1950’lerde Türkiye’nin Ortadoğu’ya yaklaşımı ve Amerika etkisine bir bakış

Prof. Dr. Zehra Aslan Independent Türkçe için yazdı

Başbakan Adnan Menderes ve beraberindeki heyetin 6-18 Ocak 1955 tarihleri arasında Irak, Lübnan ve Suriye'ye gerçekleştirdiği seyahatten görüntüler

Ortadoğu’da bugün olduğu gibi geçmişte de dış müdahaleler, darbeler, çatışmalar eksik olmamış ve bölge, çoğu zaman sert ve kırılgan siyasal iklimlerin etkisinde kalmıştı. Özellikle yakın dönemde, bölgedeki gelişmelerde müdahil olan ve etkilenen aktörler neredeyse hiç değişmedi. Geçmişten günümüze Ortadoğu siyasetinde süreklilik gösteren bir güç mücadelesi varlığını sürdürdü de denilebilir.

Bugün Amerika-İsrail ortaklığıyla başlayan saldırıları ve sonrasında bölgede yaşananları kaygıyla izliyoruz. Konunun uzmanları tarafından süreçteki gelişmeleri değerlendirilip, analizler yapılarak çeşitli öngörülerde bulunuluyor.

Sağlam ve tutarlı bağlantılar kurmak için bu analizlerde tarihsel arka planın göz ardı edilmemesi gerektiğine bir vurgu yaptıktan sonra; bugün tanık olduklarımızla, 1950’li yıllarda Ortadoğu’da yaşanan olaylar karşılaştırıldığında, aktörlerin benzerliği kadar kullanılan yöntemlerin de büyük ölçüde örtüştüğünü söyleyebiliriz.

Darbeler, çatışmalar ve dış müdahaleler etrafında şekillenen bu süreçler, yalnızca dönemsel krizler üretmekle kalmamış, aynı zamanda bölge üzerinde kalıcı ve ağır sonuçlar bırakmıştır. Bu yönüyle Ortadoğu, tarihsel sürekliliğin en belirgin hissedildiği coğrafyalardan biri olmayı sürdürmektedir.


Güvenlik endişeleriyle girilen yeni yol

Türkiye’nin dış politikada yeni bir yönelime girişi, büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Sovyet Rusya’dan kaynaklı güvenlik endişeleriyle şekillendi denilebilir. Bu endişeler, Truman Doktrini'nin kabulü ve Marshall Planı’ndan yararlanılmasıyla birlikte somut ve kuramsal bir nitelik kazanırken; Türkiye, güvenlik arayışını Batı eksenli bir ittifak sistemi içinde çözme yoluna girmişti.

Bu süreçte güvenlik kaygılarının merkezindeki devlet olan Sovyet Rusya, Türkiye’nin Batı ile geliştirdiği ilişkileri yakından takip etmiş; bir taraftan diplomatik notalar yoluyla tepkisini gösterirken, diğer taraftan etkisi altındaki Varşova Paktı üyelerini de sürece dahil ederek çok yönlü bir baskı mekanizması oluşturmuştu. 

Türkiye iç siyasetinde de bu süreçte önemli gelişmeler yaşanıyordu. 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelip 22 Mayıs’ta ilk hükûmetini Adnan Menderes başkanlığında kuran Demokrat Parti, CHP iktidarıyla başlayan Sovyet tehdidine karşı Amerika ve Batı’dan müttefikler edinme politikasını, daha ileri bir düzeye taşıyarak sürdürdü. 

Bu süreç, yalnızca Türkiye’nin güvenlik politikalarını şekillendirmekle kalmamış; aynı zamanda Ortadoğu’daki konumunu, Amerika’nın bölgesel vizyonu ve küresel stratejik dengeler çerçevesinde yeniden tanımlamasına yol açmıştı. Başka bir ifadeyle Türkiye, bu süreçte giderek artan biçimde Amerika’nın bölgesel vizyonu ve küresel stratejik dengeler içinde konumlandırılmış; bu durum, dış politikanın yöneliminde yapısal bir dönüşümü beraberinde getirmişti.


İktidarın “müttefiklik” beklentisi 

Amerika, yakından takip ettiği 14 Mayıs 1950 seçim sonuçlarını olumlu karşıladı. Türkiye ise bu dönemde Amerika’yı yalnızca Sovyet tehdidine karşı bir güvenlik kalkanı olarak değil, aynı zamanda ekonomik kalkınma ve gelişmenin vazgeçilmez unsuru olarak gördü. Buna karşılık Amerika için Türkiye, Ortadoğu politikalarının inşasında stratejik öneme sahip ülkekonumundaydı. Bu karşılıklı algı, bir yerde iki ülke ilişkilerinin niteliğini de belirliyordu.

Sovyet tehdidine karşı, Cumhuriyet Halk Partisi döneminde yapılan ancak kabul edilmeyen NATO üyeliği başvurusu, Demokrat Partinin dış politikasında öncelikli hedeflerden biriydi. SSCB, kendisine karşı bir hareket olduğunu savunduğu hem bu adıma hem de Türkiye’de üsleri oluşturulacak Ortadoğu Komutanlığı kurulmasına yönelik girişimlere tepki gösterirdi.Türkiye ise Batı ittifakları sistemine dahil olmayı her zamankinden daha büyük bir zorunluluk olarak gördü.

Bu süreçte Batı’nın, yüksek güvenlik riskleri ve stratejik çekinceler nedeniyle Türkiye’yi ittifak sistemine dahil etme konusunda başlangıçta isteksiz davranması, yeni hükûmeti farklı arayışlara yöneltti. 

Demokrat Parti yönetimi, uluslararası sistemde kendini kanıtlayabileceği bir fırsat aradı ve bu fırsatı da Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki yerini pekiştirme yönünde kritik bir dönüm noktası olarak görülebilecek Kore Savaşı’na katılım sürecinde buldu. 


Ortadoğu’da güç mücadelesinin İran’a yansımaları

1950’li yıllar, Ortadoğu’da darbelerin ve güç mücadelelerinin yoğunlaştığı ve bunun sonucunda da bölgesel istikrarsızlığın derinleştiği bir dönemdi. Bunlardan İran ve özellikle de Irak’ta olan darbeler, yalnızca bu ülkelerin iç siyasal dengelerini sarsmakla kalmadı, bölgedezincirleme etkiler yarattı. Aynı zamanda bu gelişmeler, Türkiye’de de 27 Mayıs sürecini etkiledi. 

Muhammed Musaddık, İran’da petrolün millîleştirilmesi için mücadele ediyordu ve 1951’de bu tasarıyı Meclisten geçirmeyi başarmıştı. Bu gelişme, başta Birleşik Krallık olmak üzere Batılı güçlerin İran üzerindeki ekonomik imtiyazlarını kaybetme riskini doğurdu ve böylece Musaddık, özellikle İngiliz çıkarları açısından ciddi bir tehdit olarak görülmeye başlandı. Bu büyük tehdidin durdurulması gerekiyordu. Yani mesele, yalnızca ekonomik bir anlaşmazlık olmaktan çıkmış, jeopolitik bir güç mücadelesine dönüşmüştü.

İlk aşamada diplomatik tehditle başlanmış, Birleşmiş Milletler devreye sokularak İran yönetimine baskı kurulmuş ve Basra Körfezi’ne donanma gönderilmişti. Baskılar Musaddık’ıgeri adım attırmadığı gibi aksine onun mücadelesi, halkının gözünde daha güçlü bir yer edinmesini sağlamıştı. 

İngiltere, bölgede Musaddık’la daha etkili mücadele edebilmek için Amerika’nın desteğine ihtiyaç duydu. Harry S.Truman’dan alamadığı bu desteği, Kasım 1952’de başkan seçilen Dwight D. Eisenhower’den almayı başardı ve böylece darbe için düğmeye basılmasını sağladı. 

Darbenin hazırlık aşamasında; CIA Ortadoğu Direktörü Kermit Roosevelt Haziran 1953’te Tahran’a giderek siyaset, basın ve dinî çevreler üzerinde etkili isimlerle temas kurdu, çeşitli maddi teşvikler ve yönlendirmelerle kamuoyu şekillendirilmeye çalıştı. Ayrıca yapılan yoğun propaganda faaliyetleriyle Musaddık, diktatörlük eğilimi ve komünizm destekçisi olmakla suçlanarak kamuoyundaki itibarı sarsılmak istendi. Ekonomik ambargolarla desteklenen bu kara propaganda süreci sonunda zor durumda kalan Musaddık’a karşı, 19 Ağustos 1953’te Muhammed Rıza Şah ile CIA yanlısı generallerin iş birliğiyle darbe girişimini gerçekleştirdi. 

Arkasında İngiltere’nin olduğu ve ABD tarafından desteklenen bu darbe, Ortadoğu’da güç mücadelesinde Batı’nın kendi aleyhinde olan millî hareketlere karşı açık bir gözdağıydı. Aynı zamanda da bölgedeki dış müdahalelerin niteliğini ve sınırlarını göstermesi bakımından bir dönüm noktasıydı.


Türkiye’nin Nasır’la imtihanı: “Bir gün uslanır diyoruz”

Türkiye’nin beş yıl boyunca sürdürdüğü politikaya daha sıkı tutunarak yoluna devam etmeyi tercih ettiği bu süreçte, İngiltere’nin yönlendirmesiyle yeni bir bölgesel güvenlik yapılanması gündeme gelmişti. Irak başlangıçta Bağdat Paktı’na katılma taraftarı değilken, Türkiye özellikle Sovyetler Birliği’ne denge unsuru olması bakımından en çok İran’ın Pakta dahil edilmesini istemişti. Mısır’ın katılımı için yürütülen tüm girişimler ise sonuçsuz kalmıştı.

Türkiye’nin Ortadoğu’da üstlendiği rol ile bölgesel iş birlikleri aracılığıyla etkin olma çabası, İngiltere’nin nüfuz alanını genişletme hedefiyle zaman zaman çelişti. Bu durum sadece İngiltere’yi değil, bölgedeki bazı ülkeleri de rahatsız etti. Bu ülkelerin başında da Hür Subaylar hareketiyle yapılan darbeden iki yıl sonra General Necip’i devirerek yönetimi ele geçiren Cemal Abdülnasır’ın yönettiği Mısır geliyordu. 

Nasır’ın, Pan-Arabizm politikasıyla Ortadoğu’da Mısır’ı lider pozisyonuna getirme çabası ve Türkiye’nin Batı ile yakın ilişkilerini ve bölgesel girişimlerini kendi politikaları açısından tehdit olarak algılaması, Türk dış politikasını olumsuz etkiledi. Bu durum, Türkiye’nin Ortadoğu’daki konumunu zorlaştırırken, bölgesel rekabeti daha da derinleştirdi. 

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, “Biz kendisine daima mülayemetle… muamele ettik ve hâlâ da aynı muameleyi ediyoruz, bir gün uslanır diyoruz…” diyerek Türkiye’nin iyi niyetli diplomatik girişimlerine rağmen Mısır’dan beklenen karşılığın alınamadığını parti grup toplantısında itiraf etmişti. Zorlu’nun anlatımına göre Türkiye, bölgedeki dengeleri gözetentaraflar arasında denge kurmaya çalışan bir politika izlemeye çalışıyordu ancak karşı taraf, bu iyi niyetli yaklaşımı anlamamakta ısrarcıydı.

Türkiye, Nasır’ı birkaç defa Türkiye’ye davet ettiyse de bu davetler karşılık bulmamış, Adnan Menderes’in Kahire’ye giderek Nasır’la orada görüşme teklifi de Mısır tarafından reddedilmişti. Böylece Türkiye’nin Mısır ile ilişkileri normalleştirme yönündeki çabaları sonuçsuz kalmıştı. 

Dönemin Türk hükûmeti, dış politikasını büyük ölçüde müttefiklik ilişkileri ve bloklar arası denge anlayışı çerçevesinde şekillendirmişti. Türkiye’ye göre; Bağdat olaylarındaki Nasır’ın tutumunun arkasında Rusya vardı. 

SSCB’nin Atlantik Okyanusu’na uzanma, ilk aşamada da İran üzerinden Nil’e ulaşma politikasına hizmet eden Mısır ise Sovyetlerin oyuncağı gibi hareket ederek 1954’ten itibaren Nasır’ın izlediği yanlış politikalar yüzünden müttefiklerin elindeki Ürdün savunma kalesiyle Kanal ve Bağdat savunma hatlarının yok edilmesini sağlamıştı.

Türk dış politikasının olayları büyük ölçüde Soğuk Savaş rekabeti prizmasından okuyan bu perspektiften bakıldığında Mısır, Sovyetlerin Ortadoğu’daki stratejik hedefleri doğrultusunda hareket ederek, bölgedeki mevcut savunma hatlarının zayıflamasına yol açan bir politika izliyordu. 

Öte yandan Ortadoğu’da Mısır’ın millîleştirmek istediği Süveyş Kanalı Krizinde Türk hükûmetinin tutumunda denge anlayışının öne çıkarılması dikkat çekiciydi. Güç kullanımını desteklememiş ancak Amerika ve müttefikleri İngiltere ve Fransa’ya da açık bir karşı duruş sergilememişti. Yani Batı yanlılığından ödün vermeden temkinli ve çok yönlü denilebilecek bir yol izlemeyi tercih etmişti. 


Türk dış politikasının zemininde sarsıntı: “Kralı katl ettiler…” 

1950’li yılların bölgesel güvenliğin mimarisinde önemli bir yer tutan Bağdat Paktı, Irak’ta 14 Temmuz 1958’de General Abdülkerim Kasım liderliğinde gerçekleştirilen darbeyle ağır bir yara aldı. Kral II. Faysal ile Başbakan Nuri Said Paşa’nın, pakt toplantısına katılmak üzere Türkiye’ye hareket edecekleri gün patlak veren ayaklanmada öldürülmeleri, yalnızca bir rejim değişikliğini değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerinde köklü bir kırılmayı da beraberinde getirdi.

Darbe sonucunda Irak’ta monarşi sona erdi ve cumhuriyet ilan edildi. Türk hükûmeti bu gelişmeyi sadece bir iç darbe olarak değerlendirmedi. Arkasında bölgedeki her olayda olduğu gibi, Irak’ı etkisizleştirerek İran üzerinden Ortadoğu’da daha geniş bir nüfuz alanı oluşturmayı planlayan, Sovyetler Birliği’nin bulunduğunu düşündü. 

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun “Neden Nuri Sait Paşa?” sorusu, Türk hükûmetinin yaşanan gelişmeler karşısındaki hayal kırıklığını ve kaygısını yansıtıyordu. Her ne kadar devletlerarası ilişkiler kişilere indirgenemese de, Türkiye’ye yakınlığıyla bilinen bir liderin kaybı, Ankara açısından sembolik ve stratejik bir anlam taşımıştı.

O bir fikrin mümessiliydi… Onu katl ettiler. Bir ihtilal… Kralı katl ettiler…

(F.R. Zorlu) 


Hükûmetin asıl endişesi, Irak’taki darbenin Bağdat Paktı üzerinde yarattığı tahribat ve bunun bölgesel güvenlik dengelerine etkisiydi. Bu paktın, Amerika’nın İran sınırı üzerinden şekillendirdiği güvenlik anlayışıyla, Sovyetler Birliği’ne karşı NATO’nun ötesinde bir savunma hattı oluşturma işlevi vardı. Irak’taki darbeyle birlikte sadece pakt yara almıyor aynı zamanda Türk dış politikasını destekleyen temellerden biri de çökmüş oluyordu. 

Irak darbesinin etkileri; iç politikada da belirgin bir tartışma zemini yaratmıştı. Muhalefet, Türkiye’nin Ortadoğu’nun iç meselelerinden ve ABD-SSCB rekabetinden uzak durması gerektiğini savundu. İktidar ise “Bugünkü dünya müttefiklerden oluşan bir müdafaa cephesidir” düşüncesindeydi. Muhalefetin savunduğu tarafsızlık ya da mesafe politikasının tercih edilmesi halinde, Türkiye’nin yalnızlaşacağına inanılıyordu. Ayrıca böyle bir tercih, uluslararası ittifak sisteminin çözülmesine ve Türkiye’nin güvenlik zafiyetine sürüklenmesine de yol açabilirdi. 

Eleştirilere karşı Zorlu, Türkiye’nin 1950’den itibaren Avrupa savunma sistemiyle kurduğu dayanışmayı Ortadoğu’ya da taşıma çabasını hatırlatarak, izlenen dış politika hattından geri adım atılmayacağını ortaya koymuştu. Bu tutum, aynı zamanda Türkiye’nin Soğuk Savaş bağlamında Batı ittifakı içindeki konumunu koruma konusundaki kararlılığının da bir göstergesiydi.


Türkiye’nin Tel Aviv elçisi geri çağrılıyor

1955 yılının yaz aylarından itibaren Türkiye-İsrail ilişkileri sorunlu bir döneme girmişti. Tırmanan Arap-İsrail geriliminin ardından, Arapları kışkırtabileceği gerekçesiyle İsrail’in Bağdat Paktı’na karşı çıkması ve Türkiye ile diplomatik temaslarını en alt düzeye indirmesiyle iki ülke arasında bir kriz dönemi başladı. 

Gerginliğin sürdüğü bir süreçte, 19-21 Eylül 1956 tarihleri arasında düzenlenen II. Londra Konferansı’nda alınan karar doğrultusunda kurulan Süveyş Kanalı’nı Kullananlar Birliği örgütü, kanalı millîleştirmeye çalışan Mısır’a karşı askerî müdahale çağrısı yaptı ve İsrail bu çağrıya olumlu yanıt verdi. 

Bu davetten memnuniyet duyan İsrail’in Mısır’a saldırmasına Türkiye, diplomatik ilişkileri kesip Tel Aviv’deki elçisini geri çağıracak kadar sert tepki gösterdi. İsrail ise bu tavrı, Türkiye’nin Bağdat Paktını güçlendirme amacına uygun bir hareket olarak değerlendirdi. 

Bu gelişmeler; Soğuk Savaş şartlarında şekillenen Ortadoğu siyasetinde, devletlerin attığı adımların yalnızca görünen nedenlerle değil, daha geniş jeopolitik hesaplarla da açıklanması gerektiğini göstermişti.

Türkiye’nin Tel Aviv elçisini geri çağırması, yalnızca diplomatik bir jest değildi. Bu aynı zamanda Bağdat Paktı eksenli dış politika anlayışının, Arap-İsrail çatışması karşısında nasıl konumlandığını gösteren önemli bir kırılma noktasıydı. 


Masadaki askerî müdahale seçeneği 

İngiltere ve Fransa’nın kanal bölgesine asker çıkarmasını ne Sovyetler Birliği ne de Amerika onaylamıştı. Amerika’nın, bazı önlemler alma ihtiyacı duymasıyla birlikte Ortadoğu’da dengeler sarsılmaya başladı. 

Ortadoğu’yu doğrudan kendi güvenlik çemberine dâhil etme stratejisi izleyen ve Bağdat Paktı üyelerine güvence veren Washington yönetimi, Ocak 1957’de Eisenhower Doktrini’ni ilan etti. Ortadoğu’da komünizmin yayılmasını engelleme amacıyla ortaya konulan bu doktrin; ekonomik yardımdan askerî desteğe, hatta talep edilmesi halinde Amerikan silahlı kuvvetlerinin doğrudan kullanılmasına kadar uzanan geniş bir müdahale alanı sunuyordu. 

22 Mart 1957’de yayımlanan ortak bir bildiriyle Einsenhower Doktrini'ne katılan ve bu sayede müttefikinin gözünde Ortadoğu’da öneminin artacağını hesaplayıp ABD’den daha fazla yardım talep etmeyi planlayan Türkiye,  müttefikler Irak’ta bir darbeyle yenilse de ABD’nin Lübnan ve Beyrut’a müdahalesiyle dengenin yeniden kurulduğunu düşünüyordu. 

ABD’nin bölgede yapacağı olası operasyonlarda Türkiye’ye ihtiyacı arttığından bu düşüncenin sağlam bir dayanağı vardı. Yeni jeopolitik ortamdan azami fayda sağlamayı hedeflediği için olaya müdahil olarak askerî müdahaleyi dillendirecek kadar sert tepki gösteren hükûmet, yeni durumdan avantaj elde etmek için NATO amacı dışında, topraklarındaki ABD üstlerinin kullanımına izin verdi. 

Bu adım, kısa vadede Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunu güçlendirirken, uzun vadede bir taraftan bölge ülkeleriyle ilişkilerini daha hassas bir zemine taşımış diğer taraftan da Sovyetler Birliği ile yeni gerilimlerin kapısını aralamıştı.

Türkiye’nin isteği ve desteğiyle ABD, SSCB etkisine girmesinden endişe ettiği Lübnan’a asker çıkardı, Lübnan Başbakanı Türkiye’ye sığındı ve anlaşma kapsamında İncirlik’teki Askerî Hava Üssü’nün askerî sevkiyat için kullanımına izin verdi. Bu gelişmeler sonucunda beklendiği gibi Sovyetler Birliği’yle arasında yeni bir kriz doğan Türkiye, ABD’nin desteklemediği müdahaleden vazgeçti. Fakat Bağdat Paktı’nın yaşatılmasıyla ilgili ısrarını sürdürerek de, Ortadoğu politikasında hem riskli hem de hesaplı bir strateji izlediğini gösterdi.


"Teslim mi olacaktık?”

Irak Darbesinin ardından Bağdat Paktı, adı CENTO olarak değiştirilerek, Ankara’ya taşındı. Hükûmetin yeni oluşumdan beklentisi yüksek olsa da, iç siyasette bazı soru işaretleri vardı.Başbakan Adnan Menderes, bu süreçte eleştirilere karşı tahammülsüzdü. 

Trabzon Milletvekili Osman Turan’ın, Bağdat Paktı’nın Türkiye’ye yararının ne olduğunu anlamadığına dair sözlerine karşılık Başbakan, hükümet politikasına destek veren bir milletvekilinin sorgulamasını kabul edilemez bulduğunu söylemişti. Turan’ın “şartlar değişti, Paktın önemi kalmadı” eleştirisine de “hangi şartlar değişmişti?” sorusunu sorup onu CHP çizgisine yakın olmakla suçlamıştı.

Turan, Rusya’ya karşı daha temkinli bir politika izlenmesini savunduğunda ise Menderes bu sefer “Biz büyük devlet değil miyiz?” diyerek müdahale etmişti. Osman Turan inandığı doğruları her durumda ifade etmekten çekinmeyen güçlü bir karakterdi. Başbakan’ın sert müdahaleleri, onu durdurmak için yeterli olmamıştı.

ABD uçaklarının Adana’ya inip Türk uçaklarının Irak sınırına ilerlemesini örnek göstererek, hükümetin Irak’a olası askerî müdahaleyi sürekli gündemde tutmasının hata olduğunu savunduğunda ise Başbakan Menderes’in “Teslim mi olacaktık?” şeklinde ilginç tepkisiyle karşılaşmıştı. Yine de soğukkanlılığını koruyan Turan, “Bize tecavüz yoktur” diyerek iktidar partisi içinden gelen bir ses olarak hükümetin Ortadoğu politikasını cesaretle eleştirmeye devam etmişti.

Kıbrıs konusunda İngiltere’nin Türkiye aleyhinde tutumu da, Demokrat Parti (DP) iktidarının Ortadoğu politikasındaki başarısızlığın başka bir boyutunu oluşturuyordu. Özellikle 6-7 Eylül Olayları sonrasında müttefiklerinin gözünde prestij kaybına uğramasına rağmen, DP iktidarı her durumda Batılı müttefiklerinden yana olmaya devam etti.

Bu süreçte, Sovyetler Birliği’nin komşusu Suriye ile artan ilişkilerinden rahatsız olan Türkiye, Batı’dan endişelerine karşılık yeterli destek alamayınca hedefini Suriye olarak belirledi ve sınırdaki asker sayısını artırdı. Sovyetler Birliği’nin tepkisini çeken bu hamleye, Batılı müttefiklerden de uyarı gelse de; Türkiye, değişmeyen umudu ile sıkı temas halinde olmayı politikası için yeterli gördü. 

Bizi Sovyetler tarafından çevrelenmek ve tahrip edilmek tehlikesiyle karşı karşıya bu inkişaf üzerine bilhassa müttefikimiz Amerika ile sıkı temas halinde bulunmaktayız.

(Dışişleri Bakan Vekili Samet Ağaoğlu)


Birleşmiş Milletler Türkiye’yi destekledi ve ABD, olası bir saldırıya karşı İngiltere’nin Ortadoğu politikasındaki başarısızlığıyla ilan ettiği Eisenhower Doktrini çerçevesinde Türkiye, İran ve Irak’a silah yardımı yapacağını duyurdu. 

Krizin tarafların geri adım atmasıyla sona ermesi ve Sovyetler Birliği Lideri Nikita Kruşçev’in 30 Ekim 1957’de Moskova Büyükelçiliğinde yapılan Cumhuriyet kutlamalarına katılması, ilişkilerin normalleşmesi için önemli bir adım olarak değerlendirilebilirdi. Ancak 16 Aralık 1957’de NATO Devletler Konseyinde konuşan Menderes’in, Suriye’de kurulan Sovyet üslerinin Türkiye’yi doğrudan tehdit ettiğini söyledikten sonra “Komünizmi durdurmak için askerî tedbir kâfi değildir” demesi, tam bir normalleşmenin henüz mümkün olmadığını göstermişti.


Amerika’ya karşı artan kitlesel tepkiler

1950’li yıllarda Ortadoğu politikası nedeniyle Arap ülkeleriyle ilişkileri olumsuz olan Türkiye, topraklarında yabancı üsler kurulmasının sonuçlarını deneyimlemeye o zamanlar başlarken; ABD’ye yönelik artan kitlesel tepkiler dikkat çekiyordu. 

Bunlara müdahale edilse de ABD’li Yarbay Morrison’un alkollü halde kullandığı arabasıyla bir sivilin ölümüne neden olması ve ABD Mahkemesinde yargılanıp az bir para cezasıyla serbest kalması üzerine tepkiler arttı. Cinayet dahil suçları işleseler de Amerikalıların Türkiye’de dokunulmaz olduğuna dair eleştirel üsluplarla kaleme alınmış şiirler, yazılar yayımlandı, protestolar yapıldı. Müsamaha gösterilmeyen bu tür yayınlar için soruşturmalar açılırken ABD karşıtı eylemlere, kolluk kuvvetleriyle müdahale edildi. 

NATO üyeliği sonrası, bazı Amerikan subaylarının Türk ordusunda üst düzey kumandanları denetleme yetkisine sahip olması, orduda da rahatsızlık yarattı. Bu durum, Türk kamuoyunda ve askerî çevrelerde ABD’ye karşı bir memnuniyetsizlik atmosferi oluşturdu.

ABD Başkanı Eisenhower 6 Aralık 1959’da Türkiye’ye kısa bir ziyaret gerçekleştirirken, açılışını Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın yaptığı bir toplantı düzenlendi. Burada biri Sovyet tehdidinin halen devam ettiği düşüncesiyle silahsızlanma, diğeri ise gelişmemiş ülkelerin bağımsızlık peşinde koşması olmak üzere iki temel sorun üzerinde duruldu. 

Zorlu, güvenlikle ilgili ve istikrar programı hedefi politikalarından ötürü Amerika’ya teşekkür etmişse de gelinen noktada ekonomi düzelmiş değildi. Menderes, 1959’da ABD’ye ziyaret gerçekleştirerek kredi ve mali destek talep etti fakat o da eli boş döndü. Dönemin sonuna doğru gelindiğinde sıkı sıkıya bağlı olduğu müttefiklerinin gözünde güvenini ve itibarını kaybetmiş olan hükûmet, dış politikasında farklı alternatif arayışına girdi. 

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ise iç politikadaki gerginlikle birleşip gittikçe Türkiye’yi daha çok etkisi altına aldı ve Irak Olayının bir diğer yansıması, Türkiye’de darbe, ihtilal sözcüklerinin sıklıkla dillendirilmeye başlanması oldu.


1950’lerden bugünkü denkleme

1950’li yıllarda Türkiye’nin Ortadoğu politikası, Soğuk Savaşın iki kutuplu dengesi, ABD ile Batı ittifakları ve bölgedeki rejim değişiklikleri tarafından şekillendirilmişti. Musaddık’ın İran’da devrilmesi, Nasır’ın Mısır’daki yükselişi ve Irak’ta Temmuz 1958’de gerçekleşen darbe, Türkiye’nin bölgesel müdahale iddialarını sınırlandırarak hükûmetin hem güvenlik hem de prestij kaygılarını derinleştirmişti. 

Demokrat Parti iktidarı, ABD ve Batı’yla yakın iş birliğine dayanarak Ortadoğu’da liderlik rolü üstlenmeye çalışsa da, sonuç odaklı bakıldığında bu çabalar sınırlı kalmıştı. Müdahaleler, ittifak beklentileri ve diplomatik hamleler, bölgesel dengeler ve yerel aktörlerin politikaları karşısında sık sık başarısızlığa uğramıştı.

Bu tarihsel örnekler Türkiye’nin dış politika stratejisinde iki temel dersi ortaya koyması bakımından önemli argümanlar olarak görülebilir. Birincisi, bölgesel liderlik ve müttefik bağımlılığı arasındaki dengeyi doğru kurmak zorunluluğu. İkincisi de dış müdahalelerin risklerinin, yalnızca askerî veya diplomatik kapasite ile değil, bölgesel aktörlerin niyet ve tutumlarıyla da yakından ilgili olması.

Dış müdahaleler, güç mücadeleleri ve yerel liderlerin rekabetiyle hâlâ istikrarsız yapısıyla bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, 1950’li yıllarda yaşananlarla paralellikler gösteriyor.

Türkiye açısından bakıldığında ise günümüzde izlediği dış politikanın, geçmişin deneyimlerinden süzülen derslerle şekillendiği söylenebilir. ABD ve Batı ile ilişkiler, bölgesel güvenlik ve enerji politikaları hâlâ temel belirleyiciler olarak öne çıksa da 1950’li yıllardaki gibi tek taraflı bir liderlik iddiası yerine, diplomatik çok boyutluluk ve yerel dengelerin gözetildiği bir anlayış göze çarpıyor.

 

 

*Makale, ağırlıklı olarak İmge Kitabevi tarafından yayımlanan “Türkiye’nin Siyasi Tarihi: Çok Partili Dönemin Başlangıcından 27 Mayıs 1960’a” adlı eserden yararlanılarak hazırlanmıştır.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU