11 Şubat 2026’da Ankara’da yapılan Türkiye-Yunanistan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi’nin altıncı toplantısı, iki komşunun gerilim takvimine bir “nefes arası” koydu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in iki saati aşan görüşmesi ve ardından gelen yedi anlaşma, ilk bakışta “diyalog rayına girdi” hissi veriyor.
Fakat Ege ve Doğu Akdeniz söz konusu olduğunda, imzaların sayısı kadar imzalanmayan cümleler de konuşur.
Bu coğrafyada asıl mesele toplantının yapılmasıyla bitmez. Zor başlıklara hangi tonda ve hangi çerçevede temas edildiği esas belirleyicidir.
Tam burada “bekleme salonu” metaforu devreye giriyor. Kapının üzerinde “deniz yetki alanları” yazar, içeride kalın bir dosya durur ve herkes o dosyanın bir gün masaya ineceğini bilir.
Bugün numara alındı, koridor sakin tutuldu; kapı aralandı mı sorusunun cevabı ise hâlâ gri.
Masada yedi imza, sahada kırılgan denge
Ankara’daki buluşma, “pozitif gündem” hattının canlı tutulduğunu gösterdi.
Yatırım ve ticaret, deprem hazırlığı ve sivil koruma, kültür işbirliği, bilim-teknoloji, deniz taşımacılığı, bölgesel ekonomik koordinasyon gibi başlıklar, iki toplumun günlük hayatına dokunan pratik alanlar açıyor.
İzmir-Selanik hattı gibi somut adımlar diplomatik cümlelerin ötesine taşan ekonomik bağlar üretir.
Bu bağlar krizin ateşini düşüren görünmez bir sigorta gibi çalışır. Buna göre kopuşun maliyeti yükseldikçe, iki başkentte de “fatura” hesabı öne çıkar.
Bu etkiyi turizmden limanlara, tedarik zincirlerinden küçük ölçekli ticarete kadar geniş bir hatta görmek mümkün.
Yazın dolan oteller, kışın çalışan limanlar, güvenlik başlıklarının sert ritminden daha hızlı bir ortak çıkar alanı yaratır.
İşte bu yüzden “pozitif gündem” tansiyonu aşağı çeken bir mekanizma olarak kıymetli.
Peki güvenlik başlıkları?
İki liderin kameralar önünde kullandığı temkinli dil, çekirdek ihtilafların hâlâ “yüksek gerilimli dosya” rafında durduğunu anlatıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uluslararası hukuk vurgusu ve diyalog kanallarını açık tutma çağrısı, Ankara’nın çizgisini netleştiriyor: meseleler konuşulacak, masa dağılmayacak.
Atina cephesinde ise Miçotakis’in casus belli çağrısı öne çıktı. Bu çıkış, Yunan kamuoyuna dönük bir güvenlik dili kuruyor; bir yandan da Avrupa Birliği içindeki tartışmalarla kesişiyor.
Brüksel’de savunma sanayii fonları ve ortak projeler konuşulurken, Ege’deki kelimeler bir anda teknik dosyaların anahtarına dönüşebiliyor.
Bu durumda Ankara’nın sakin, kararlı ve hukuk merkezli tutumu masadaki tansiyonu yönetiyor.
Türkiye, komşuluk dosyasında kontrollü bir tempo kurarak bölgesel risklerin arttığı bir dönemde Ege’nin “sürpriz üretmesini” engelleyen bir çapa işlevi görüyor.
Ege’nin hukuku: dar boğazda adalet arayışı
Ege’de tartışmanın kalbi, harita üstünde ince çizgiler gibi görünür ancak pratikte egemenlik, enerji ve hareket serbestisi demektir.
Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge başlıkları, kıyı uzunlukları, adaların konumu ve kapalı deniz gerçekliğiyle iç içe geçer.
Yunanistan, Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni merkez alıp adalara geniş etki tanıyan bir okuma yapıyor.
Türkiye ise Ege’nin kendine has coğrafyasının “özel durum” yarattığını, bu nedenle hakkaniyet ilkesinin ve yerleşik yargı yaklaşımının dikkate alınması gerektiğini savunuyor.
Kritik ayrım tam da burada: deniz sınırlandırması, matematik formülü gibi tek bir şablona oturmaz.
Uluslararası uygulamada hedef, harita üzerinde dengeli ve sürdürülebilir bir sonuç üretmektir. Bu yüzden yargı süreçlerinde ilgili kıyılar tespit edilir, geçici bir hat çizilir, ardından orantılılık testine bakılır.
“Orantılılık” teknik bir kelime gibi dursa da sahada çok somut bir anlam taşır. Kıyı uzunlukları ile ortaya çıkan deniz alanı arasında uçurum doğuran bir çizgi hem hukuk dünyasında hem siyasette gerginlik üretir.
Kastellorizo örneğinin sık anılmasının nedeni de bu. Türkiye kıyılarına birkaç kilometre mesafedeki bir adanın binlerce kilometrekarelik deniz alanı üretmesi, coğrafi gerçeklikle zor bağdaşır.
Türkiye’nin Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmaması da Ankara’yı hukukun dışına itmez. Teamül hukuku, yani devletlerin uzun süreli uygulamalarından doğan örf-adet, uluslararası hukukun temel kolonlarından biridir.
Türkiye’nin yaklaşımı şu noktada düğümleniyor: bazı hükümler teamül niteliği taşırken, adalara otomatik ve sınırsız yetki alanı tanıyan katı okuma Ege gibi özel coğrafyalarda yerleşik bir kural haline gelmiş sayılmaz.
Bu yaklaşımın arkasında “coğrafi adalet” fikri bulunuyor. Ege, açık okyanus genişliğinde bir alan sunmuyor.
Adaların sıklaştığı bir denizde, karşı kıyıyı neredeyse kilitleyen bir yetki alanı dağılımı uzun vadeli denge üretmez.
Casus belli tartışması: Ankara’nın caydırıcılık notu
1995’te TBMM’nin aldığı karar, Yunanistan’ın karasularını 6 milin üzerine çıkarması halinde bunun savaş sebebi sayılacağını ilan etti.
Miçotakis’in “otuz yıl sonra bu kararın anlamı” sorusu, diplomatik bir meydan okumadan çok, masadaki en sert başlığı görünür kılma çabasıdır.
Ankara açısından mesele açık. Ege’de karasularının 12 mile çıkarılması, denizin önemli bir bölümünde hareket serbestisini daraltır ve Türkiye’nin deniz ticareti ve güvenlik planlaması doğrudan etkilenir. Bu senaryo, Ege’yi jeopolitik olarak kilitleyen bir sonuç üretir.
Bu yüzden Türkiye, karasuları meselesini tek başına ele almak yerine kapsamlı bir paket yaklaşımını öne çıkarıyor.
Kıta sahanlığı, hava sahası, adaların statüsü, silahsızlandırma tartışmaları, güven artırıcı önlemler ve diğer başlıklar birlikte ele alındığında, dengeyi koruyan bir çerçeve kurmak mümkün olur.
Atina’nın daha dar bir dosya tercih edip kıta sahanlığını uluslararası yargıya taşımaya dönük yaklaşımı ise sürecin hızını düşürüyor. İki taraf hangi başlığın hangi sırayla konuşulacağı konusunda bile aynı ritimde yürümüyor.
Tam bu noktada casus belli kararı “kırmızı çizgi” cümlesiyle sınırlı kalmıyor.
Caydırıcılık, Ege gibi dar ve çok katmanlı bir alanda yanlış hesap riskini azaltan bir fren mekanizmasıdır. Türkiye’nin bunu masada tutması, karşı tarafa net bir hatırlatma yapar: tek taraflı adımların bedeli olur.
Bu hatırlatma askeri bir söylemden ibaret sayılmaz.
Deniz yetki alanları ve karasuları konusu, barış zamanında atılan tek bir imzanın bile kriz doğurabildiği nadir dosyalardandır. Bu nedenle Ankara, önce kapsamlı bir çerçeve, sonra adım adım ilerleme yaklaşımında ısrar ediyor.
Asıl dosya tam burada bekleme salonuna bırakılıyor. Zor başlıklar, kapısı ağır açılan bir odaya kaldırılıyor; içeride hukuk, egemenlik ve caydırıcılık tartılıyor.
Koridorda ise feribot hattı, afet koordinasyonu, yatırım işbirliği gibi gündelik başlıklar dolaşıma sokuluyor ve böylece tansiyon düşüyor, düğüm yerinde duruyor.
Pozitif gündem mi, bekleme salonu mu?
Ankara’da imzalanan yedi anlaşma, iki ülke arasında temas alanlarını genişletiyor. Bu, gerilim yönetimi açısından değerli. Zira krizlerin çoğu niyetlerden çok temas eksikliği ve yanlış okumadan büyür.
Fakat fotoğrafın “bekleme salonu” hissi vermesinin nedeni, çekirdek dosyaların henüz siyasal karar eşiğine taşınmamış olmasıdır.
Taraflar gündelik fayda üreten başlıklarda ilerlerken, büyük dosyayı bir süre daha kontrollü biçimde raflıyor.
Tam bu noktada Venizelos-Atatürk referansı öne çıkıyor. Miçotakis’in bu sembollere yaptığı vurgu, kamuoyuna “diyalog meşru” mesajı verir fakat bu mesaj bugünün koşullarında daha geniş bir hesapla birlikte okunur.
1930’ların uzlaşması, iyi niyet cümlelerinden çok, savaş sonrası gerçekçi bir bilanço okumasına dayanıyordu.
Venizelos, askeri hedeflerin sınırına gelindiğini görüp diplomasiye yöneldi. Atatürk ise yeni Cumhuriyetin güvenliğini kalıcılaştıracak öngörülebilir bir komşuluk düzeni kurmaya odaklandı. O günün uzlaşması, duygudan çok yapılabilir olanı esas aldı.
Bugün şartlar bambaşka bir zeminde ilerliyor. Atina, AB üyeliğinin kurumsal gücünü ve savunma projeleri gündemini arkasına alıyor. Ankara ise NATO’nun güney kanadında denge kuran bir aktör olarak masaya oturuyor.
Bu yüzden Miçotakis’in Atatürk vurgusu, sembolik bir jestin ötesinde, Ankara’ya ve Avrupa başkentlerine aynı anda mesaj gönderen bir dil kuruyor.
Normalleşme çağrısı, Ege dosyasını yumuşatırken AB içindeki teknik kilitleri de gevşetmeye dönük bir zemin arayışıyla birleşiyor.
Yine de tarih tek başına anlaşma üretmez. Tarih anlaşma için alan açar. Bu alanın gerçek bir uzlaşmaya dönüşmesi için iki başkentte de güçlü bir siyasi mimari gerekiyor. Önce teknik ekiplerin çalışacağı, sonra liderlerin siyasi irade koyacağı bir yol haritası Ege’nin düğümlerini çözebilir.
Üstelik güncel jeopolitik iklim bu tür bir yol haritasını teşvik ediyor. Bölge yangın yeriyken, bekleme salonundaki saatin tik takı daha çok duyulur.
Ukrayna savaşı, Doğu Akdeniz enerji koridorları, göç baskısı, Gazze sonrası dengeler ve NATO’nun güney kanadındaki kırılganlık, Ankara ile Atina’yı “kriz üretmeyen komşuluk” çizgisine itiyor. 11 Şubat buluşması bu çizginin güçlendiğini gösterdi.
Şimdi asıl soru şu: pozitif gündem, zor dosyaları konuşmaya cesaret veren bir köprüye dönüşecek mi, yoksa koridorda oyalanmayı tercih eden bir ritüel olarak mı kalacak?
Ege’de barış tek bir büyük anlaşmayla gelmez, birikerek gelir. Ankara’nın hukuk temelli, hakkaniyeti merkeze alan yaklaşımı ve diyalog vurgusu bu birikimin temel taşlarıdır.
Atina da coğrafyanın özel gerçekliğini okuyup harita üzerindeki iddiaları müzakere zeminiyle buluşturduğunda, bekleme salonunun kapısı açılır ve içerideki dosya nihayet masanın ortasına gelir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish