Bu coğrafyada insanoğlunun bir garip hikâyesi çıkar karşımıza…
Ne çok anlatacak şey vardır doğduğum topraklarda.
Fecri Ebcioğlu’nun dizeleri düşer aklıma:
“Elem, acı ve keder.
Bir günde hepsi geçer.
Hayat dudaklarda mey.
Yaşamak ne güzel şey.
Ümidini hiç kırma.”
Kimse alınmasın ama bu sözleri en çok Nilüfer’den duymayı severim. Mırıldanırken Melih Cevdet Anday gelir ardından: “Yaşamak güzel şey doğrusu, üstelik hava da güzelse. Hele gücün kuvvetin yerindeyse, elin ekmek tutmuşsa bir de…”
Nereden geldin şimdi buraya, Fecri Ebcioğlu’ndan Nilüfer’e, Melih Cevdet Anday’a diyenlere cevabım hazır: Çukurova’yı şiirdeki mısralarda, şarkılardaki notalarda bulursunuz.
Çukurova; acının, elemin yaşandığı ama çoğu zaman “bir günde” hepsinin geçip gittiği bir coğrafyadır. Havanın güzel olduğu, yaşamanın ağır ama vazgeçilmez olduğu bir yer. Bereketli topraklar bizlere dört mevsim ürün verir. Bu da insanın yüzünde bir mutluluğa, kalbinde ise sessiz bir şükre dönüşür.
Binlerce yıllık bu şarkı Anavarza’dan yükselir. Pek bilinmez ama Anavarza Antik Kenti, Efes’in yaklaşık beş katı büyüklüğündedir. Uçsuz bucaksız bir perspektif sunar insana. Bir yanda tarih, bir yanda derinlik… Anavarza’da tarih ayaktadır; burada rüzgar konuşur, tarihi taşlar dinler. Sarı sıcak güneş her vurduğunda bu taşlara geçmiş bugüne gölge düşürür.
Ama biraz dikkatli bakınca başka şeyler de görürsünüz. Kurumaya yüz tutmuş sulama kanalları mesela. Gelecek için insanın içini burkan manzaralar. Yine de haftada birkaç gün bile su verilse o kanallara, iki gün süren şırıltı, suyun akış kuvveti insana yaşamanın ve var olmanın dayanılmaz hafifliğini hatırlatır. Su, toprağa sadece bereket, insana yalnızca serinlik getirmez; içten bir sevinç verir.
Milan Kundera’nın “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” tam da buraya yakışır. Hafiflik özgürlük verir ama boşluk yaratır. Ağırlık anlam verir ama acı getirir. Çukurova da böyledir.
Ne onunla ne onsuz yaşayabilirsiniz; hele bu topraklarda doğmuşsanız.
Sosyal medyada dolaşan cümleler boşuna değildir:
“Adana: Onsuz hayat eksik, onunla hayat sıcak.”
“Adana ne onsuz yaşanır ne de onunla serin.”
Bu topraklar Roma’yı gördü, Bizans’ı, Abbasileri, Ermeni Haçlı Krallığı’nı, Ramazanoğulları’nı, Osmanlı’yı ve Cumhuriyet’i…
Ve nice önemli isim yetiştirdi: Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Muzaffer İzgü, Ümit Yaşar Oğuzcan, Refik Durbaş…
Yaşar Kemal, Çukurova için “Bereketli ama aynı zamanda acımasız bir coğrafyadır” der.
Orhan Kemal’e göre burada insanlar “sıcakla, yoksullukla ve umutla yan yana yaşar.”
Refik Durbaş ise daha kısa ve derin söyler: “Bu topraklarda insan susar.”
Edebiyatta bile Çukurova üç ayrı sesle anlatılır.
Yaşar Kemal’de destandır,
Orhan Kemal’de ekmek kavgası,
Refik Durbaş’ta sessiz bir yoksulluk…
Biri haykırır, biri anlatır, biri susar.
Ama hepsi aynı toprağın hikâyesidir.
Çukurova, haritalarda bir yer değildir.
Edebiyatta yaşayan bir zamandır.
Anlatıldıkça çoğalan, hatırlandıkça insanlaşan bir tarihtir.
O, sıcağıyla terleten, suskunluğuyla düşündüren bir hafızadır.
Edebiyatta yaşayan, şarkılarda yankılanan bir zamandır.
Bu topraklar insanı büyütür, yorar, eksiltir ama bırakmaz.
Çünkü Çukurova, bir kere içine girenin artık çıkamadığı bir hikâyedir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish