Küba dosyası (1): Karayipler’de jeopolitik kaygı ve bir devletin ontolojik sınavı

Umut Berhan Şen Independent Türkçe için yazdı

Küba, 21'inci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız 2026 yılı dünyasında, sadece bir ada devleti değil, aynı zamanda küresel sistemin çeperinde asılı kalmış, ideolojik bir anakronizm ile stratejik bir direnç noktasının dramatik kesişim kümesi.

Havana’nın tuzlu nemiyle aşınmış o meşhur kolonlu binalarının arasından süzülen rüzgâr, bugün artık sadece devrimin romantik şarkılarını değil, derinleşen bir enerji krizinin, sosyo-ekonomik bir tıkanmışlığın ve jeopolitik bir yalnızlığın uğultusunu taşıyor. 

Küba’yı anlamak için sadece haritaya bakmak yetmez; Küba’yı anlamak için bir devletin, tarihin en uzun süreli ambargosu altında nasıl bir “organizma”ya dönüştüğünü, hücresel düzeyde nasıl bir hayatta kalma refleksi geliştirdiğini kavramak gerekiyor. 

1959’un o yüksek enerjili, barut kokulu idealizminden 2026’nın sert, pragmatik ve bir o kadar da sancılı reel-politiğine uzanan bu yolculuk, aslında bir ulusun “imkansızlıklar içindeki varoluş” manifestosu.

Bugün Küba’nın sosyo-politik manzarasını belirleyen en temel parametre, 1990’lardaki o meşhur “Özel Dönem” kadar yakıcı, ancak ondan çok daha karmaşık bir kriz katmanıdır. 

Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle yetim kalan bu ada, o dönemde ideolojik bir sığınak olarak ayakta kalmayı başarmıştı. 

Ancak 2020’li yılların ikinci yarısında karşımızda duran tablo, sadece hammadde eksikliği değil, aynı zamanda bir “yönetim paradigması” krizi. 

Miguel Díaz-Canelliderliğindeki Küba Komünist Partisi, bir yandan RaulCastro’nun “yavaş ama kararlı” reform mirasını devralmaya çalışırken, diğer yandan sokaktaki vatandaşın sofrasındaki ekmeğin ve evindeki elektriğin hesabını vermek zorunda. 

Enerji, bugün Küba’nın yumuşak karnı, tabiri caizse Aşiltopuğu. Venezuela’dan gelen sübvansiyonlu petrol akışının, Caracas’ın kendi iç dinamikleri ve küresel enerji piyasasındaki dalgalanmalar nedeniyle sekteye uğraması, Havana’yı “enerji jeopolitiği”nde tam bir darboğaza sürüklüyor. 

Gayet bariz ki, 2026 itibarıyla Küba’da yaşanan sistematik elektrik kesintileri, sadece teknik bir arıza değil, devletin vatandaşıyla arasındaki toplumsal sözleşmenin altını oyan bir erozyon faktörü. Bir devlet, ışıklarını açık tutamadığı sürece egemenlik iddiasını savunmakta zorlanır. İşte Küba, şu an bu ontolojik eşikten geçmeye çalışıyor.

Ekonomik cephede ise manzara, çift para birimi sisteminin kaldırılmasından sonra ortaya çıkan devasa bir enflasyonist baskı ile karakterize edilmiş durumda. Küba pesosunun değer kaybı, karaborsanın resmi piyasanın yerini alması ve temel gıda maddelerine erişimdeki zorluklar, toplumsal dokuda ciddi çatlaklar oluşturuyor. 

Ancak burada bir parantez açmak gerek: Küba, klasik bir “başarısız devlet” örneği değildir. Aksine, inanılmaz derecede örgütlü, her mahallede Devrimi Savunma Komiteleri (CDR) aracılığıyla kılcal damarlara kadar nüfuz etmiş bir “güvenlik devleti” mekanizması devrededir. 

Bu mekanizma, toplumsal huzursuzluğun bir isyana dönüşmesini engelleyen en büyük sigorta. Lakin, baskılama mekanizmaları karın doyurmuyor. Devlet, 2026 yılında “sosyalist mülkiyet” ile “özel teşebbüs arasında tehlikeli bir denge oyunu oynuyor. 

Bir yanda devletin hantal bürokrasisi, diğer yanda ise hayatta kalmak için kapitalist yöntemlere başvuran küçük işletmeler söz konusu. Tabii bu, hibrit bir ekonomik modelden ziyade, bir “mecburiyetler senfonisi”.

Hiç kuşkusuz, Küba’nın en büyük ihraç kalemi ne şeker kamışıdır ne de tütündür; Küba’nın en büyük ihraç kalemi “insan sermayesi” ve “ideolojik nüfuz”dur.

On yıllardır dünyanın dört bir yanına gönderilen doktorlar ve sağlık heyetleri, Havana için hem bir döviz kaynağı hem de bir “yumuşak güç” unsuruydu.

Ancak bugün bu model de sarsılmakta. Eğitimli genç nüfusun, Nikaragua üzerinden başlayan ve ABD sınırında son bulan o trajik göç rotasına girmesi, adanın geleceğini ipotek altına alıyor.

Demografik yaşlanma, Küba’nın önündeki en büyük sessiz tehlike. Öte yandan, gerektiğinde savaşacak gençlerin, üretecek beyinlerin adadan ayrılması, “Devrim”in biyolojik olarak da sürdürülebilirliğini tehdit etmekte. 

Bu noktada devlet aklı, diasporayla barışma yolları aramakta. Ancak Florida’daki katı sağcı Kübalı lobisi ile Havana’daki eski tüfeklerin  arasındaki ideolojik uçurum, bu barışın önündeki en büyük bariyer.

Jeopolitik düzlemde ise Küba, 2026 yılında kendisini “Çok Kutuplu Dünya”nın yeniden inşasında bir ileri karakol olarak konumlandırmaya çalışıyor. Rusya ile olan tarihsel bağlar, Ukrayna savaşı sonrası Moskova’nın “arka bahçede bir gedik açma” ihtiyacıyla yeniden tahkim ediliyor.

Tabii, Rusya’nın Küba’ya yaptığı buğday ve yakıt yardımları karşılığında elde ettiği stratejik dinleme tesisleri ve liman kullanım hakları, Washington’un sinir uçlarıyla oynamaya devam ediyor.

 Diğer yandan Çin, Küba’nın dijital altyapısını ve liman modernizasyonlarını üstlenerek, adayı “Kuşak ve Yol”unKarayip bacağını tahkim eden sessiz bir ortağa dönüştürüyor. Küba, Washington’un “Monroe Doktrini”ne karşı, Avrasya güçlerinin bölgedeki emniyet supabı rolünü oynamaktadır.

Bu durum, adayı hem bir hedef tahtası haline getirmekte hem de ona vazgeçilmez bir manevra alanı sunmakta.

Sosyopolitik açıdan 11 Temmuz protestolarının[*] gölgesi hâlâ siyasetin üzerinde. Devlet, bu protestolardan çıkardığı dersle, bir yandan güvenlik bürokrasisini modernize ederken diğer yandan dijital alanı kontrol etme yeteneklerini (Küba’nın yerli işletim sistemleri ve internet kısıtlama protokolleri) geliştirmeyi sürdürüyor.

Ancak Küba halkı, 1950’lerin nostaljisiyle yaşamaktan yoruldu. Genç nesil, akıllı telefon ekranlarından gördükleri dünya ile rasyonel bir kıyas içerisinde. Bu kıyas, ideolojik sadakati aşındırıyor.

Devletin cevabı ise, “Egemenlik ve Bağımsızlık” retoriğini, sosyalizmden daha baskın bir tona çekmeye çalışmak Yani 2026’nın Küba’sı, Marksist-Leninist bir kaleden ziyade, “Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan milliyetçi bir ada” imajına büründü.

Sonuç olarak bu ilk bölümde çizilen tablo, bir çöküşün değil, sancılı bir metamorfozun tablosu. Küba, ambargonun dişlileri arasında ezilmemek için kendi dokularını sürekli yenileyen, ama bu süreçte de ciddi yara izleri alan bir devlet. 

Ekonomik sefalet ile askeri-stratejik direnç arasındaki bu paradoks, adanın karakterini oluşturuyor. Sosyo-ekonomik labirentin içinde çıkış yolu arayan Havana, bir yandan Rusya ve Çin ile flört ederken, diğer yandan kuzeydeki devle “onurlu bir ateşkes” arayışında. 

Ancak bu ateşkesin bedeli, devrimin temel kolonlarından vazgeçmek ise, Küba rejimi bunu ödemeye henüz hazır değil.

 

 

* 11 Temmuz 2021 tarihinde Küba genelinde (başta Havana ve San Antonio de los Banos olmak üzere) patlak veren protestolar; derinleşen ekonomik kriz, gıda ve ilaç kıtlığı ile pandemi dönemindeki kısıtlamalara karşı halkın biriken öfkesinin, on yıllardır görülmemiş bir kitlesellikle sokaklara taşmasıdır.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.​​​​​​​

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU