Algoritmalar çocuklarımızı büyütürken biz neredeyiz?

Yüce Zerey, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Geçen hafta bir restoranda dört kişilik bir aile dikkatimi çekti. Anne, baba, iki çocuk. Masada dört telefon. Dört çift göz, dört ayrı ekrana kilitli. Yemek geldi, kimse bakmadı. Garson bekleyip gitti.

Otuz dakika boyunca izledim. Tek kelime etmediler birbirlerine.

Sonra baba hesabı istedi. Kalktılar. Dışarı çıktılar. Dört kişilik bir yalnızlık yürüdü sokakta.

"Aile" kavramında kan bağı yerindeydi belki ama… Ruh bağı çoktan kopmuştu.

***

Bir hırsız gelse evimize, kapıları kilitleriz.

Bir yabancı yaklaşsa çocuğumuza, araya gireriz. Bir tehlike belirse, canımızı veririz.

Ama bu hırsız farklı.

Cebimizde taşıyoruz onu. Çocuklarımızın eline biz veriyoruz.

"Al, oyna" diyoruz.

"Al, sus" diyoruz.

"Al, beni rahat bırak" diyoruz.

Ve o da alıyor.

Dikkatlerini alıyor. Uykularını alıyor. Hayallerini alıyor. Çocukluklarını alıyor.

Hannah Arendt "kötülüğün sıradanlığı"ndan söz etmişti. Büyük kötülükler, caniler tarafından değil, düşünmeyi bırakmış sıradan insanlar tarafından işlenirdi.

Şimdi bir başka sıradanlık var ve biz, farkında bile olmadan çocuklarımızı ona teslim ediyoruz. Hem de hiç düşünmeden. Sorgulamadan. "Herkes yapıyor" diyerek…

Bir zamanlar çocuklar sokakta büyürdü.

Düşerlerdi, dizleri kanardı, ağlarlardı, kalkarlardı. Kavga ederlerdi, barışırlardı. Sıkılırlardı ve sıkıntıdan hayal kurarlardı.

Ebeveynlik Öldü


“Algoritmaların büyüttüğü çocuklara bakıcılık yapıyoruz.”

Bir ebeveyn forumunda bir annenin yazdıklarını okudum. Oğlu yedi yaşındaymış:

"Tablet olmadan yemek yemiyor. Tablet olmadan uyumuyor. Tablet olmadan var olamıyor. Geçen hafta tablet bozuldu. Oğlum yere yığıldı. Titriyordu. Sanki bir organını kaybetmişti."

Yedi yaşında. Henüz hayatın ne olduğunu bilmiyor. Ama bağımlılığın ne olduğunu biliyor.

Bağımlılık deyince aklımıza uyuşturucu gelir, alkol gelir. Ama en yaygın bağımlılık artık cebimizdeki o parlak dikdörtgen.

Artık dışarıdan zorlanan "itaat özneleri" değil, kendini durmadan optimize eden, kendi kendini sömüren "performans özneleri" olduk.

Çocuklarımız bunun bir adım ötesinde: "Dikkat özneleri." Dikkatleri en yüksek teklifi verene satılıyor. Ve algoritmaların cepleri derin.

Jonathan Haidt yıllarca araştırdı.

Bulduğu şey basit ama yıkıcı: 2010'dan sonra doğan çocuklarda ruhsal bozukluklar patladı. Anksiyete, depresyon, intihar düşüncesi - hepsi tavan yaptı.

Ne oldu 2010'da?

iPhone herkesin eline geçti. Instagram doğdu. Çocukluk öldü.

Haidt buna "Büyük Yeniden Kablolama" diyor. Çocukların beyinleri farklı şekilleniyor artık. Dikkat süreleri kısalıyor. Empati kapasiteleri azalıyor. Gerçek ilişki kurma becerileri köreliyor.

Platon mağara alegorisinde insanların gölgeleri gerçek sanmasından söz etmişti. Şimdi çocuklarımız ekrandaki yansımaları hayat sanıyor. Ve mağaradan çıkmak istemiyorlar. Çünkü dışarısı - gerçek dünya - artık çok parlak, çok yavaş, çok sessiz geliyor.

Aynı forumda bir babanın feryadını gördüm. Kızı on dört yaşındaymış:

"Odasından çıkmıyor. Arkadaşları var ama hepsi ekranda. Gülüyor ama gözleri gülmüyor. Bin takipçisi var ama yapayalnız."

Bin takipçi. Sıfır dost.

Sosyal medya "sosyal" değil. Bir performans sahnesi. Jean Baudrillard "simülakr"dan söz etmişti - gerçekliğin yerini alan kopya, orijinali olmayan taklit.

Çocuklar orada kendileri değil, olmak istedikleri kişiyi oynuyorlar. Her fotoğraf bir simülakr. Her paylaşım bir maske. Ve maske o kadar yapışıyor ki, altındaki yüzü unutuyorlar.

Şimdi bir de yapay zekâ var.

Düşünmeye Üşenen Çocuklar Yetiştiriyoruz

Descartes "Düşünüyorum, öyleyse varım" demişti. Modern çağın kurucu cümlesi. İnsan, düşünebildiği için insandı.

Şimdi ise düşünmeyi dışsallaştırıyoruz.

Çocuğunuz ödev yaparken zorlanıyor. Ne yapıyor? Yapay zekaya soruyor. Cevabı alıp kopyalıyor ve "Bitti" diyor.

Ama ne öğrendi? Hiçbir şey.

Düşünmedi.

Zorlanmadı.

Ter dökmedi.

Başaramama ihtimaliyle yüzleşmedi. O belirsizlik anında - "yapabilecek miyim?" sorusunun cevabını bilmeden çabalarken - insan olmanın ne demek olduğunu deneyimlemedi.

Kaygı, özgürlüğün bedeli değil miydi?

Seçim yapabilmek, belirsizlikle yaşamak demek. Yapay zekâ ise seçim yapmıyor, optimize ediyor. Yani kaygı duymuyor, hesaplıyor.

Çocuklarımız kaygıdan kaçmak için “onların yerine” hesaplayan bir makineye sığınıyor. Özgürlüklerini, belirsizliklerini, insanlıklarını bir algoritmaya devrediyorlar.

İnsan Yerine Bot Seçen Bir Nesil

“Çocuklarımız algoritmalara âşık oluyor.”   (

Başka Bir tehlike daha var. Belki de en sinsisi:

Yapay zekâ arkadaşlık uygulamaları!

Çocuklar bu botlarla sohbet ediyor. Dertlerini anlatıyor. Sırlarını paylaşıyor. Bazen âşık oluyor.

Bot elbette her zaman anlayışlı. Her zaman sabırlı. Her zaman mevcut.

Anne yorulur. Baba kızar. Arkadaş küser. Bot asla!

"Ben-Sen" ilişkisinde gerçek ilişki, ötekiyi araç olarak değil, kendi başına bir amaç olarak görmektir. Karşılıklılık, risk, kırılganlık gerektirir.

Bot ile ilişki "Ben-O" ilişkisinde ise  öteki bir nesne, bir araç, bir hizmet. Hiçbir risk yok. Hiçbir kırılganlık yok. Ve bu yüzden hiçbir gerçeklik yok.

Çocuk, gerçek ilişkilerdeki sürtünmeyi, hayal kırıklığını, çabayı kusur olarak görmeye başlıyor. Gerçek insan, yapay mükemmelliğin yanında hep eksik kalıyor.

Geçen yıl bir çocuk, bir yapay zeka botuyla geliştirdiği ilişkinin ardından intihar etti. On dört yaşındaydı.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Çoğumuz hiçbir şey.

Araştırmalar ortada: Ebeveynlerin yarısı çocuklarıyla yapay zekâ hakkında hiç konuşmamış. Yarısından fazlası çocuklarının çevrimiçi ne yaptığını bilmiyor.

Bilmiyoruz.

Çünkü sormuyoruz.

Çünkü anlamıyoruz.

Çünkü biz de aynı bataklığın içindeyiz.

Çocuklarımıza "telefonu bırak" derken elimizde telefon. "Ekrana bakma" derken gözümüz ekranda. "Benimle konuş" derken aklımız başka yerde.

Nietzsche "Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar" demişti. Biz ekrana baktık. Ekran da bize baktı. Ve ikimiz de değiştik.

Koruyarak  Zayıflattığımız Çocuklar

“Gerçek dünyada helikopter ebeveyn, dijital dünyada hayalet ebeveyn olduk.”

Çocuklar "kırılgan" değil aslında. Tam tersi, "antikırılgan"lar. Zorlandıkça güçleniyorlar. Düştükçe kalkmayı öğreniyorlar. Hayal kırıklığı yaşadıkça dayanıklılık geliştiriyorlar. Yine Nietzsche’nin dediği gibi: "Beni öldürmeyen güçlendirir."

Ama biz onları gerçek dünyada aşırı koruduk. Oyun parkları güvenlik kurallarıyla doldu. Tek başlarına sokağa çıkmaları yasaklandı. Her anları denetlendi, planlandı, kontrol edildi.

Dijital dünyada ise tamamen savunmasız bıraktık. Sınırsız içerik, sınırsız erişim, sınırsız manipülasyon.

Bir çocuk düşünün.

Sabah uyanıyor, telefona bakıyor. Kahvaltıda tablet. Okula giderken kulaklık. Eve dönüyor, oyun. Yemekte YouTube. Uyumadan TikTok.

Bu çocuk ne zaman düşünüyor? Ne zaman hayal kuruyor? Ne zaman sadece var oluyor - sessizce, kendi kendisiyle?

Hiçbir zaman!

İnsanlığın tüm sorunları, bir odada sessizce oturamamaktan kaynaklanır. Çocuklarımız sessizliğe tahammül edemiyor artık. Çünkü algoritma, boşluğa tahammül edemiyor.

Her saniye doldurulmalı.

Her an tüketilmeli.

Her dakika paraya çevrilmeli.

Sessizlik kâr etmez. Düşünce kâr etmez. Hayal kâr etmez.

Dikkat kâr eder. Ve çocuğun dikkati, algoritmayı besleyen yakıt.

Belki de en büyük soru şu:

Biz çocuklarımıza ne bırakıyoruz?

Bir dünya bırakıyoruz - ısınan, kirlenen, yorulan.

Bir ekonomi bırakıyoruz - yapay zekanın işleri yuttuğu, belirsizliğin kol gezdiği.

Ama en önemlisi: Bir zihin bırakıyoruz.

Düşünebilen mi, düşünemeyen mi? Sorgulayan mı, teslim olan mı? Hayal kuran mı, sadece tüketen mi?

Cevabı biz veriyoruz.

Her gün.

Her tercihle.

Her "al, oyna" ile.

Peki, ne yapmalı?

Bilmiyorum.

Reçete yazmak kolay. "Şunu yasakla, bunu sınırla" demek kolay. Zor olan tutarlı olmak. Zor olan kendimize de "hayır" demek.

Ama birkaç şey biliyorum:

Çocuğunuzla göz göze en son ne zaman baktınız? Gerçekten?

Son ne zaman birlikte sessiz kaldınız - ekransız, yapacak bir şey olmadan, sadece var olarak?

Son ne zaman "bilmiyorum" dediniz - ve o belirsizliğe birlikte tahammül ettiniz?

Algoritmalar dünyayı yutarken, çocuklarımıza insan kalmayı öğretmek belki de yapabileceğimiz en devrimci şey.

Ama önce kendimiz insan kalmalıyız.

Düşünmeliyiz. Gerçekten düşünmeliyiz.

Çünkü Arendt haklıydı: Düşüncesizlik, kötülüğün anasıdır.

Ve biz düşünmeyi bıraktığımızda, çocuklarımızı kime teslim ettiğimizi sormayı da bırakıyoruz.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU