İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk ordusunun görünmeyen cephesi: Savaş dışı kayıplar

Dr. Osman Gazi Kandemir, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmadı. Bu tercih, uzun yıllar boyunca “başarılı tarafsızlık” olarak tanımlandı. Gerçekten de ülke, Avrupa’nın büyük bölümünü yıkan cephe savaşlarının dışında kaldı. Ancak savaş dışı kalmak, savaşın insani ve ekonomik maliyetlerinden bütünüyle kaçınıldığı anlamına gelmiyordu. Türkiye, cephede değil; kışlalarda, hastanelerde ve üretimden çekilen milyonların yarattığı boşlukta ağır bir bedel ödedi.

Savaş yıllarında Türkiye’nin nüfusu yaklaşık 17 ila 19 milyon arasında seyretti. Buna karşılık silah altına alınan asker sayısı, özellikle 1941–1943 arasında hızla artarak 1 milyonun üzerine çıktı. Kara Kuvvetleri’nin mevcudu 1 milyona yaklaşırken, Deniz, Hava Kuvvetleri ve Jandarma ile birlikte toplam seferberlik 1,3 milyon kişiye ulaştı. Bu oran, nüfusun yaklaşık yüzde 10–12’sinin silah altında tutulması anlamına geliyordu.

Bu ölçekte bir seferberlik, tarıma dayalı ve düşük verimlilikle çalışan bir ekonomi için son derece ağırdı. Üretici nüfusun önemli bir kısmı tarlalardan ve atölyelerden çekildi; ülke daha az üretirken daha fazla tüketmek zorunda kaldı. Ortaya çıkan üretim–tüketim dengesizliği, yokluk ve kıtlığın temel nedenlerinden biri oldu.

Devlet bu süreci Milli Korunma Kanunu aracılığıyla yönetmeye çalıştı. Hububat başta olmak üzere temel gıda maddeleri devlet denetimine alındı. Toprak Mahsulleri Ofisi, ordunun ve büyük şehirlerin ekmek ihtiyacını karşılamakla görevlendirildi. 1943’te çıkarılan Toprak Mahsulleri Vergisi ile üreticiden ayni vergi toplandı. Böylece piyasa fiyatlarını yükseltmeden ordu beslenmeye çalışıldı. Ancak bu politika, sivil halkın tüketimini ciddi biçimde kısıtladı. Ekmek karneye bağlandı, “tek tip ekmek” uygulamasına geçildi ve et gibi hayvansal gıdalar öncelikle orduya tahsis edildi.

Zayiatın bilançosu: Cephe olmadan verilen kayıplar

Türk ordusunun savaş yıllarında verdiği asker kayıpları, bu seferberliğin en ağır sonuçlarından biri oldu. Resmi verilere göre 1939–1945 arasında askerî hastanelerde hayatını kaybeden asker sayısı 22 binin üzerindeydi. Ancak bu rakam, yalnızca hastanelerde ölenleri kapsıyordu. Hava değişimi verilerek memleketine gönderilen ve orada hayatını kaybeden askerler bu sayıya dahil değildi. Bu nedenle bazı çalışmalarda toplam kaybın 28–30 bin civarında olduğu ifade ediliyor.

Bu kayıpların en çarpıcı yönü, nedenleriydi. Asker ölümlerinin yaklaşık yüzde 98’i çatışmadan değil, hastalıklardan kaynaklandı. Verem, sıtma ve tifüs, fiili bir düşman ordusu gibi ordunun saflarını kırdı. Özellikle 1940–1943 yılları, ölümlerin yoğunlaştığı dönem oldu. Savaşın son aylarında dahi, günlük ortalama asker ölümü onlarca kişiyi buluyordu.

Verem, yetersiz beslenme ve kalabalık yaşam koşullarının doğrudan sonucuydu. Zayıf düşen askerler, sanatoryum ve dispanser kapasitesinin yetersizliği nedeniyle etkin biçimde tedavi edilemedi. Hava değişimiyle köylerine gönderilen askerler, hastalığın sivil nüfus arasında da yayılmasına neden oldu. Bu durum, veremi sadece askeri değil, toplumsal bir sorun haline getirdi.

Sıtma, özellikle bataklık bölgelerde konuşlu birliklerde yaygındı. Kinin teminindeki güçlükler ve doktorların askere alınması, mücadeleyi zayıflattı. Tifüs ise sabun ve temizlik malzemesi kıtlığı nedeniyle hızla yayıldı. Kalabalık kışlalar ve çadırlarda hijyen sağlamak neredeyse imkânsızdı. Sonuç olarak ordu, ateş hattı olmadan, salgınlar karşısında ciddi bir insan kaybı verdi.

MSB tarafından 1951 yılında açıklanan asker kayıpları

 

Bu tabloyu tarihsel bağlamda değerlendirmek de önemlidir. Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı boyunca verdiği toplam şehit sayısı yaklaşık 15 bin civarındaydı. Buna karşın, barış döneminde ilan edilen bir seferberlikte bunun iki katı asker hayatını kaybetti. Bu karşılaştırma, yaşanan krizin olağanüstü boyutunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Lojistik yetersizlikler ve sağlık altyapısı

Zayiatın temel nedenlerinden biri de ordunun lojistik ve teknik kapasitesiydi. Türk ordusu büyük ölçüde motorize değildi; nakliye insan ve hayvan gücüne dayanıyordu. Topların çekilmesi, erzak taşınması ve ikmal faaliyetleri at, katır ve öküzlerle yapılıyordu. Bu durum hem yavaşlığa hem de ciddi verimsizliğe yol açtı.

Sağlık alanında belirli çabalar da yok değildi. Etimesgut Numune Sağlık Merkezi modeli, koruyucu hekimliğin önemini gösterdi. Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü, aşı ve serum üretimiyle kritik bir rol üstlendi. Ancak personel yetersizliği, malzeme kıtlığı ve seferberliğin yarattığı aşırı yük, sağlık sisteminin etkinliğini sınırladı. Sıtma ve tifüsle mücadelede belirgin başarılar ancak savaşın sonuna doğru, DDT gibi yeni yöntemlerin devreye girmesiyle sağlanabildi.

Görünmeyen cephe

Ortaya çıkan tablo şunu gösteriyor: Türkiye savaşa girmedi, ancak neredeyse savaşan devletler kadar ağır bir seferberlik yükü taşıdı. Aşırı asker sayısı, sınırlı ekonomi ve yetersiz sağlık altyapısı birleştiğinde, çatışmasız ama son derece yıkıcı bir kayıp bilançosu ortaya çıktı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk ordusunun verdiği asker kayıpları, yalnızca askeri değil; ekonomik, toplumsal ve kurumsal bir krizin sonucuydu. Türkiye cephede savaşmadı, ancak kışlalarda ve hastanelerde, görünmeyen bir cephede ağır bedeller ödedi. Bu deneyim, tarafsızlığın her zaman maliyetsiz olmadığını hatırlatan sessiz ama öğretici bir tarih kesitidir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU