Sosyalist bir İslamcı: Ali Şeriati

Vahap Uluç Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Pinterest

Ali Şeriati, dindar bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldi.

Sömürgeciliğin fizikî olarak varlığını sürdürdüğü bir dönemde yaşadı. Bu hâl, onun düşüncelerini biçimlendirdi.

Babası ile birlikte “Hüdaperver Sosyalistler Hareketi”nde faaliyet yürütecek kadar Sosyalizm’e yakın durdu.

Sorbonne’da dinler tarihi alanında doktora yaptı.

Ama akademisyenliğe pek ilgi göstermedi, bir aydın olmayı tercih etti.

Akademisyen, belli bir alanın uzmanıydı, hayata at gözlüğü ile bakardı; aydın ise tarihe ve topluma karşı sorumluluğunun bilincinde olan kişiydi.

En büyük sorumluluğu toplumu dönüştürmekti. Gerçek aydın muhalifti, devrimciydi; topluma ve siyasî iktidara karşı doğruyu söylerdi.

J. P. Sartre ile tartıştı, ciddi anlamda ondan etkilendi.

Varoluşçuluğun en önemli ilk iki-üç temsilcisinden biri olan Sartre’in da “Ben herhangi bir dine inanmıyorum ama eğer inanıyor olsaydım bu, Şeriati’nin dini olurdu!” dediği söylenir.

Marksizm’in etkisinde kaldı. Düşüncelerini temellendirmek için her defasında Marksizm’e referanslarda bulundu.

Din dışı konularda yaptığı tespitlerini okuyan biri bunları Şeriati’nin yazdığını bilmese bu tespitlerin sıkı bir Marksist’e ait olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdi.

İslam, Sosyalizm’e uzak bir din değildi. Servet birikimine karşı çıkan, zenginlerin ihtiyaç fazlasını yoksullarla paylaşması gerektiğini savunan, Peygamber’in “Tek başına yaşadı ve tek başına ölecek” dediği Ebu Zer Ğıfari bir bakıma “ilk Sosyalist”lerdendi, ona göre.

Modernist ve reformcu Şeriati için “aklı Marksist kalbi Müslüman bir aydın!” demek hiç yanlış olmaz.

Mevcut geleneksel din anlayışını yerden yere vuran Şeriati, İslam dünyasındaki zihinsel keşmekeşten ciddi anlamda rahatsız oldu.

Din, hakikatinden uzaklaşmıştı, gelen her iktidar dine kendi çıkarlarına uygun bir biçim vermişti.

Ona göre, İslam dünyasında hâkim olan din “ataların dini” idi. Sorun Muaviye, çözüm Ali’ydi!

Silkelenmeye ve kendine gelmeye ihtiyaç vardı, reform şarttı.

“Eyleme de laf kadar yer ayırmalı” diyen Şeriati, en az bir Marksist kadar başkaldırıdan yanaydı yani kıyamcıydı.

Bu anlamda hayran olduğu kişi Cezayir kurtuluş savaşında Fransızlara karşı Cezayirliler ile birlikte savaşan “Yeryüzünün Lanetlileri”nden biri olan Frantz Fanon idi.

Ancak bu kıyam, önce insanın kendisinde başlamalıydı.

“Kendisi Olmayan İnsan”ın yapması gereken şey “Öze Dönüş”tü.

İnsanın Allah’a doğru gerçekleştirdiği yolculuktu öze dönüş.

“Öz bilinç”, “irade” ve “yaratıcılık” yetenekleri ile sürekli bir oluş halinde olan insan, sadece insana özgü bu üç meziyeti sayesinde Allah’a olan yolculuğunda kendi özünün ve kaderinin inşacısı olabilirdi.

Bu anlamda, etkilendiği Sartre’ın düşüncelerinin etkisi altında varoluşçu bir perspektif ile insanı “kendi kaderine hükmedebilen” bir özne olarak düşündü.

Dolayısıyla, yetkin bir birey olmak insanın elinde olan bir şeydi.

Öze dönüşün önünde engel olarak duran “İnsanın Dört Zindanı”nı tespit etti: “tarih”, “toplum”, “doğa” ve “benlik (ego)”.

İlk üçünden bilim ve teknoloji sayesinde kurtulmak mümkündü.

Zor olanı, insanın ömrü boyu var olacak içindeki zindan olan benlik (ego) ile mücadele etmesiydi.

Belki sürekli göndermede bulunduğu Nietzsche’nin yapısöküm düşüncesini benimsemedi ama en az Nietzsche kadar, toplumun sorgulanması gerektiği inancındaydı.

Bir konferansında “Sizi rahatsız etmeye geldim” dedi.

Ve gerçekten de rahatsız etmesini bildi.

Cemil Meriç “Cemiyete uyanın tarihi yoktur” der.

Cemiyete uymamayı tercih etti, onun için de İslam dünyasında pek sevilmedi.

Ona ilgi gösterenler aydınlar ve üniversite öğrencileri oldu, İslamcı gençlik ciddi anlamda ondan etkilendi.

Hüseyin’in yası ile yoğrulmuş, aşkın bir ruh hâline sahip olsa da Şeriati, yazılarında akıl ile aşk arasında bir dengenin kurulması gerektiğine vurgu yaptı.

Aşk, otomobilin motoruydu; akıl ise farı. Motor olmadan otomobil hareketsizdi, motor var fakat far yoksa hareketin sonu felaketti.

“Medeniyet ve Modernizm” kitabında Kuran-i Kerim’de geçen ayetlerden hareketle göç ile medeniyet arasında bağ kurdu.

Göç, insanlık tarihini harekete geçiren temel dinamikti.

Medeniyeti, bir yerden başka bir yere göç eden topluluklar (muhacirler) kurabilirdi; yerleşik, otantik (yerli) toplulukların böyle bir kabiliyeti yoktu.

Otantik topluluklar, onların toprağına yerleşip medeniyet kuran muhacirlerin hizmetkârı oldular; bu onlar için âdeta bir kaderdi.

Örneğin Kızılderililer, Aborjinler, Maoriler ya da parya kabul edilen Hint Yerlileri...

Muhacirlerin medeniyet kurmalarına verilebilecek tipik örnekler yeni kıtaya göç eden Avrupalıların kurduğu Amerikan medeniyetidir; bir diğeri Arya kavimlerinin kurduğu Hint medeniyeti.

Muhacirlerin medeniyet kurmalarına verdiği örneklerden biri Kürtler oldu.

Ona göre, Yunan medeniyetini Mezopotamya (Beyne’n-Nehreyn)’dan Yunanistan'a göç eden Kürtler kurmuştu.

Bu tespit için herhangi bir kaynak göstermedi, onun için de bu iddiası havada kaldı.

Gerçek bir aydın tavrı ile Şah Rıza Pehlevi’nin düzenini eleştirdi. Verdiği konferanslar, yazıp çizdikleri Şah rejimini rahatsız etti; hapse atıldı.

Konuşmaları ve sözleri etkiliydi, İran devriminde payı oldu.

Devrimden önce baskılardan dolayı 1977’de gittiği İngiltere’de otel odasında ölü bulundu.

Resmi kaynaklara göre kalp krizinden öldü, sevenlerine göre ise Şah’ın istihbarat örgütü SAVAK tarafından katledildi.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU