Japonya seçimlerinin Çin’e etkisi: 'Liberal demokrasi masalı' ve gerileyen bir güç

Orçun Göktürk, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Japonya’da seçimler sonuçlandı. Liberal Demokrat Parti (LDP) yine sistemin merkezinde kalmayı başardı ve gücünü beklenenden öte artıran bir zafer kazandı. Liberal Demokrat Parti (LDP) öncülüğündeki koalisyon, Temsilciler Meclisi’ndeki 465 sandalyenin 352’sini elde etti. Bu sayı, üst meclisin olası veto kararlarını aşmak için gerekli olan üçte iki çoğunluğun da oldukça üzerinde.

Takaichi, açıkça milliyetçi-muhafazakâr merkezli bir kampanya yürüterek, ekonomik olumsuzluklar ve artan bölgesel gerilimlerden rahatsız olan seçmenlere hitap etti. Gençler, kadınlar ve yaşlılar içinde yüksek popülaritesi de buna eşlik edince seçim sonuçları açık ara LDP lehine seyretmiş oldu.

Tek parti iktidarı

Japonya, bilindiğinin aksine aslında bir tek parti yönetimi altında. 1955’ten bu yana, yalnızca iki kısa kesinti dışında, Japonya’yı aynı siyasi parti yönetiyor: Liberal Demokrat Parti (LDP). Yani yaklaşık yetmiş yıldır süren bir hâkimiyet. Kuşaklar değişti, dünya değişti, Soğuk Savaş bitti, Çin yükseldi ama Tokyo’da iktidar değişmedi. Yüzeyde “istikrar” görünüyor fakat derine indiğinizde tablo başka.

Seçime katılım oranı yine düşük seyretti. Uzun süredir %40–50 bandında dolaşan seçmen katılımı, toplumun ciddi bir bölümünün siyasete mesafeli olduğunu gösteriyor. Buna rağmen Japonya hâlâ Batı anlatısında “örnek liberal demokrasi” olarak sunuluyor. Sadık bir ABD müttefikiyseniz, “demokrasi” standardı biraz esneyebiliyor tabii…

Japonya’da son seçimler aslında “olağan bir süreç” değildi. Takaichi’nin bilinçli bir siyasi kumarının sonucuydu. Başbakan Takaichi, parti içi dengelerin zorlandığı, ekonomik memnuniyetsizliğin arttığı ve ABD hegemonyasının gerileyişine bağlı olarak Japonya’nın da dış politikada manevra alanının daraldığı bir atmosferde sandığa gitme kararını aldı. Karar riskliydi ama Takaichi’nin hesapları tuttu.

Parti içi gerilimi artırma stratejisi

LDP içinde merkez-sağ geleneksel pragmatist kanat ile daha Atlantikçi, milliyetçi, sözde güvenlikçi ve Çin karşıtı kanat arasında belirgin bir gerilim görülüyor.

Takaichi, bu gerilimi yumuşatmak yerine keskinleştirmeyi tercih etti. Güvenlik söylemini yükseltti. Ülke önceki sene askeri bütçesinin milli gelir içindeki payını iki kat artırdı. Çin’e karşı Tayvan kartını daha sert bir tonla gündeme taşıdı.

Savunma harcamalarının artırılması ve ülkenin savaş karşıtı ve “pasifist” kimliğinin temelini oluşturan, Japonya’nın savaş hakkından vazgeçtiğini beyan eden anayasanın 9. maddesinin tartışmaya açılması gibi konular yeniden merkez siyasete taşındı.

Abe suikastı dönüm noktası mıydı?

2022’ye dönelim. Eski Başbakan Shinzo Abe’nin seçim kampanyası sırasında suikast sonucu öldürülmesi, yakın dönem Japon siyasi tarihinde son derece sıra dışı ve sarsıcı bir olay olarak kayıtlara geçti. Abe’nin Çin karşıtı olmasına rağmen Putin ile 27 kez görüşmesi ve Rusya-Ukrayna savaşına Atlantik perspektifinden bakmamasını burada not düşmek gerek.

Japonya, savaş sonrası dönemde siyasi şiddetin neredeyse hiç görülmediği, sıradan silahlı şiddetin bile çok düşük olduğu bir ülke olarak bilinir. Bu nedenle Abe suikastı Japon siyasetinin yapısını derinden sarstı. Olay, güvenlik tartışmalarını artırdığı gibi LDP içindeki milliyetçi çizginin daha fazla güç kazanmasına da zemin hazırladı.

Takaichi önderliğinde LDP, geleneksel geniş koalisyon modelini daraltma pahasına, daha ideolojik ve daha sağa yaslanan bir tabanı konsolide etmeyi tercih etti. Buna bir tür “yüksek risk ama yüksek kazanç” hamlesi diyebiliriz. Sonuçta işe yaradı ve seçim, LDP merkezindeki koalisyonun rakiplerine karşı büyük bir hezimetle kazanılmasıyla sonuçlandı. Ama elbette bedelsiz değil.

Çünkü bu strateji, LDP’nin uzun yıllardır sürdürdüğü pragmatik denge siyasetini aşındırıyor. Parti artık daha ideolojik, daha sert ve daha kutuplaşmış bir çizgiye kaymış durumda. Dibinde ise Rusya ve Çin gibi itilaf yaşanan ülkeler mevcut. İki atom bombasıyla kendisini “hizaya sokan” okyanus ötesindeki esas müttefiki ise hâlâ saldırgan ama gerileme döneminde.

Takaichi’nin sınırları

Evet, LDP seçimlerden yine güçlü çıktı. Ama Japonya’nın siyasi yapısına baktığımızda tablo daha karmaşık. Genç kuşak siyasete mesafeli. Muhalefet parçalı ve zayıf. Nüfus gün geçtikçe yaşlanıyor.

Esas mesele ise ekonomi. IMF verilerine göre Japonya’nın küresel GSYH içindeki payı (PPP endeksine göre) 1990’ların başında yaklaşık %9’a yaklaşmışken bugün %4’ün altına gerilemiş durumda. Yani küresel ekonomik ağırlık yarıdan fazla azalmış.

ş1

Şekil 1: Japon ekonomisinin küresel milli gelirdeki payı (1980-2030, PPP)

 

Aynı dönemde kamu borcu/GSYH oranı %60’lardan %250’nin üzeri gibi rekor düzeye çıkmış durumda. Bu, gelişmiş ekonomiler arasında en yüksek oranlardan biri.

ş2

Şekil 2: Japon kamu borcunun GSYH’ye oranı

​​​​​​​

 

Bu iki veri birlikte ele alındığında bize şunu söylüyor:

Japonya büyümüyor değil, ama dünyanın geri kalanı daha hızlı büyüyor ve Japonya bunu büyük ölçüde borçla finanse edilen bir ekonomik “dengeyle” sürdürüyor.

Bu tablo Batı literatüründe uzun süredir “istikrar” olarak okunuyordu. Şimdi aynı Batı ana akım medyasında Japonya’nın yukarıda bahsettiğimiz sorunlarının gün aşırı işlendiğine şahit oluyoruz. Uzun süredir liberal amentünün anlattığı gerçeklik ile Japonya’nın sistemsel sorunları anlatılan hikâye arasında ciddi mesafe var. Takaichi’nin söylemleri, Tokyo’nun uzun süredir yaşadığı krizlerin duvarına çarpma ihtimali yüksek.

Çin üzerinden oynanan jeopolitik kart

Takaichi’nin kampanyasının merkezinde Çin vardı. Özellikle Tayvan meselesi üzerinden sertleşen bir güvenlik dili benimsendi. Bu söylem elbette özellikle Trump’lı ABD ile uyumlu bir çizgiye işaret ediyor. Washington’ın “Hint-Pasifik” stratejisinde Takaichi kendine özel rol talep ediyor.

Fakat burada büyük bir çelişki var: Japonya’nın en büyük ticaret ortağı Çin.
Tayvan’ın en büyük ticaret ortağı da Çin.

Yani ekonomik gerçeklik derin bir karşılıklı bağımlılığa işaret ediyor. Japon sanayisi Çin üretim zincirine entegre. Otomotivden elektronik sektörüne kadar ciddi bir bağ var.

Bu nedenle Tayvan üzerinden agresif bir jeopolitik pozisyon almak, ekonomik maliyet üretme potansiyeline sahip bir hamle olacaktır. Takaichi’nin diğer kumarı burada devreye giriyor: güvenlikçi söylem ile ekonomik gerçeklik arasındaki gerilim.

Pekin’in olası tepkisi

Seçim sonuçlarının Çin’e etkisi ise kısa vadede söylem dilinde sertleşme, orta ve uzun vadede ise temkinli bir ekonomik pragmatizm şeklinde olacaktır. Takaichi’nin Tayvan merkezli Çin’in kırmıı çizgisi olan “tek Çin” politikasını sınayan dili ve savunma harcamalarını artırma yönündeki adımları Pekin tarafından yakından ve eleştirel bir şekilde izleniyor.

Ancak Çin açısından Japonya, ABD ile stratejik rekabetin bir uzantısı olsa da aynı zamanda vazgeçilmez bir ekonomik partner. Dolayısıyla Pekin’in tepkisi muhtemelen askeri değil; diplomatik ve ekonomik baskı ve bölgesel denge politikası üzerinden şekillenecektir. Çin, Japonya’yı tamamen karşı cepheye itmek yerine, Tokyo’daki ekonomik kırılganlıkları da hesaba katarak kontrollü bir gerilim yönetimi stratejisine devam edecektir.

Demografik daralma

Tokyo açısından diğer büyük sorun ise ülke hızla yaşlanıyor. Çalışabilir nüfus daralıyor. Doğurganlık düşük. Sosyal güvenlik harcamaları artıyor. İç talep baskı altında. Ayrıca Takaichi’nin düşüreceğim dediği tüketim vergileri ise ekonominin can damarı.

Bu yapısal sorunlar çözülmeden jeopolitik sertleşme sürdürülebilir değil. Çünkü stratejik iddia ekonomik ve demografik kapasite gerektiriyor.

Takaichi’nin seçime gitme kararı bir kumardı. Kazandı. Ama Japonya’nın yapısal gerçekleri değişmedi.

Ülkenin küresel düzeyde ekonomik ağırlık azalmış durumda.
Borç yükü yüksek.
Nüfus yaşlanıyor.
Düşmanlık edilen Çin’le ekonomik bağ derin. Ayrıca Tokyo gerilerken Pekin yükselmeye devam ediyor.

Bu koşullarda Tayvan merkezli sert söylem, ülke içinde ve Tayvan üzerinde kısa vadeli siyasi mobilizasyon sağlıyor olabilir. Ancak uzun vadede Japonya’nın karşı karşıya olduğu temel mesele jeopolitik meydan okumadan çok içsel yapısal dönüşüm. Kaldı ki Japonya’nın jeopolitik meydan okuyacak yapısı da eskisinden daha olumsuz durumda.

Tekrar edelim, 1990’ların başında dünya GSYH’sinden (SAGP’ye göre) yaklaşık %9 pay alan Japonya, bugün %4’ün altına çakılmış durumda. IMF’nin 2030 tahmini ise bu erimenin devam edeceğini gösteriyor. Yani karşımızda artık küresel bir dev değil, pastadaki payı her yıl küçülen bir ülke var, diğer bütün G-7 ülkeleri gibi. Ek olarak Kamu borcunun GSYH’ye oranı %250’yi aşmış vaziyette. Üretim gücü böylesine düşerken borcu katlanan bir ülkenin, bölgede askeri kabadayılığa soyunması trajikomik.

Yani, seçim sonucu bir zafer olabilir.
Ama Japonya’nın asıl sınavı şimdi başlıyor. Takaichi yönetiminde Japonya eski bir masalın peşinde. Uluslararası sistemin çok kutuplu yapısında bu eski masalın piyonu olma durumu Japonya’nın ve dünyanın gerçeklerine uymuyor.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU