekildiğini açıklamayı amaçlamaktadır.

Bu çerçevede Budizm, Maniheizm ve Nesturi Hristiyanlığı, tipik örnekler olarak ele alınacaktır. Bu dinlerin ortak özelliği, yüksek metafizik ve ahlâkî söylemlerine rağmen devlet kurucu ve kamusal norm üretici işlevlerinin zayıf olmasıdır.

4.1. Budizm: Yüksek Ahlâk, Düşük Siyasal Taşıyıcılık

Budizm, bireysel kurtuluşu (nirvana) merkeze alan, dünyevî iktidar ve siyasal düzenle mesafeli bir dinî sistemdir. Bu yapı, Hint altkıtasında ve Çin dünyasında mevcut siyasal yapılara eklemlenerek varlık gösterebilmiş; ancak kendi başına devlet kurucu bir norm seti üretmemiştir.[1]

Türkler açısından Budizm’in en belirgin etkisi, özellikle Uygur Kağanlığı döneminde görülür. Uygurlar, Budizm’i kabul ettikten sonra:

  • Göçebe–askerî karakterlerini büyük ölçüde yitirmiş
  • Yerleşik şehir hayatına geçmiş
  • Siyasal ve askerî dinamizmlerini kaybetmiştir[2]

Bu dönüşüm, yalnızca yaşam tarzı değişimi değil; Türk kimliğinin kurucu unsurlarının çözülmesi anlamına gelmiştir. Budizm’in şiddet karşıtı ve dünyevî iktidara mesafeli yaklaşımı, Türklerin tarihsel olarak sahip olduğu kolektif siyasal refleksle çatışmıştır.[3]

Sonuç olarak Budist Türk toplulukları:

  • Kendi siyasal yapılarını sürdürememiş
  • Çin ve Hint kültür havzaları içinde erimiş
  • Dillerini ve kolektif hafızalarını büyük ölçüde kaybetmiştir[4]

4.2. Maniheizm: Elit Din, Toplumsal Kopuş

Maniheizm, kozmik düalizm üzerine kurulu, yüksek metafizik iddialar taşıyan; ancak elitist ve kapalı bir dinî yapıya sahiptir. Bu din, özellikle Uygur elitleri arasında benimsenmiş; ancak toplumsal tabana nüfuz edememiştir.[5]

Maniheizm’in Türk toplulukları üzerindeki etkisi üç düzeyde olumsuz sonuç üretmiştir:

  • Toplumsal bütünleşmenin zayıflaması
  • Askerî ve siyasal dinamizmin sınırlanması
  • Halk–elit arasında derin bir kültürel uçurumun oluşması[6]

Bu durum, Maniheist Türk devletlerini kırılgan hâle getirmiştir. Elitlerin dinî tercihleri, toplumun geri kalanıyla örtüşmediği için, din birleştirici değil ayrıştırıcı bir unsur hâline gelmiştir.

Neticede Maniheist Türk toplulukları:

  • İç bütünlüklerini kaybetmiş
  • Dış baskılar karşısında direnç gösterememiş
  • Kısa sürede tarih sahnesinden silinmiştir[7]

4.3. Nesturi Hristiyanlığı: Din Üzerinden Kültürel Eritme

Nesturi Hristiyanlığı, özellikle Orta Asya ve İran havzasında misyonerlik faaliyetleri yoluyla Türk topluluklarına ulaşmıştır. Ancak bu din, Türkler açısından taşıyıcı değil yutucu bir işlev görmüştür.

Bunun temel nedenleri şunlardır:

  • Kilisenin yalnızca dinî değil, kültürel ve siyasal bir kurum olarak işlemesi
  • Din değişiminin aynı zamanda dil ve hukuk değişimi anlamına gelmesi[8]

Nesturi Hristiyanlığını kabul eden Türk unsurlar:

  • Kısa sürede kilise hiyerarşisine entegre olmuş
  • Kendi dillerini terk etmiş
  • Etnik ve siyasal bilinçlerini yitirmiştir[9]

Bu süreçte din, Türk kimliğini koruyan bir zırh olmamış; aksine eritici bir mekanizma hâline gelmiştir.

4.4. Karşılaştırmalı Değerlendirme: Neden Süreklilik Üretilemedi?

Budizm, Maniheizm ve Nesturi Hristiyanlığı arasında teolojik farklılıklar bulunsa da, Türkler açısından ortak sonuçlar doğurmuşlardır. Bu dinlerin Türk kimliği üzerinde süreklilik üretememesinin temel nedenleri şunlardır:

  • Devlet kurucu normlar üretmemeleri
  • Hukuk ve siyaset alanını düzenleme kapasitelerinin zayıf olması
  • Yüksek medeniyet havzalarına bağımlı olmaları
  • Türkçeyi taşıyıcı dil hâline getirmemeleri[10]

Bu dinler, Türkleri ya mevcut medeniyetlere eklemlemiş ya da kültürel olarak eritmiştir. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, bir “din tercihi” meselesinden ziyade, medeniyet taşıyıcılığı meselesidir.

4.5. Sosyolojik Sonuç: İslam’a Giden Yolun Açılması

Bu başarısız deneyimler, Türk toplumunu yeni bir kırılma eşiğine taşımıştır. Bu eşikte ortaya çıkan temel ihtiyaç şudur:

Hem aşkın bir inanç sistemi sunan,
hem siyasal meşruiyet ve hukuk üreten,
hem de kültürel çoğulluğu yutmadan taşıyabilen
bir dinî–medeniyet çerçevesi

İslam’ın Türkler açısından cazibesi, tam da bu noktada ortaya çıkacaktır. Bir sonraki bölümde, kültürel tipolojiler üzerinden bu fark daha sistematik biçimde analiz edilecektir.

V. DIŞLAYICI, YUTUCU VE ETKİLEŞİME KAPALI KÜLTÜR TİPOLOJİLERİ

Türk tarihindeki din ve medeniyet tecrübelerinin farklı sonuçlar üretmesini anlamak için, kültürlerin başkalarıyla kurduğu ilişki biçimlerini tipolojik olarak ele almak gerekir. Her kültür, kendisiyle temas eden topluluklar üzerinde aynı etkiyi üretmez. Bu etki, kültürün dışlayıcı, yutucu ya da etkileşime açık olup olmamasıyla yakından ilişkilidir.

Bu bölümde, Türklerin tarih boyunca temas ettiği kültürlerin neden çoğu zaman asimilasyon, neden yalnızca İslam medeniyetinde süreklilik ürettiği, bu üçlü tipoloji üzerinden açıklanmaktadır.

5.1. Dışlayıcı Kültürler: Saflık, Sınır ve Öteki

Dışlayıcı kültürler, kimliği soy, kan, etnik köken veya mutlak aidiyet üzerinden tanımlar. Bu tür kültürlerde “öteki”, sisteme dâhil edilmesi mümkün olmayan bir unsurdur. Aidiyet, doğuştan kazanılır ve sonradan edinilemez.[11]

Bu tip kültürlerde yabancı unsurlar:

  • Siyasal iktidara ortak olamaz
  • Hukuk üretiminde söz sahibi olamaz
  • Kültürel merkezden sürekli dışlanır

Türkler açısından bakıldığında, Çin medeniyetinin belirli dönemleri ve Avrupa etnik–milliyetçi yapılar, dışlayıcı kültür tipine örnek teşkil etmektedir. Türkler bu yapılarda askerî unsur olarak kullanılabilmiş; ancak kurucu özne hâline gelememiştir.[12]

Dışlayıcı kültürlerde din değişimi dahi tam aidiyet sağlamaz. Bu nedenle Türk toplulukları, bu tip yapılarda uzun vadede ya marjinalleşmiş ya da eritilmiştir.

5.2. Yutucu Kültürler: Merkez–Çevre ve Elit Asimilasyonu

Yutucu kültürler, dışlayıcı kültürlerden farklı olarak yabancı unsurları sisteme kabul eder; ancak bu kabul asimetriktir. Yabancı unsur, merkeze yaklaştıkça kendi kimliğini kaybeder.[13]

Bu kültür tipinde:

  • Merkez güçlüdür
  • Prestijli bir dil vardır
  • Yazılı hukuk ve yüksek kültür merkeziyetçidir

İran ve Bizans–Roma medeniyetleri, Türkler açısından yutucu kültürlerin tipik örnekleridir. Türkler bu yapılarda:

  • Devleti yönetmiş
  • Ordunun belkemiği olmuş
  • Ancak kültürel ve dilsel merkez olamamıştır[14]

Bu durum, Türk kimliğinin saray ve orduyla sınırlı, halk tabanında ise eriyen bir yapı hâline gelmesine yol açmıştır. Yutucu kültürlerde din, çoğu zaman bu erimeyi hızlandıran bir araç olarak işlev görmüştür.

5.3. Etkileşime Kapalı Kültürler: Donma ve Folklorlaşma

Etkileşime kapalı kültürler, dış tehditlere karşı kendini korumak amacıyla yeniliğe kapanan, içe dönük yapılardır. Bu kültürler dışlayıcı veya yutucu olmayabilir; ancak zamanla donuklaşır.[15]

Bu tip kültürlerde:

  • Gelenek mutlaklaştırılır
  • Yeni norm üretimi durur
  • Kültür folklorik bir kalıntıya dönüşür

Bazı küçük Türk topluluklarının, özellikle İslam öncesi dönemde bu tür bir kapanmaya yöneldiği; bunun sonucunda siyasal ve kültürel etkisizlik yaşadığı görülmektedir.[16]

Etkileşime kapalı kültürler, kısa vadede kimliği korur gibi görünse de, uzun vadede tarihin dışına düşer.

5.4. Türk Deneyimi Açısından Tipolojilerin Karşılaştırılması

Türk tarihsel tecrübesi, bu üç tipoloji açısından birlikte değerlendirildiğinde şu tablo ortaya çıkar:

  • Dışlayıcı kültürler Türkleri sistemin dışına iter
  • Yutucu kültürler Türkleri eriterek içine alır
  • Etkileşime kapalı kültürler Türkleri tarihsizleştirir

Bu üç durumda da Türk kimliği süreklilik üretememiştir. Bu noktada temel sorun, Türklerin askerî veya siyasal kabiliyet eksikliği değil; medeniyet taşıyıcılığı yapabilecek bir normatif çerçevenin yokluğudur.

5.5. İslam Medeniyeti: Dışlamayan, Yutmayan, Taşıyan Yapı

Bu tipolojiler ışığında İslam medeniyeti, Türkler açısından benzersiz bir örnek teşkil eder. İslam:

  • Etnik temelli değildir
  • Hukuku evrenseldir
  • Dilsel çoğulluğa izin verir
  • Siyasal meşruiyeti ahlâkla sınırlar[17]

Bu özellikler sayesinde İslam medeniyeti, Türk kimliğini eritmeden, dışlamadan ve donuklaştırmadan taşıyabilmiştir.

Bir sonraki bölümde, bu taşıyıcılığın somut tarihsel sonuçları, İslam’ı kabul eden Türkler üzerinden ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

VI. İSLAM’I KABUL EDEN TÜRKLER: SÜREKLİLİK, DEVLET, DİL VE HUKUK

Türklerin İslam’ı kabulü, basit bir din değişimi değil; medeniyet dairesi değişimi anlamına gelmektedir. Bu kabul, Türk tarihindeki önceki dinî tecrübelerden farklı olarak, siyasal süreklilik, kültürel taşıyıcılık ve hukuk üretimi açısından kurucu sonuçlar doğurmuştur. Bu nedenle son bin yıla damgasını vuran Türkler, büyük ölçüde Müslüman Türkler olmuştur.

İslam, Türkler için yalnızca metafizik bir inanç sistemi değil; devlet kurmaya elverişli bir normatif çerçeve sunmuştur. Bu çerçeve, Türklerin tarihsel olarak sahip olduğu siyasal reflekslerle yüksek bir uyum göstermiştir.

6.1. İslam’ın Devlet Kurucu Niteliği ve Türk Siyasal Geleneği

İslam’ın en ayırt edici özelliklerinden biri, ibadet–ahlâk–hukuk–siyaset alanlarını birbirinden koparmayan bütüncül yapısıdır. Bu yapı, siyasal otoriteyi mutlaklaştırmaz; aksine emanet, adalet ve hesap verebilirlik ilkeleriyle sınırlar.[18]

Türklerin İslam’ı kabul süreci, bu yönüyle kut anlayışının İslamî karşılığı olarak okunabilir. Kut, nasıl ki Tanrı tarafından verilen ve geri alınabilen bir meşruiyet ise; İslam’da da siyasal otorite, ilahî ilkelerle sınırlı bir emanet olarak tasavvur edilir.[19]

Bu benzerlik, Türklerin İslam siyaset düşüncesini yabancı bir sistem olarak değil; kendi siyasal hafızalarıyla uyumlu bir normlar bütünü olarak benimsemelerini sağlamıştır.

6.2. Süreklilik: Karahanlılardan Osmanlı’ya Uzanan Hat

Türklerin İslam’la kurduğu ilişkinin kalıcı olmasının en somut göstergesi, devlet sürekliliğidir. Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar, farklı coğrafyalarda hüküm sürmüş olsalar da, aynı medeniyet dairesi içinde yer almışlardır.[20]

Bu süreklilik üç temel alanda gözlemlenmektedir:

  • Siyasal yapı: Sultanlık, beylik ve imparatorluk formları
  • Hukuk: Şer‘î hukuk ile örfî hukukun birlikte işletilmesi
  • Kurumlar: Medrese, kadılık, vakıf ve askerî teşkilatlar[21]

Bu yapı, Türk devlet geleneğinin parçalanmadan, fakat yenilenerek devam etmesini sağlamıştır.

6.3. Hukuk: Şeriat–Örf Dengesi ve Normatif Dayanıklılık

İslam medeniyetinin Türkler açısından en kritik katkılarından biri, hukuk alanında ortaya çıkmıştır. Şer‘î hukuk, evrensel ilkeler sunarken; örfî hukuk, yerel ihtiyaçlara cevap verme imkânı tanımıştır. Bu ikili yapı, Türk siyasal pratiğinde esneklik ve istikrar üretmiştir.[22]

Bu denge sayesinde:

  • Devlet mutlaklaşmamış
  • Hukuk keyfileşmemiş
  • Siyasal iktidar ahlâkî sınırlar içinde tutulmuştur

Bu yönüyle İslam hukuku, Türklerin önceki dinî tecrübelerinde eksik kalan kurumsal norm üretimi ihtiyacını karşılamıştır.[23]

6.4. Dil: Türkçenin Korunması ve Taşıyıcı Dil Hâline Gelmesi

İslam’ı kabul eden Türklerin diğer dinî tecrübelerden ayrıldığı en önemli noktalardan biri de dil alanında görülmektedir. Arapça, dinî ilimlerin; Farsça, edebiyatın dili olurken; Türkçe, devlet ve halk dili olarak korunmuştur.[24]

Bu çok dilli yapı, Türkçenin eritilmesini değil, işlevsel olarak güçlenmesini sağlamıştır. İslam medeniyeti, dili tekleştiren değil; taşıyıcı dilleri birlikte yaşatan bir yapı sunmuştur.[25]

Bu durum, Türk kimliğinin dilsel sürekliliğini güvence altına almış; Türkçe, yalnızca konuşma dili değil, devlet ve edebiyat dili olarak varlığını sürdürmüştür.

6.5. İslam Medeniyetinin Taşıyıcılığı ve Türk Öznesi

İslam medeniyeti, Türkleri yutmamış, dışlamamış; aksine taşıyıcı özne hâline getirmiştir. Türkler, İslam dünyasında yalnızca askerî güç değil; siyasal kurucu aktör olmuşlardır.[26]

Bu durumun sonucu olarak:

  • Türkler, İslam dünyasının askerî omurgasını oluşturmuş
  • Siyasal liderliği büyük ölçüde üstlenmiş
  • Medeniyetin coğrafî genişlemesini sağlamıştır

Bu süreçte Türk kimliği, İslam içinde erimemiş; aksine İslam medeniyetine damga vurmuştur.

6.6. Genel Değerlendirme: Neden Yalnızca İslam Süreklilik Üretti?

Bu bölümde ele alınan unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, şu sonuç ortaya çıkmaktadır:

  • İslam, Türkler için kurucu bir sosyolojik kırılma üretmiştir
  • Önceki dinler, ya yutucu ya da pasifize edici olmuştur
  • İslam, devlet, hukuk, dil ve ahlâk alanlarında eş zamanlı süreklilik sağlamıştır

Bu nedenle son bin yıla damgasını vuran Türkler, İslam’ı kabul eden Türklerdir. Bir sonraki bölümde, bu sürekliliğin modern dönemde nasıl zayıflatıldığı, laik cumhuriyetin dil ve kültür politikaları üzerinden ele alınacaktır…

Dipnotlar

[1] Heinz Bechert, Buddhism and Society, Oxford University Press, Oxford 1984, s. 19–34.

[2] René Grousset, The Empire of the Steppes, Rutgers University Press, New Brunswick 1970, s. 65–74.

[3] Max Weber, The Religion of India, Free Press, New York 1958, s. 206–214.

[4] Peter Golden, An Introduction to the History of the Turkic Peoples, Otto Harrassowitz, Wiesbaden 1992, s. 121–129..

[5] Samuel N. C. Lieu, Manichaeism in the Later Roman Empire, Manchester University Press, Manchester 1985, s. 88–97.

[6] Jason David BeDuhn, The Manichaean Body, Johns Hopkins University Press, Baltimore 2000, s. 41–52.

[7]René Grousset, age., s. 75–80.

[8]Averil Cameron, Christianity and the Rhetoric of Empire, University of California Press, Berkeley 1991, s. 112–126.

[9] Peter Brown, The Rise of Western Christendom, Wiley-Blackwell, Oxford 2013, s. 182–194.

[10] Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam, Vol. I, University of Chicago Press, Chicago 1974, s. 44–52

[11] Fredrik Barth, Ethnic Groups and Boundaries, Little, Brown and Company, Boston 1969, s. 9–16.

[12] Nicola Di Cosmo, Ancient China and Its Enemies, Cambridge University Press, Cambridge 2002, s. 201–215.

[13] Shmuel N. Eisenstadt, The Political Systems of Empires, Free Press, New York 1963, s. 101–117.

[14] C. E. Bosworth, The Ghaznavids, Edinburgh University Press, Edinburgh 1963, s. 20–35.

[15]Clifford Geertz, The Interpretation of Cultures, Basic Books, New York 1973, s. 44–52.

[16] Peter B. Golden, An Introduction to the History of the Turkic Peoples, Otto Harrassowitz, Wiesbaden 1992, s. 208–215.

[17] Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam, Vol. I, University of Chicago Press, Chicago 1974, s. 56–72.

[18] Wael B. Hallaq, The Impossible State, Columbia University Press, New York 2013, s. 23–41.

[19] Fazlur Rahman, Islam, University of Chicago Press, Chicago 1979, s. 52–69.

[20] İbrahim Kafesoğlu, İslamlaşma Devri Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1985, s. 31–54.

[21] Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye, Cilt I, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2009, s. 13–39.

[22] Ahmet Akgündüz, Osmanlı Hukukuna Giriş, OSAV Yayınları, İstanbul 1995, s. 45–63.

[23] Wael B. Hallaq, age., s. 42–58.

[24] Talat Tekin, Türk Dilleri Giriş, Yıldız Dil Yayınları, Ankara 1997, s. 87–104.

[25] Ira M. Lapidus, A History of Islamic Societies, Cambridge University Press, Cambridge 2002, s. 271–289.

[26] Claude Cahen, Pre-Ottoman Turkey, Taplinger Publishing, New York 1968, s. 21–44.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU