Trump'ın Grönland'ı satın almak istediğini ilk açıkladığı 2019 yılında dünya bunu bir şaka gibi karşıladı. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen fikri "absürt" olarak nitelendirdi, Trump gezisini iptal etti, ortalık yatıştı. Ama Trump vazgeçmedi. İkinci döneminin başında Grönland meselesini yeniden masaya taşıdı; bu kez çok daha kararlı, çok daha agresif bir dille. Askeri seçeneği "dışlamadığını" söyledi, Danimarka'ya tarife tehdidi savurdu, oğlunu ve ardından Başkan Yardımcısı Vance'i Ocak 2025’de adaya gönderdi. Grönland’lı ya da Danimarkalı hiçbir yetkiliyle görüşme yapılmadan fotoğraf çekip döndüler. Mesaj açıktı: “Bu topraklar eninde sonunda Amerikan olacak.”
Peki bu bir saplantı mı, strateji mi?
İkisi birden.
Trump'ın Grönland'a ilgisi 2018'de bir güvenlik brifinginde şekillendi. Durum Odası'nda kendisine Rusya'nın Arktik'teki denizaltı faaliyetleri ve Çin'in bölgedeki artan varlığı anlatıldığında, ABD'nin Soğuk Savaş döneminde Grönland üzerinde fiilen kurduğu kontrolü sonradan nasıl yitirdiğini öğrendi. Soğuk Savaş'ın zirvesinde ABD, Grönland'da Pituffik Uzay Üssü'nü işletiyordu. Füze savunması ve nükleer caydırıcılık açısından kritik bir konumdu bu. Savaş sonrası dönemde ise ABD bu ayak izini küçülttü, kontrolü fiilen Danimarka'ya bıraktı. Trump bu bilgiyi öğrendiğinde bunu bir zayıflık olarak yorumladı.
Bugün Trump’ın Grönland ısrarının arkasındaki stratejik gerekçeler de sağlam. ABD'nin "Golden Dome" adını verdiği, balistik, hipersonik ve seyir füzelerine karşı kurulmak istenen kapsamlı savunma sisteminin işlevselliği büyük ölçüde Grönland'ın coğrafi konumuna bağlı. Ada, Kuzey Amerika ile Avrupa arasındaki en kısa füze güzergahlarının tam üzerinde duruyor. Rusya'nın Kuzey Kutbu'ndaki askeri üslerini sistematik biçimde genişletmesi, yeni nesil denizaltılarını bölgeye konuşlandırması ve Çin'in adada bulunan nadir toprak elementlerine — lityum, kobalt, neodimyum — duyduğu ilgi, Washington'ın hesaplarını köklü biçimde değiştirdi. Grönland'ın ham madde rezervleri, elektrikli araç bataryalarından savunma sanayiine kadar uzanan kritik teknolojilerin hammaddesi niteliğinde. Eski baş stratejist Steve Bannon'ın Time dergisine verdiği mülakattaki "Onun hedefi tam kontroldür, inanın bana" sözleri bu tablonun özeti. Trump ikinci dönemini bitirse de bu mesele gündemden düşmeyecek; çünkü artık kişisel bir inat ile nesnel bir stratejik zorunluluğun iç içe geçtiği bir dava haline geldi.
Peki karşı tarafta kim var?
Çoğu Türk okuyucu için Danimarka, kuzey Avrupa'nın bir köşesinde sakin bir refah devleti. Oysa bu ülkeyi anlamadan Grönland krizini kavramak mümkün değil.
Danimarka, yüzyıllar içinde sistematik biçimde küçülen ender devletlerden biri. 14. yüzyılda Kalmar Birliği çatısı altında tüm Kuzey Avrupa'ya hükmediyordu. Napolyon Savaşları'nın ardından 1814'te Norveç'i kaybetti, 1944'te İzlanda bağımsızlığını ilan etti. Ancak Danimarkalılar bu küçülmeyi bir yenilgi olarak değil, içe dönük bir dönüşüm fırsatı olarak yorumladı. 19. yüzyıl şairi Hans Peter Holst'un "dışarıda kaybedileni içeride kazanmak" ifadesi ulusal bir slogana dönüştü. Bugün kişi başına düşen geliriyle dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alan, rüzgâr enerjisinde dünya rekoru kıran, eğitim ve sağlık sistemleriyle model gösterilen Danimarka, bu tarihsel dönüşümün ürünüdür. Nüfusu yalnızca 5,9 milyon olan bu küçük devlet, Maersk, Vestas ve Lego gibi küresel markalarla orantısız bir ekonomik ağırlık taşımaktadır. Ancak işte bu "küçük ama müreffeh" yapı, büyük güçlerin sahneye çıktığı anlarda yapısal bir kırılganlığa dönüşüyor.
Grönland ise bu tablonun hem gururu hem de açık yarası. 1953'te sömürge statüsünden Danimarka'nın bir iline dönüştürülen, 2009'da geniş bir özerklik kazanan adanın 56 bin kişilik nüfusu kendi kaderini tayin hakkına sahip. Grönland'ın bağımsızlığı ya da başka bir devlete devri teorik olarak Grönlandlıların iradesine bırakılmış durumda. Ancak Danimarka açısından Grönland'ı kaybetmek yalnızca toprak yitirmek değil, bu uzun küçülme tarihinin nihai ve onarılmaz bir halkası olmak demek. Siyasi açıdan hiçbir Danimarkalı hükümet bunu göze alamaz.
İşte tam bu noktada Danimarka kendini tarihinin en derin güvenlik ikilemine sürüklenmiş buluyor. Soğuk Savaş'tan bu yana NATO şemsiyesine güvenerek savunma harcamalarını asgari düzeyde tutan Kopenhag, şimdi o şemsiyenin kendisini ıslatmaya başladığını görüyor. Güvenin temeli olan "kolektif savunma" ilkesi, ittifakın lider üyesi tarafından fiilen çiğnenme riskiyle karşı karşıya. Buna Rusya'nın sistematik hibrit savaşını eklemek gerekiyor: Askeri üsler üzerindeki drone ihlalleri, savunma sanayii firması Terma'ya yönelik siber saldırılar, Nordstream sabotajları ve deniz altı casusluğu, Danimarka'nın güneyden olduğu kadar kuzeyden de baskıyla kuşatıldığını gösteriyor. Kopenhag, küçük Belt ve Öresund boğazları üzerindeki kontrolü nedeniyle Rusya'nın Atlantik'e açılmasını engelleyen stratejik bir kilit konumunda; bu durum onu Kremlin'in öncelikli hedefleri arasına sokuyor.
Yanıt somut adımlarla geldi. Savunma bütçesinin 2032'ye kadar GSYİH'nın yüzde beşine çıkarılması, zorunlu askerlik süresinin dört aydan on bir aya uzatılması, kadınların zorunlu hizmete alınması. Ocak 2026'da Grönland'a inen Danimarka askeri nakliye uçakları ve Fransa, Almanya, Norveç, İsveç ile Hollanda'nın katıldığı "Arctic Endurance" tatbikatı, Kopenhag'ın Washington'a verdiği kolektif yanıttı. Danimarka aynı zamanda AB savunma politikasına tam entegre olmak için 1992'den bu yana sürdürdüğü Maastricht istisnalarını terk etmeye hazırlanıyor.
Ama bu savunma refleksi, Trump'ı durdurmaya yetmeyecek. Çünkü Grönland meselesi artık müzakereyle kapanacak bir dosya değil. Stratejik zorunluluk ile kişisel saplantının aynı anda bir araya geldiği davalarda Washington tarihsel olarak geri adım atmaz. Danimarka bunu biliyor; bu yüzden "refah adası" imgesiyle hesaplaşıyor ve kendini, küçük ama dirençli bir güvenlik aktörü olarak yeniden tanımlıyor. Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana yaşanan en büyük Transatlantik kırılmada Danimarka hem mağdur hem de sınav veren taraf konumunda.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish