22 Mart 2026’da yapılan belediye seçimleri ikinci turu, Fransa’nın siyasi takviminde uzun süredir bekleyen soruları yeniden gündeme taşımış görünüyor. Paris, Lyon ve Marsilya’da sandıklar açıldığında, sol ve yeşil listelerin büyükşehirlerin çoğunda yönetimi ya koruduğunu ya da güçlendirdiğini görüyoruz. Aşırı sağın beklediği “metropol hamlesi” gerçekleşmedi. Merkez ve klasik sağ ise ancak sınırlı sayıda şehirde rahat nefes alabildi.
Seçim gecesine dair genel durum kabaca böyleydi. Ancak bu durumu sadece belediye başkanlıkları listesi üzerinden okumak meselenin yarısını görmek anlamına gelebilir. Zira sonuçlar, hem Fransa iç siyasetinde metropollerle taşra arasındaki gerilimi yeniden hatırlattı hem de 2027 cumhurbaşkanlığı yarışı için erken uyarı niteliğinde işaretler verdi. Kısacası, sandıktan çıkan rakamlar kadar bu rakamların hangi toplumsal zemine oturduğuna bakmak gerekiyor.
Büyükşehirlerin çizdiği yeni çerçeve
Paris’ten başlayalım. Başkentte sol–yeşil blok, tüm baskılara rağmen belediyeyi elinde tutmayı başardı. Sosyalist ve ekolojist bu blok kampanyasını kira krizi, ulaşım, iklim ve kamusal hizmetler üzerinden kurmuştu. Seçmen, Macroncu merkezin yorgun imajına ve aşırı sağın kimlik odaklı diline mesafesini koruyarak bu bloğu tercih etti.
Lyon’da ise yeşillerin elinde olan belediye yönetimi ikinci dönemi için yeniden yetki aldı. Şehir planlaması, bisiklet yolları, toplu taşıma ve çevreci projeler üzerinden yürütülen tartışmanın güvenlik ve göç başlıklarının önüne geçtiğini görebiliyoruz.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Marsilya’da ise sol ittifak, daha önce kırdığı merkez sağ hegemonyasını pekiştirdi. Akdeniz’in bu kırılgan liman kentinde, sosyal politikalar ve kentsel dönüşüm dosyası belirleyici oldu.
Bordeaux, Lille ve Grenoble gibi şehirlerde de tablo çok farklı değil. Yönetimler, soldan sola veya sol–yeşil ekseninde el değiştiriyor. Bu noktada merkez partilerin çoğu yerde araya sıkışmış durumda olduğunu ifade edebiliriz.
Aşırı sağ ise belediye saraylarının kapısına yaklaşsa da içeri giremiyor. Büyükşehir haritasına bakınca, Fransa’da “kentsel alan = sol ağırlık” denkleminin artık istisnadan ziyade bir norm hâline geldiğini söylemek yanlış olmaz.
Metropol sosyolojisi: Neyi ödüllendiriyor?
Peki bu durum bize ne anlatıyor? Önce şehirlerin sosyolojik yapısına bakalım. Paris, Lyon, Marsilya ve diğer büyük merkezlerde genç nüfus oranı yüksek. Üniversite mezunları, hizmet sektöründe çalışanlar, göçmen kökenli seçmenler ve kamu hizmetlerinden doğrudan etkilenen kesimler bu metropollerde belirleyici blokları oluşturuyor.
Bu kitle gündelik hayatında birkaç somut dosyayla yaşıyor. Bunlar özellikle kira ve konut fiyatları, ulaşım maliyeti, güvencesiz çalışma, iklim krizi ve kamusal alan güvenliği gibi konular.
Sol ve yeşil listeler bu başlıklarda en azından “yön duygusu” veren programlar ortaya koydu. Toplu taşımayı ucuzlatma, sosyal konut üretme, meydanları ve sokakları yayalaştırma, hava kirliliğini düşürme gibi hedefler genç şehirli seçmende yankı bulduğu söylenebilir.
Aşırı sağın dili ise metropollerde farklı bir sınava girdi. Ulusal Birlik (RN) göç, güvenlik ve ulusal kimlik eksenli kampanyasını sürdürse de şehir merkezlerinde ekonomik kaygılar ve yaşam kalitesi meselesi kimlik tartışmasının önüne geçti.
Klasik sağın ve merkezin “mali disiplin–düzen–reform” üçgeninde sıkışan söylemleri de özellikle emeklilik yasası sonrası dönemde çekiciliğini kaybetmiş durumda. Yani, seçmenin basitçe “Kim günlük hayatımda bir şeyleri değiştirebilir?” sorusuna cevap aradığını ve büyük şehirlerde bu cevabı solda bulduğunu söyleyebiliriz.
Aşırı sağ için dur-kalk çizgisi nerede?
Ulusal Birlik’in sonuçlarına baktığımızda ilginç bir ikilem ortaya çıkıyor. Parti ülke genelinde ciddi ve kalıcı bir oy oranına sahip. Kırsal bölgelerde, küçük kentlerde ve bazı banliyö kuşaklarında hâlâ birinci güç konumunda. Fakat aynı parti, büyükşehir belediyelerinde “yönetici aktör” hâline gelemiyor ve çoğu yerde ikinci tur barajını aşmakta zorlanıyor.
Bu, RN için hem sınır hem de potansiyel tuzak anlamına geliyor. Sınır çünkü Fransa gibi merkezî bir devlette, metropollerde yönetim tecrübesi olmadan ulusal iktidara yürümek, özellikle dış politika ve ekonomi gibi karmaşık dosyalarda güven sorunu yaratabilir. Tuzağı ise şöyle özetleyebiliriz: Parti, belediye düzeyinde kadro ve proje biriktiremediği ölçüde “tepki oylarının” taşıyıcısına sıkışma riskiyle karşı karşıya.
Önümüzdeki dönemde RN’nin iki seçenekle karşı karşıya kalacağını söyleyebiliriz. Ya yerel kadro inşasına daha fazla yatırım yapacak ve şehirlerde “hizmet kapasitesi olan” bir profil çizmeye çalışacak.
Ya da stratejisini tamamen cumhurbaşkanlığı ve parlamento eksenine kilitleyip belediyeleri “kaybedilebilir, ama ülke kazanılabilir” dosyası gibi görecek. Her iki tercih de Fransa siyasetinin seyrini farklı yönlere taşıyabilir.
Merkez ve merkez sağ neden sıkıştı?
Seçimden en karmaşık çıkışı yapan blok Macroncu merkez ve klasik sağ oldu. Rönesans Partisi ve müttefikleri büyükşehirlerde belirgin bir anlatı kuramadı.
Seçim döneminde emeklilik reformu ve alım gücü tartışmaları yönetimin “modernleşme” hikâyesini gölgeledi. Seçmen gözünde “krizi yöneten ama çözüm üretmeyen teknokrat iktidar” imajı ağır basmaya başladı.
Cumhuriyetçiler cephesinde ise iki farklı husus var. Bir yanda, RN’ye mesafesini korumak isteyen fakat seçmeninin bir kısmını aşırı sağa kaptıran bir parti; öte yanda merkezden uzaklaşıp daha sert çizgiye kaymayı savunan iç akımlar.
Bu ikili durum, Cumhuriyetçileri birçok büyükşehirde “gerekli ama yeterli olmayan” aktöre dönüştürüyor. Sembol şehirlerde kazanılan belediyeler moral verse de ülke çapında bir strateji üretmeye yetmiyor.
Bu sıkışma, 2027’deki cumhurbaşkanlığı yarışında merkez ve merkez sağın rolünü belirsiz hâle getiriyor. Eğer bu bloklar yeni bir siyasi hikâye yazamazsa, ikinci turda yine “RN’yekarşı kim?” sorusuna indirgenmiş bir seçimle karşı karşıya kalmamız şaşırtıcı olmaz.
2027 hesabı: Sol için fırsat, aynı zamanda sınav
Şimdi biraz da sol cephenin önündeki olasılıklara bakalım. Büyükşehirlerde elde edilen başarı, sol–yeşil blok için önemli bir moral ve meşruiyet kaynağı. Paris, Lyon, Marsilya gibi şehirleri yönetiyor olmak hem kadro üretimi hem politika denemeleri açısından ciddi bir avantaj sunuyor.
Ancak bu tablo tek başına 2027 zaferi anlamına gelmiyor. Solun önünde iki kritik soru var. Birincisi, farklı bileşenlerin –mesela sosyalistler, yeşiller, radikal sol– cumhurbaşkanlığı için ortak aday ve program etrafında buluşup buluşamayacağı. Yerelde kurulan ittifaklar ulusal düzeyde yaşanacak pazarlıkları kolaylaştırabilir ama garanti etmez.
İkincisi ise coğrafi ve toplumsal genişleme meselesi. Metropollerde güçlü olmak önemli, fakat RN’nin ağır bastığı kırsal ve küçük kent zeminine dokunmadan Elysee’ye giden yolun son metresi hep kaygan kalacak.
Sol, bu seçimler sonrası “şehirli orta sınıfın partisi” algısını kırmak istiyorsa tarım, sanayi, enerji ve güvenlik politikalarında daha ikna edici bir çerçeve çizmek zorunda. Aksi hâlde, büyükşehirlerde topladığı destek, çevre halkasında “bizden olmayanların hikâyesi” olarak görülebilir.
Avrupa ve dış siyaset boyutu
Bu yerel seçimin bir de dışarıdan nasıl göründüğü meselesi var. Brüksel, Berlin ve diğer Avrupa başkentleri RN’ninbüyükşehirlerde başarısız olmasını dikkatle not etti. Çünkü Fransa’da aşırı sağın ulusal iktidara yürümesi AB’nin geleceği, göç politikasının yönü ve Ukrayna savaşı gibi dosyalarda doğrudan sonuçlar üretir.
Büyükşehirlerde sol–yeşil çizginin güçlenmesi, Avrupa’nın iklim ve sosyal politika gündemine daha yakın bir siyasi iklim yaratıyor.
Yine de burada abartıya kaçmamak gerekiyor. Fransa’nın dış politikası, Elysee’deki ismin yanı sıra devlet geleneği, ordu, diplomasi ve ekonomik çıkarlar tarafından belirleniyor.Dolayısıyla sadece bir ismin gelmesi her şeyi toptan değiştirmeyecektir.
Büyükşehirlerde solun yükselmesi, bu alanlarda otomatik bir rota değişikliği anlamına gelmez. Ancak kamuoyu baskısı, savunma harcamaları, Afrika’daki askeri varlık, nükleer enerji ve AB içi güç dengeleri gibi başlıklarda daha temkinli ve tartışmacı bir atmosfer oluşturabilir.
Fransa’nın iki ayrı ritmi
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, karşımıza iki katmanlı bir resim çıkıyor. Bir katmanda, Paris’ten Marsilya’ya uzanan metropol hattı var. Bu hat iklimi, sosyal devleti ve yaşam kalitesini önceleyen sol–yeşil yönetimleri tercih ediyor.
Diğer katmanda ise kırsal bölgeler ve küçük kentler yer alıyor.Burada ekonomik kaygılar, güvenlik endişesi ve kimlik siyaseti üzerinden RN ve merkez sağ hâlâ güçlü.
Fransa, bir süredir “iki ülke” metaforuyla anlatılıyordu. 22 Mart seçimlerinin bu metaforu biraz daha somutlaştırdığı görülüyor. Sol için bu durum geri dönüş kapısının aralandığını gösteriyor. Ayrıca aşırı sağ için büyükşehirlerde hâlâ güçlü bir direnç olduğunu hatırlatıyor. Merkez için ise alarm zillerinin daha yüksek sesle çalmaya başladığı bir döneme işaret ediyor.
Bundan sonrası partilerin bu sonucu nasıl okuyacağına bağlı. Metropollerin sol haritası, eğer kırsal ve sanayi kuşaklarıyla konuşabilen bir projeye dönüşürse, Fransa siyaseti gerçekten yeni bir sayfaya geçebilir.
Tersi bir durumda, bugün kutlanan zaferler birkaç yıl sonra “büyükşehir parantezi” olarak hatırlanır. Şimdilik bildiğimiz tek şey, 22 Mart’ta açılan sandıklar belediye başkanlarını seçmekle kalmadı, Fransa’nın gelecek tartışmasını da yeniden yazmaya başladı.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish