Akademide niceliğin tiranlığı ile gelen çürüme

Prof. Dr. Mustafa Çevik Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: Harry Campbell/The Chronicle

Son yıllarda akademik üretim anlayışında dikkat çekici bir dönüşüm yaşanıyor.

Bilgi üretme motivasyonu yerini bilgi sergileme kaygısına bıraktı.

Bu değişim yalnızca bireysel akademik tutumlarla değil, sistemin işleyiş biçimiyle de doğrudan ilişkili.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Akademik teşvikler, yükseltme kriterleri, uluslararası sıralamalar ve atıf endeksleri artık düşüncenin derinliğini değil, üretimin niceliğini ölçüyor.

Bilgi üretimi böylece bir makale, atıf ve performans ekonomisine dönüşmüş durumda.

Araştırmacının değeri, çoğu zaman yayımladığı makale sayısıyla tanımlanıyor; atıf almak, anlam üretmekten daha görünür bir başarı sayılıyor.

Oysa bu tablo, bilginin özündeki eleştirel düşünme, sorgulama ve yenilik üretme işlevlerini gölgede bırakıyor.

Akademik üretim, giderek unvan ve kadro gibi bürokratik gerekliliklerin yan ürünü hâline geliyor.


Akademik gösteri kültürü

Bugün akademi, bir tür "bilimsel şov kültürü"ne dönüşmüş durumda.

Akademisyen artık bir fikir inşa eden değil, fikirlerin görünürlüğünü optimize eden bir figür.

Makaleler, düşünsel bir sürecin doğal sonucu olmaktan çok, endekslenme ve puanlanma süreçlerinin girdisine dönüşüyor.

Akademik rekabet, düşünsel değil, istatistiksel düzlemde yaşanıyor.

Bu nedenle sistem, araştırmanın derinliğini değil, biçimsel uyumunu teşvik ediyor.

Bourdieu'nün deyimiyle akademi kendi "sembolik sermaye alanı"nı üretmiş durumda.

Artık ölçülebilir başarı prestij kazandırıyor; düşünsel cesaret değil.

Düşünmeye ayrılan sessizlik cezalandırılıyor, hızlı üretim ve görünürlük ödüllendiriliyor.

Bilimsel düşüncenin sabrı, sistemin hızına yeniliyor.


Atıf ekonomisi ve düşünsel yoksullaşma

Akademik dünyada atıf, bilginin değil, tanınırlığın para birimi hâline geldi.

Başlangıçta bilimsel etkiyi ölçmek için geliştirilen atıf sistemleri, bugün düşünsel derinliği gölgeleyen bir performans metriğine dönüştü.

Artık "ne söylediğin" değil, "nerede yayımladığın" önem taşıyor.

Bu durum, bilimsel çeşitliliği daraltıyor; araştırmacılar aynı kalıplara, aynı dergilere, aynı başlıklara yöneliyor.

Farklı düşünen değil, uyumlu olan ödüllendiriliyor.

Akademik kurumların finansal ve idari yapıları da bu eğilimi besliyor.

Ulusal teşvikler ve derecelendirme sistemleri, anlamı ve eleştiriyi değil, ölçülebilir üretimi destekliyor.

Böylece "düşünen akademisyen" yerini "yetiştiren akademisyen"e bırakıyor.

Bilim, niteliksel bir etkinlik olmaktan çıkıp atıf, yayın ve görünürlük sayan bir endüstriye dönüşüyor.


Bilginin zihinsel yerinden edilişi

Bu sürecin en temel sonucu, bilginin zihinsel değil, bürokratik bir nesneye indirgenmesidir.

Yayın zorunluluğu, araştırmayı araçsallaştırıyor.

Artık her makale bir merakın değil, bir dosya gereğinin ürünü.

Bu da düşüncenin doğallığını ortadan kaldırıyor.

Düşünce zaman ister; ama zaman, artık akademik bir lüks sayılıyor.

Bilginin bu şekilde "yerinden edilmesi", uzun vadede entelektüel derinliğin ve çeşitliliğin erozyonuna yol açıyor.

Klişeleşmiş konular, ezberlenmiş yöntemler, yüzeysel analizler… farklılığa tahammül yok.

Akademisyen, anlam üretmek yerine yaygın kabullerin dolaşımını hızlandıran bir aracı hâline geliyor.

Bilgi, artık düşüncenin değil; kurulu sistemin kariyer basamakları için ürettiği yan ürün hâline geldi.
 


Akademik vicdanın yeniden inşası

Bugün akademinin ihtiyacı ne daha fazla bütçe ne de proje.

Asıl ihtiyaç, düşünsel bir vicdanın yeniden inşasıdır.

Çünkü bilgi artık hakikatin hizmetinde değil, sistemin istatistiğinde yaşıyor.

Makale, atıf, indeks sayıyoruz; ama düşünceyi saymıyoruz.

Akademi bilgi üretmekten çok, bilgi görüntüsü üretmeye odaklanmış durumda.

Görüntüde her şey var: biçim, metot, kaynakça… ama yeni bir kavram yok, yeni bir kuram yok, ruh yok.

Bilimsel özgürlük yalnızca ifade hakkı değildir; düşünebilme cesaretidir.

Sorgulamanın yerini uyum aldığında, bilim itaatkâr bir bürokrasiye dönüşür.

Vicdanını yitirmiş bir akademi, en parlak laboratuvarlarda bile karanlık üretir.

Çünkü düşünce, sistemin değil, insanın vicdanından doğar.

Vicdan olmadan yapılan bilim, sadece "ölçülmüş cehalet"tir.

Bugün bilimin krizi cehalet değil, yorgun zekâdır.

Hızın cazibesine kapılan bir kültür, düşünmeyi ertelemenin yollarını buldu.

Yavaş düşünen akademisyen, sistemin gözünde tembel sayılıyor.

Oysa düşünce, bir veritabanı değil; bir yavaşlık disiplinidir.

Gerçek araştırma bir sayfa sonuç değil, bir ömür süren sorudur.

Ama sabır ölçülemediği için, onu unuttuk.

Akademi, bir süreliğine bile olsa, yavaşlamaya cesaret etmelidir.

Yavaşlamak durmak değil, yeniden yön bulmaktır.

Her düşünce, kendi hızında olgunlaşır.

Tıpkı bir tohumun filizlenmesi gibi: toprağa gömülmeden yeşermez.

Bilgi de böyledir; önce sessizlikte kök salmalı, sonra görünmelidir.

Oysa biz kökleri değil, dalları yarıştırıyoruz.

Bu yüzden orman değil, gürültü yetiştiriyoruz.

Bilim, rakamların diliyle değil, vicdanın sesiyle konuştuğunda insanlaşır.

Çünkü bilgi sadece "doğruyu bilmek" değil, "doğruyu savunmak"tır.

Kendini sistemin çarkında kaybetmiş her zihin, düşünceye değil, düzene hizmet eder.

Oysa düşünce her çağda biraz "asi", biraz "yalnız", biraz da "yavaş" olmalıdır.

Vicdanla üretilmiş bilgi, sadece bir yayın değil;  insanlığın ortak hafızasının değeridir.

Gerçek bilimsel ilerleme, daha çok makale yayımlamakla değil, hakikate sadakatle mümkündür.

Çünkü hakikate sadık kalmak, akademinin unutulmuş erdemidir.

Bu erdem yeniden hatırlanmadıkça;

Her yeni bilgi aslında eski bir anlam yoksunluğunun tekrarı olacaktır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU