1876 yılında ilan edilen Kanun-i Esasi, Osmanlı siyasal düzeninde egemenliğin teorik olarak yeni bir kaynağa bağlandığını ilan ediyordu. Bu anayasa ile birlikte imparatorluk tarihinde ilk kez egemenliğin yalnızca padişahın şahsında tecessüm eden mutlak bir otorite olmadığı, devletin bir meclis ve anayasa aracılığıyla yönetileceği fikri ortaya konmuştu. Ancak bu anayasal düzenin ilanı Osmanlı egemenliğinin gerçekten anayasal bir sisteme dönüştüğü anlamına gelmedi. Tam tersine, 1876 ile 1908 arasındaki dönem, görünürde anayasal bir çerçeveye sahip olan fakat fiilen merkezî otoritenin yeniden yoğunlaştığı bir siyasal fazı temsil eder. Bu nedenle söz konusu dönem Osmanlı egemenliğinin görünür ve görünmez boyutlarının birbirinden ayrıştığı bir siyasal laboratuvar olarak değerlendirilebilir.¹
Kanun-i Esasi’nin ilanından kısa süre sonra patlak veren 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı, imparatorluğun siyasal yapısını derinden etkiledi. Savaşın yarattığı askeri ve diplomatik kriz ortamı içinde II. Abdülhamid, meclisi kapatarak anayasal düzeni askıya aldı ve fiilen tek merkezli bir yönetim kurdu. Bu gelişme Osmanlı siyasetinde uzun süre “istibdat dönemi” olarak adlandırılan yeni bir yönetim modelinin ortaya çıkmasına yol açtı. Ancak bu dönemi yalnızca otoriter bir yönetim olarak tanımlamak yeterli değildir. Çünkü Abdülhamid yönetimi aynı zamanda modern devlet kurumlarının genişlediği, bürokrasinin güçlendiği ve yeni iletişim ağlarının kurulduğu bir dönemdir. Bu nedenle bu süreç, egemenliğin yalnızca baskı yoluyla değil aynı zamanda bilgi, istihbarat ve idari koordinasyon aracılığıyla yeniden örgütlendiği bir dönem olarak değerlendirilmelidir.²
Bu dönemin siyasal sahnesinde belirleyici rol oynayan başlıca aktörler arasında II. Abdülhamid, Ahmed Rıza, Prens Sabahaddin, Mizancı Murad, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa ve Mehmed Said Paşa gibi isimler yer alıyordu. Bu aktörlerin her biri Osmanlı egemenliğinin farklı güç alanlarını temsil ediyordu. Abdülhamid saray merkezli egemenliğin sembolü haline gelirken, Jön Türk hareketi anayasal muhalefetin örgütlü ifadesi olarak ortaya çıkıyordu. Aynı dönemde modern eğitim kurumlarından yetişen yeni bir bürokratik elit ortaya çıkıyor ve imparatorluk siyasetinin yönünü giderek daha fazla etkiliyordu.
1876 sonrası Osmanlı siyasal düzeninde egemenliğin görünmez yapısını belirleyen başlıca çatışma alanları birkaç temel eksen etrafında yoğunlaşmıştır: istibdat yönetimi ile anayasal muhalefet arasındaki mücadele, saray merkezli otorite ile modern bürokrasi arasındaki güç dengesi, modern eğitim kurumları ile geleneksel medrese sistemi arasındaki bilgi rekabeti ve imparatorluk düzeni ile yükselen milliyetçi hareketler arasındaki siyasal gerilim. Bu çatışmaların her biri Osmanlı egemenliğinin hem iç hem de dış sınırlarını yeniden tanımlayan süreçlere işaret eder.
II. Abdülhamid yönetiminin en önemli özelliklerinden biri devletin bilgi ve iletişim ağlarını genişletmesidir. Abdülhamid yalnızca merkezi otoriteyi güçlendirmekle kalmamış, aynı zamanda modern bir istihbarat ve bürokratik denetim sistemi kurmuştur. Telgraf hatlarının yaygınlaştırılması, vilayet yönetiminin yeniden düzenlenmesi ve eğitim kurumlarının genişletilmesi bu dönemin belirleyici gelişmeleri arasında yer alır. Bu nedenle Abdülhamid dönemi çoğu zaman yalnızca baskıcı bir yönetim olarak tanımlansa da aynı zamanda modern devlet kapasitesinin genişlediği bir dönemdir. Bu gelişmeler Osmanlı egemenliğinin görünmez koordinasyon ağlarını güçlendirmiştir.³
Buna karşılık aynı dönemde Osmanlı aydınları arasında anayasal bir yönetim talebi giderek güç kazanıyordu. Jön Türk hareketi bu talebin en örgütlü ifadesi olarak ortaya çıktı. Avrupa’da faaliyet gösteren bu hareketin liderleri arasında Ahmed Rıza, Prens Sabahaddin, Mizancı Murad ve Abdullah Cevdet gibi isimler bulunuyordu. Bu aydınlar Osmanlı devletinin kurtuluşunun anayasal bir yönetim ve siyasal özgürlüklerle mümkün olacağını savunuyordu. Jön Türk hareketi yalnızca bir siyasal muhalefet hareketi değil, aynı zamanda modern bir siyasal düşünce dünyasının temsilcisiydi. Bu hareket Osmanlı egemenliğinin kaynağının padişahın mutlak otoritesinden değil, millet iradesinden gelmesi gerektiğini ileri sürüyordu.
Abdülhamid yönetimi ile Jön Türk muhalefeti arasındaki mücadele Osmanlı siyasal düzeninde uzun süre devam eden bir gerilim yarattı. Bu mücadele yalnızca siyasal değil aynı zamanda kurumsal bir rekabetti. Saray merkezli yönetim merkezi bürokrasi ve istihbarat ağları aracılığıyla egemenliği korumaya çalışırken, Jön Türk hareketi modern iletişim ağlarını, basını ve Avrupa’daki siyasal çevreleri kullanarak muhalefetini örgütlüyordu. Bu durum Osmanlı egemenliğinin görünmez alanlarında yeni bir rekabet alanı oluşturdu.
Bu dönemde Osmanlı toplumunda yaşanan bir diğer önemli dönüşüm eğitim alanında ortaya çıktı. Modern okulların sayısının artması yeni bir bürokratik ve askeri elitin yetişmesine yol açtı. Mekteb-i Mülkiye, Harbiye ve Tıbbiye gibi modern eğitim kurumları Osmanlı siyasal hayatında önemli rol oynayacak yeni bir kuşağın ortaya çıkmasını sağladı. Bu okullardan yetişen genç subaylar ve bürokratlar modern siyasal fikirlerle tanışıyor ve anayasal bir yönetim talebini giderek daha güçlü biçimde dile getiriyordu. Bu kuşağın en dikkat çekici temsilcileri arasında daha sonra II. Meşrutiyet hareketinin liderleri haline gelecek olan Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa bulunuyordu.
Osmanlı egemenliğinin bu dönemde karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan biri de Balkanlar’da yükselen milliyetçi hareketlerdi. 19. yüzyılın son çeyreğinde Balkan coğrafyasında Bulgar, Sırp ve Yunan milliyetçiliği giderek güç kazanmıştı. Bu hareketler yalnızca yerel isyanlar değil, aynı zamanda Avrupa devletlerinin diplomatik desteğini de arkasına alan siyasal projelerdi. Balkan milliyetçiliği Osmanlı devletinin egemenlik alanını daraltan en önemli dış baskılardan biri haline geldi. Bu gelişmeler Osmanlı yönetimini hem askeri hem de idari reformlar yapmaya zorladı.
1900’lü yılların başına gelindiğinde Osmanlı siyasal düzeninde iki farklı egemenlik modeli açık biçimde ortaya çıkmıştı. Bir tarafta saray merkezli merkeziyetçi yönetim modeli, diğer tarafta anayasal ve parlamenter bir düzen talep eden muhalefet hareketi bulunuyordu. Bu iki model arasındaki rekabet Osmanlı siyasetinin yönünü belirleyen temel faktör haline geldi.
1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanı, bu uzun gerilim sürecinin sonucunda ortaya çıktı. Selanik’te örgütlenen İttihat ve Terakki kadroları, özellikle genç subayların desteğiyle anayasanın yeniden yürürlüğe girmesini sağladı. Bu gelişme Osmanlı egemenliğinin görünmez güç alanlarında meydana gelen uzun bir hizalanma sürecinin sonucuydu. Modern eğitim kurumlarından yetişen askeri ve bürokratik elitler, anayasal muhalefet hareketleri ve uluslararası siyasal baskılar bir araya gelerek yeni bir egemenlik formunun ortaya çıkmasına yol açtı.
II. Meşrutiyet’in ilanı Osmanlı siyasal düzeninde anayasal egemenliğin yeniden kurulması anlamına geliyordu. Ancak bu gelişme aynı zamanda imparatorluk içinde yeni güç mücadelelerinin başlangıcını da temsil ediyordu. Çünkü anayasal düzen yalnızca egemenliğin kaynağını değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda siyasal rekabetin kurumsal biçimini de yeniden tanımlıyordu.
Sonuç olarak Kanun-i Esasi ile II. Meşrutiyet arasındaki dönem Osmanlı egemenliğinin görünmez yapısında gerçekleşen büyük bir yeniden örgütlenme sürecidir. Abdülhamid yönetimi merkezi devlet kapasitesini güçlendirirken, Jön Türk hareketi anayasal muhalefetin örgütlenmesini sağlamış ve modern eğitim kurumları yeni bir siyasal elitin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu süreçte imparatorluk egemenliği yalnızca saray merkezli bir otorite olmaktan çıkmış; bürokrasi, aydın hareketleri, askeri elitler ve uluslararası güç dengelerinin etkisi altında çok katmanlı bir yapıya dönüşmüştür. II. Meşrutiyet bu uzun dönüşüm sürecinin kurumsal ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Devam edecek…
Dipnotlar
- İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul: İletişim Yayınları.
- Şerif Mardin, The Genesis of Young Ottoman Thought, Princeton University Press.
- Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern History, London: I.B. Tauris.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish