Modern savaşların dönüşümü: Hibrit üstünlük ve İran rejiminin çelişkisi

Gürsel Tokmakoğlu, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Bu makale, İran’daki molla rejiminin içinde bulunduğu olumsuz şartlardaki mücadele biçimlerini, ilan ettiği düşmanlara karşı uygulamak istediği stratejik yanlışları, günümüzün rakiplere karşı kazanma formatının merkezine oturan hibrit savaş yöntemlerini, böylesi ortamlarda asıl nelerin düşünülmesi ve yapılması gerektiğini açıklamaktadır.

Başlarken bir farkındalık savunmasına dayanalım: Trump’ın ve tabii ABD’nin “yeni-imparatorluk” kavramına dair tüm eleştirileri hakkettiği aşikâr. Bu elbette iyi bir konu değil. Ancak ben bunu size daha sonraki yazılarımda açıklayacağım. İkinci nokta, İran’daki molla rejimi ile İran halkının özleri yönüyle birbirine uyuşmadığıdır. Bu uyuşmazlık jeopolitik ve stratejik riskler barındırırken, bu gerçek olan iç çelişki bazı bölgesel ve küresel aktörlere de çıkar sağlar niteliktedir. O halde 21. yüzyılın bu çeyreği geçilirken farkında olunacak konu ne? Değişim var, büyük bir değişim; bu demek değil ki işler yolunda! İşler yolunda değilse neden taraf olmakla ilgileniliyor da değişimin dinamiklerine odaklanılmıyor? Bu değişimler savaş yaratır, bu bir çıktıdır, dikkatsiz olanlar yıkımın etkisinde kalırlar.

Zamana Ayak Uyduramayan Diktatörlüklerin Stratejik Hataları

İlk Çağlar’dan beri dost-düşman vardı, saldıran-savunan vardı, bu gerçek değişmedi. Bugün de dost-düşman, savunan-taarruz eden, öldüren-esaret altına alan, gibi kavramların karşılığı olan çok şeyin pratiğini görmekteyiz. 

Savaş dediğimiz, o çoğu defa fazlasıyla kanlı, yıkıcı ve dönüştürücü olan şey nedir? Bir fikrin, tarafın, gücün, ülkenin, halkın, diğerine üstünlük kurmasıdır, kendi iddialarını diğerine kabul ettirmesi için sert güce dayalı unsurların kullanıldığı bir araçtır. İnsanlar savaşla hedeflerini, amaçlarını, niyetlerini diğer tarafa kabul ettirirler. 

Bugün İran’ın yetkilileri, daha başka şekilde ifade edersek, mevcudu koruyan, savunan ve devamını isteyen molla rejiminin liderleri, politikacıları ve bunlardan çıkar elde edenler, savaşı kendilerine göre tarif etme biçimleriyle ortaya çıkıyorlar. Olay bu! 

Bugün İran halkı, kendi değerlerine değil, sadece rejime karşı oldukları nedenle rejim tarafından terörist ilan edildiler. Bunu her nasıl açıklamak isterseniz isteyin, sonuçta binlere varan ölümlü saldırılar, tecavüzler ve işkenceler gerçekleşiyor, bu bildiğimiz türden bir vahşet! Vahşet, başka ifadeyle terör! O halde terörü kim kime yapıyor sorusu ortada durmaktadır.

ABD’yi bilmeyen kaldı mı? En son örnek Venezuela!.. Fakat bu da yeni usullerle dolu bir müdahale. O halde burada ilgilendiğim konuyu ifade edeyim: Savaş!

İran rejimi… Burada durumu ifade etmek için ve aynı zamanda kendi haklılıklarına bir duvar örüp, o duvarın içerisinde tahkim edilen savunmalarını başarılı kılmak maksadıyla, savaşın yöntemini, yapabildikleri kadarıyla ve ilkel anlayışlarla, uygulamak ve bununla başarılı olmak peşindekiler…

Bugünün savaşını ileride vereceğim. Kabaca işaret edeyim ki fark anlaşılsın; yapılan stratejik hatadan söz ediyorum. 

Çünkü, bugünkü çağda savaş, yapay zekâ ile donatılmış, sinerjisi yüksek, hibrit araçların kullanıldığı, karşı tarafa yoğun baskı sağlayan, teknolojik ürünlere dayalı, görünür olanın dışında, görünmeyen birçok siber-uzay ve yapay zekâ faaliyetini içine alan, bunları kontrol edip, karşı tarafa planlı biçimde uygulama becerisine sahip tarafların işi. 

Bugünün savaşlarında güçlü olmak ve hatta düşmanı caydırmak için bu yönde, bugünün usullerine dair olan akılla yol kat etmek gerekir. Eğer klasik akılla savunma yapmak ve klasik savunma araçlarını seferber ederek tahkimatı sürdürmek isteyen olur ise bu, bugünün yeni teknolojik savaş araçlarının ve baskı kurma mekanizmalarının neden ve nasıl etkin olduğunu görememek demek olur. 

Çelişki şurada oluyor: İran rejimi gibi (halk demiyorum), bir hayli gerilerde kalmış anlayışlardakiler, bunların temsilcilerinin ifadeleri veya Maduro rejiminin Venezuela’da yaptığı şekilde olanlar, bunlar için söylüyorum, işte olup bitene bu son savaş yöntemleri çerçevesinde bakılır ise; bugün Amerika ve İsrail gibi (henüz sahaya inmediğinden göremedik ama burada ifade edebiliriz, Çin de buna dahil) ülkelerin veya güçlerin yaptıkları savaş şekli, çok daha modern ve teknolojik, hatta diğerinin tasavvur edemeyeceği kadar sürprizlerle doludur, bunu anlayamamak demek alınabilecek önlemleri de görememek demek olur. 

“İran savaşa hazır!” Rejimin sahiplerince söylenen söz bu. Hangi savaş bu? Kiminle savaş? Eğer hazır olunacak ise önce tasavvuru düzeltmek gerekmiyor mu? 

İranlı yetkililer, ABD ve İsrail’i düşman ilan ettiler. Böyle! Onlar İran’ın, İran da onların düşmanı. Hatta söylemi ileri taşıyanlar var: Onlar birbirlerinin “şeytanı!”

Kim kime ne derse desin, sonuçta savaş alanına inildiğinde fark belirginleşir. Bu bir klasman farkı konusudur: Saldıran ile savunan arasındaki güç ve uygulama biçimlerinin tarifini doğru yapamadığınız taktirde bu ne olduğunu göremeyeceğiniz bir farklılığı işaret eder. 

Tam da bu noktada Hamaney veya Arakçi gibi isimlerin, “Siyonistler şöyle yapıyor, böyle yapıyor” deyip, kendi akıllarınca “tahkimatını” güçlendirmeye çalışmaları tam anlamıyla yetersizdir. Neye göre? Savaşta üstünlük kurma tasavvuruna göre. Buradan etkileyebilecekleri toplum katmanlarındaki askeri, sosyal veya diğer alanlardaki kesimler, acaba bu işin neresindeler, kimler durumun yeterince farkında? 

Şüphesiz savaş, üstünlük kurmak, hedefi elde etmek ve kazanmak demektir. O halde (düşman tarif etmek adına, ama savaşı kazanmak adına olmayan) teolojik argümanlarla ortaya çıkan mevcut İran molla rejiminin, bugün savunduğu o kale duvarlarında açılan delikleri, yeterince görüp görmedikleri hususu ciddi bir sorudur. 

Bunu bir daha düşünmek lazımdır, benzer düşüncedekiler için de…

Çünkü, aslında mantıksal olarak da bir eksiklik var; bunların hangisi Siyonist, Şeytan, vb? Bunlar ne tür ordulara sahipler, nereden saldırdılar, savaş alanı neresi?.. Bu kadim İran devletine yakışan biçim mi? Bırakın tarihi veya devlet deneyimi gibi ifadeleri, somut söyleyin, bu tür cümleler ancak çok yüksek nüfusa, yüzölçüme ve kapasiteye sahip İran’ı kendi içinde zaafa düşürebilir mi? Bu çelişkiyi kabul etmiş bir politik bakış açısı bile, eğer çok önemli sözler sarf ediliyormuşçasına çıkıp etkili olmaya çalışıyor ise; savaşı bilenler açısından bu çok anlamsız bir savunma biçimidir. Savaş böyle sloganlarla kazanılamaz! Savunma hatları böyle tahkim edilemez!

Politikacılar bu tür sloganları kullanırlar. Ama çok iyi biliyoruz ki, bugüne kadar Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi, Nicolas Maduro gibi birçok diktatör, bu türden, sloganla savaş kazanma usullerine yaslandılar. Halkları ise bunları desteklemedi, halkın talebi çok basit ve somut; iyi yönetim! Halklarının neyi destekleyeceğini önce politikacılar bilecekler, öyle değil mi?

Politika yapmanın asıl amacı, yönettikleri, temsilciliğini yaptıkları, önderlik vazifesini aldıkları bir milletin, şu an ve gelecekte, sürekli biçimde, diğer milletlerin önünde yer alabilmesidir. İcra edilen politika daha fazla refah ve güvenlik içerisinde olmalarını sağlayacak bütün her şeyi deruhte etmeleridir. 

O zaman mevcut İran rejiminin, bu problemi teşhis etmesi ve çözme kapasitesiyle alakalı bir sorunu var! Bu sorun ne? Ortadaki konular; Amerika’nın tehdit ettiği, nükleer silah yapma dediği, enerji fiyatları şu olacak, şu ülkelere satabilirsin, diğerlerine satamazsın dediği konular… Ancak, bunların hepsi savunulabilecek veya hatta ustalıkla çözülebilecek türden konulardır; düşünsenize, yolu var. Şimdi daha hassas bakın, olay bu mu, bu kadar mı, yoksa başka şeylerden de mi söz etmekte yarar var? 

İşin özü, İran toplumunun bugünün şartlarını tam olarak kullanıp kullanamadığı, bu şartlar içerisinde refah ve güvenlikte, yerel, bölgesel ve küresel çapta dünyada, uluslararası alanda, olması gereken rekabet koşullarında, öne çıkan bireyler ve şirketler olarak, acaba nerede duruyorlar, bununla ilgili problemi çözmektir. Böylesi konularda bir kazanım elde etmek, o İran politikacılarının asli görevleri değil mi? 

Böylesi sorunları, o veya bu yaptı deyip çözemezsiniz. İlk olarak, ben şunu yapmalıyım denir ise çözüme kavuşulur. İşte böyle bir anlayışa sahip mevcut molla rejimi ve onun etrafındaki çember içerisinde yaşayanlar, kendilerince tahkim ettikleri bir fikrin çerçevesinde yaşıyorlar. Rejim dediğimiz de bu oluyor. 

Bunlar sürer, hani Saddam’ın etrafındakiler bir süre dayanmıştı, onun gibi dayanabilirler, ama sonra mutlaka hezimet ortaya çıkar. Kesinlikle, bu onların layık olduğu şeydir demek doğru değil tabii. Onlar da başarılı olsunlar, doğru politika yapsınlar ve bu politikalarıyla, hatta milletler arasında öne geçerek, diğerlerine örnek olsunlar. Mesela onların bugün şu veya bu dediklerine örnek olmaya gayret etsinler, zorlamalarını bu yolla yapsınlar, mümkünse onların doğru olmalarını bu şekilde sağlasınlar… Amerika’dakilere örnek olsunlar. Örnekleri çağın icaplarıyla göstersinler. Rekabetin koşullarının belirleyicisi olsunlar. Mesela mümkünse kendileri de emperyalist sınıfına çıksınlar… 

Hangi akılla? Bu çelişkiyi bilmeden ortaya çıkan veya kolaya kaçacak kadar kapasitesi olan politikacıların, bugün savaşın ne demek olduğunu bile çözemediği bir yerdeyiz. Eğer bu bir iç savaşa dönüşürse ne olacak? Sanırım bazı küresel medya araçları da yazdılar; bu bir iç savaşa evrilebilir diye. Ama İran halkı bunu istemiyor! Kadim İran halkı sadece rejimi istemiyor, bu çağın gereğiyle ilgileniyor. 

İç savaş mantığıyla tartışmayı sürdürelim ki anlaşılsın. Eğer iç savaş olursa İran tam da işte o düşman ilan ettiklerinin istediği formata girmiş olur. İşte bu durum içerisinde İran belki 10-20 yıl ateşler içerisinde yanar, kavrulur, kimse elini sürüp de orada bir şey yapamaz. Belki böylesi iç savaş şartlarında İran, bölgede benzeri ülkelerde olduğu gibi, bölünmeyi konuşur… 

Şu anda bu ayaklanmalar politik hak arayışları seviyesindedir. Çağın icaplarına uyum göstermek noktasında biraz daha revizyonist akılla, mevcut molla rejimin, iki adım geri çekilip halkın talepleri çerçevesinde bir adım atması beklenir; ama eğer akıllılarsa!... Bunu kendi içlerinde çözüyor olmaları, bu savaşın tarifiyle de ilgili olacaktır. Eğer bırakırsanız, iç savaş olursa, içeriye kimler girmez ki? İçeriye müdahale araçlarının rahatça girebileceği ortam o düşmana hazır bir tepsiyle sunulmuş olur. İşte o zaman başkalarına meşruiyet sağlanmış olur. Mesela İsrail’e, Amerika’ya, Rusya’ya veya Çin’e meşruiyet imkânı doğar… Eğer burada İran başkalarına müdahale edebilecekleri bir alan yaratırsa, işte asıl o zaman savaşı kaybetmiş olur, tahkimat çöker ve bu saydığımız ülkelerin hepsi, o modern saldırı biçimlerini biliyorlar, yapay zekayı biliyorlar, her türlü hibrit yöntemi kullanabiliyorlar… 

Venezuela’ya bakın 2-3 saat içerisinde, sanki ülkeye uzaylılar gelmiş gibi… Hiç kimse bir şey anlamadı ve sonuç ne? Bugün İran’ın yöneticileri, bu yanlışlıkları devam ederse, diyelim ki 3-5 ay sonra ne olacağını tasavvur etmek zonundalar. Belki işte bu şartlardayken Hamaney’in kaçabileceği yer kalmayacak! 

Toparlayayım, İran’ın molla rejimi bu yeni gerçeklik karşısında hâlâ klasik savunma anlayışına yaslanmaya devam etmektedir. Yetkililer topu taca atmak suretiyle iç kamuoyunu konsolide etmeye çalışmaktalar; ancak bu yaklaşım bariz mantıksal çelişkiler barındırmaktadır. Yaklaşık 92 milyon nüfus, 1.648.000 km² yüzölçümü, petrol, doğalgaz, vb. kaynaklara sahip bir ülkenin, sınırlı dış müdahalelerle nasıl bu kadar zaafa uğradığı sorusu cevapsız kalmaktadır. Rejim, kendi halkının refah ve güvenliğini sağlamak yerine dış tehditleri bahane ederek iç baskıyı sürdürmekte; bu da uzun vadede meşruiyetini erozyona uğratmaktadır.

Bu olaylar, klasik akılla savunma yapan rejimlerin modern hibrit araçlar karşısında ne kadar kırılgan olduğunu açıkça göstermektedir. Bugünün farkı teknolojinin sinerjisindedir: Yapay zekâ destekli dronlar, siber uzaydaki görünmez operasyonlar ve bilişsel savaş unsurları, üstünlüğü belirleyen yeni etkenlerdir. 

Bunlar İran’da da var demeyin, onlardakiler modern sayılabilecek araçların klasik dönemdeki silahlardan mızrak gibi atılanlarından. Durum anlaşılsın diye böyle ifade ettim. Ağları ve bilişsel ortamı etkiyle yönetmek çok daha farklı! 

İran gibi rejimler, “Siyonist/emperyalist” sloganlarıyla savunma duvarı örmeye çalışsa da, bu duvarlardaki delikler giderek büyümektedir. Direnişlerde önemli olan halk desteğini tekrar kazanmayı bilmektir. İran rejiminin önceliği, “dış güçler şöyle yaptı” demek yerine, toplumun çağın icaplarını (teknoloji, ekonomi, uluslararası rekabet) kullanarak öne çıkmasını sağlamaktır. Aksi takdirde iç çelişkiler iç savaşa dönüşebilir ve bu, tam da istenen formatı yaratır: Uzun süreli ateş ve kaos içinde kalan bir ülke, müdahalelere açık hale gelir.

Hibrit Savaşın Üstünlüğü

Günümüzde savaşlar, klasik orduların doğrudan çarpışmasından çok daha karmaşık ve çok katmanlı bir yapıya evrilmiştir. Artık hibrit savaş kavramı, jeopolitik rekabetin temel aracı haline gelmiştir. Bu yaklaşım; konvansiyonel askeri güçle birlikte siber saldırıları, yapay zekâ destekli operasyonları, dezenformasyon kampanyalarını, ekonomik baskıları ve vekil güçlerin kullanımını entegre eder. Savaş artık yalnızca fiziksel üstünlük kurmak değil; karşı tarafın iradesini, algısını ve toplumsal yapısını çökertmek anlamına gelir.

Frank Hoffman’ın 2007’de tanımladığı hibrit savaş, “esnek ve sofistike düşmanların aynı anda birden fazla savaş türünü eşzamanlı kullanması”, günümüzde yapay zekâ, siber uzay ve bilişsel operasyonların entegrasyonuyla çok daha geniş bir anlam kazanmıştır.

2025’teki İsrail-İran çatışması, yani 12 Günlük Savaş (13-24 Haziran 2025) olarak bilinen Haziran olayları, bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biridir. İsrail, hava saldırılarıyla İran’ın nükleer tesislerini, balistik füze sitelerini ve enerji altyapısını hedef alırken; eş zamanlı siber operasyonlar finansal sistemleri felç etmiş, yapay zekâ destekli dezenformasyon kampanyaları toplumsal güveni sarsmıştır. İran ise misilleme olarak siber saldırılar ve vekil güçler üzerinden yanıt vermiş, ancak asimetrik kapasitesinin sınırları net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu çatışma, hibrit savaşın “baytlar ve anlatılar kadar bomba ve füzeler kadar önemli” olduğunu göstermiş; sivil altyapıların da ön cephe haline geldiğini vurgulamıştır.

Günümüz savaşları dördüncü nesilden beşinci nesle, silah sistemleri ise beşinciden altıncı nesle evriliyor. Bu evrimde aşırı silahlanma (stratejik/nükleer dahil) dönemi yaşanıyor; çatışmalar hibrit, asimetrik ve kişiselleşmiş hale geliyor. Ayrıca, “Yeni-ortaçağcılık” kavramı, hukukun yerini güçlünün keyfiyetine bıraktığı, elitist ve yozlaşmış bir dönemi tanımlıyor: Normlar erozyona uğruyor, büyük güçler “kontrollü kaos” stratejisiyle müdahale ediyor.

Bu tür tezlerim bugün İran’daki molla rejiminin handikabını gösterir niteliktedir. İran bağlamındaki doğrudan tezlerim ve örneklerim şöyle:

  • Hibrit savaş ve modern savaş dönüşümü: “Hedef İran” makalemde, 12 Gün Savaşı’nı (2025 İsrail-ABD operasyonu) klasik topyekûn savaş değil, “dron/füze salvoları, lazer savunmaları, uydu istihbaratı ve elektronik harp” ile yürütülen hibrit bir çatışma olarak tanımladım. Bu savaş zamanında İran ağır hasar aldı (nükleer tesisler, bilim insanları, hava savunması) ama rejim çökmedi. Tezim şuydu: “Hasmınızı doğrudan saldırıyla değil, hibrit yöntemlerle ve çok alanlı harekât usulleriyle sindirirsiniz.” Bu, Polemoloji’deki beşinci/altıncı nesil geçiş tezimi de doğruluyor: Klasik büyük savaşlar yerini ekonomik, siber, psikolojik ve sınırlı kinetik unsurların harmanlandığı “sanatsal” mücadelelere bırakıyor.
  • Hibrit üstünlük: Büyük güçlerin (ABD/İsrail) hibrit üstünlüğü, İran’ın vekil güçler (Hizbullah, Husiler vb.) ve nükleer programıyla dengelemeye çalıştığı asimetrik yapıyı bozdu. “Büyük Güçlerin Farklı Savaş Sanatları” paylaşımımda belirttiğim gibi: ABD’nin yaklaşımı “caz solosu kadar ani, keskin ve şaşırtıcı” (hızlı, hedef odaklı müdahaleler); Rusya ağır ve brutalis; Çin sabırlı ve akıcı. İran’ın hibrit üstünlüğü (vekâlet savaşları) yaptırımlar ve 2025 savaşı sonrası iç çöküşle (ekonomik kriz, protestolar) ters tepti. “Jeopolitik Yönden Türkiye ve İran Analizi” makalemde: İran’ın teokratik-Şii yayılmacı politikaları (Şii ekseni) yaptırımlar nedeniyle zayıflarken, Türkiye seküler kimliğiyle daha dengeli aktör olarak öne çıkıyor.
  • İran rejiminin çelişkisi: Rejim, 1979’dan beri ideolojik yayılmacılık ve nükleer programla “anti-Batı” pozisyon aldı ama bu strateji içe kapandı ve halkı yabancılaştırdı. Benim Ocak 2026 analizlerimde (protestolar, ekonomik göstergeler): Enflasyon %40+, riyal rekor düşük, yoksulluk %27-50, petrol ihracatı Çin’e bağımlı ama gelir yetersiz. Rejim “savaşa hazırız” diyor ama bu iç savaş mı yoksa dış savaş mı belirsiz; diplomatik refleksler yanlış. “IRAN!!” paylaşımında: Ayaklanmalar iç savaşa dönüşürse rejimin rakiplerinin beklediği vaziyet oluşur. Dışişleri Bakanı’nın sözleri “iç savaşı kabul ettik” anlamına geliyor. Polemoloji’de vurgulanan “yeni-ortaçağcılık” burada devreye giriyor: Rejim kapalı, halk protestolarda (Ocak 2026’da 30+ şehir, onlarca ölüm), rejim süreci yönetemiyor.

Değişik kaynaklara göre İran’ın hibrit üstünlüğü (vekil güçler, dron/füze) 2025’te İsrail/ABD hibrit saldırısıyla (EW, lazer, otonom sistemler) kırıldı; rejim nükleer eşiği geriletti ama ayakta kaldı. Bugüne dek değişik mecralarda ifade ettiğim tezlerimde bu, realizmin zaferi ve uluslararası sistemin kaotik geçişinin örneği: Hegemon sonrası dönemde büyük güçler (ABD/İsrail), hibrit araçlarla “arka bahçe” veya tehdit kaynaklarını (nükleer İran) hedef alıyor. İran rejiminin çelişkisi (dışa yayılmacı ama içe kapalı) halk ayaklanmalarıyla derinleşiyor; geçiş sancılı olursa (iç kaos) riskler hibrit ve öngörülemez hale gelir. Türkiye için fırsat: İran’ın zayıflaması bölgesel dengeyi Türkiye lehine kaydırabilir (seküler-dengeli aktör olarak). Rejim değişikliği potansiyeli uzun vadeli hedef; halkın değişim iradesi kritik.

Sonuç

Sonuç olarak, günümüz jeopolitiğinde zafer hibrit üstünlüğü kuranlarındır. İran rejimi bu çelişkiyi fark edip revizyon yapmazsa, demokrasi, özgürlük ve teknolojik uyum adımları atmazsa, Saddam-vari bir son kaçınılmaz olabilir. Ancak doğru bir akılla hareket edilirse, rejim hem kendi halkına hem de dünyaya örnek olabilir; rekabetin belirleyicisi haline gelebilir.

Savaş başladı aslında! Ok yaydan çoktan çıktı, görebilenlere… 

 

Referanslar ve Dipnotlar:

1. Frank G. Hoffman, “Conflict in the 21st Century: The Rise of Hybrid Wars” (2007) – Hibrit savaşın temel tanımı.

2. TRENDS Research & Advisory, “AI and the Evolution of Asymmetric Cyber Warfare: Insights from the 2025 Israel-Iran Conflict” – Yapay zekanın asimetrik siber savaşta rolü.

3. Radware Raporu, 2025 İsrail-İran çatışmasında hibrit savaş unsurları (siber saldırılar, dezenformasyon).

4. Atlantic Council, “What the Israel-Iran conflict revealed about wartime cyber operations” (2025) – Savaş sırasında siber operasyonların etkisi.

5. RCSGS, “Iran’s Asymmetric Warfare Strategy: Evolution, Achievements, and Challenges” – İran’ın asimetrik stratejisinin zayıflıkları ve eski taktiklere bağımlılığı.

6. Gürsel Tokmakoğlu’nun Polemoloji: Savaş Bilimi ile Küresel Güvenlik Analizi kitabı ile Independent Türkçe makaleleri (özellikle “Hedef İran”, “Jeopolitik Yönden Türkiye ve İran Analizi”, “12 Gün Savaşı” sonrası analizler ve “Yeni-ortaçağcılık ve Postmodern Dönüşüm” gibi yazıları) bu konuda bir hayli açıklama yapmaktadır.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU