MİT Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kalın’ın o entelektüel derinliğiyle operasyonel keskinliğini harmanlayan “MİT 2025 Faaliyet Raporu” takdim yazısı, alelade bir bürokratik metin değil, tam manasıyla Türkiye’nin önümüzdeki on yılına dair bir “beka manifestosu” niteliğinde. Artık şunu net bir şekilde anlamak gerekiyor ki; Türkiye, savunmacı bir refleksi geride bırakıp, “proaktif ve oyun kurucu” bir istihbarat doktrinine tam anlamıyla geçiş yaptı. Zaten Kalın’ın satır aralarında vurguladığı “Terörsüz Türkiye” hedefi, sadece bir güvenlik vaadi değil, küresel güç odaklarının vekalet savaşları ve hibrit tehditler üzerinden Türkiye’yi dizginleme çabalarına karşı verilmiş stratejik bir cevap.
Dünyanın sancılı bir “yeni soğuk savaş” dönemine girdiği, uluslararası kurumların kriz çözme kabiliyetini yitirdiği bu fetret devrinde, MİT’in kendisini aslında “hibrit tehditlerin panzehri” olarak konumlandırması hayati önem arz ediyor. Kurumun yeni projeksiyonu, istihbaratı sadece bir bilgi toplama mekanizması olarak değil, “milli güç unsurlarının” en dinamik çarpanı olarak tanımlıyor. Özellikle yabancı servislerin Türkiye üzerindeki operasyonel iştahının, istihbarata karşı koyma faaliyetleriyle nasıl kursaklarında bırakıldığı ve “casusluk ağlarının” nasıl birer birer deşifre edildiği raporun en can alıcı noktası.
Türkiye artık sadece bir istihbarat sahası değil, hasım servisler için bir “yasak bölge” haline geliyor. Tabii, buradaki en kritik husus, “stratejik özerklik” kavramının istihbarat sahasındaki somut olarak belirginleşmesi. Ayrıca, teknolojik dönüşümün yapay zekadan sinyal istihbaratına, büyük veri analizinden uydu sistemlerine kadar, istihbarat diplomasisiyle birleştirilmesi, Ankara’nın sadece sahada değil, masada da “nizam kurucu” bir aktör olduğunu tescilliyor. Gazze’den Kafkasya’ya, Balkanlar’dan Orta Asya derinliklerine kadar uzanan o geniş coğrafyada, klasik diplomasinin tıkandığı, aktörlerin birbirine güvenmediği her noktada Türk istihbaratının açtığı kanallar ve yürüttüğü “arka kapı diplomasisi”, Türkiye’nin küresel ölçekteki otonom gücünün en somut göstergesi. İbrahim Kalın’ın takdim metninde gizli olan bir diğer önemli şifre ise, istihbaratın “akademik ve felsefi” bir zemine oturtulmasıdır ki; bu durum, operasyonel gücün entelektüel bir vizyonla taçlandığını, yani “bilenle yapanın” aynı potada eritildiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla bu rapor; Türkiye’nin tarihsel yürüyüşünde artık sadece bir dengeleyici güç olmadığını, bizzat oyunun kurallarını yazan, stratejik öngörüsü yüksek ve teknolojik üstünlüğüyle rakiplerine nefes aldırmayan bir “çelik çekirdek” yapıya ulaştığını tüm dünyaya ilan ediyor. Yani bu, sadece bir rapor değil, Türkiye’nin küresel sistemdeki yeni sıklet merkezini işaret eden bir güç projeksiyonu.
Öte yandan, dezenformasyon ve siber casuslukla mücadele artık sadece bir teknik savunma alanı değil, doğrudan bir “zihin egemenliği” savaşı. Rapordan da anlaşılıyor ki, MİT’in projeksiyonunda dezenformasyon, toplumsal sinir uçlarını tahrik eden ve karar alıcı mekanizmaları felç etmeyi hedefleyen bir “algı terörü” olarak kodlanıyor. Teşkilat, bu noktada sadece siber kalkanlar örmekle kalmıyor; yapay zeka destekli erken uyarı sistemleriyle, dışarıdan gelen manipülasyonları daha “embriyo” aşamasındayken tespit edip etkisiz hale getirecek bir teknolojik üstünlüğe ulaştığını özellikle vurguluyor. İşte bu, dijital vatanın korunması noktasında mühim bir merhale. Zira siber casusluk faaliyetlerinin hedefi artık sadece devlet sırları değil, milletin iradesi ve toplumsal psikolojisi. Tam bu noktada, savunmadaki bu teknolojik tahkimat, dış sahada “arabulucu istihbarat” rolüyle birleşerek muazzam bir çarpan etkisi oluşturuyor. Türkiye’nin Gazze’den Ukrayna’ya, Libya’dan Kafkasya’ya kadar uzanan kriz hatlarında yürüttüğü istihbarat diplomasisi, klasik hariciye koridorlarının tıkandığı, aktörlerin birbirine güvenmediği o karanlık dehlizlerde “tek güvenilir kanal” olma vasfını taşıyor.
İbrahim Kalın’ın teşkilatın riyaset makamına geldikten sonra ortaya koyduğu “müzakereci istihbarat” yaklaşımı, sadece hasım tarafları aynı masaya oturtma kabiliyetinden ziyade, aynı zamanda sahadaki operasyonel gerçekliği masadaki diplomatik kazanıma dönüştürme sanatı olarak öne çıkıyor. Artık MİT, sadece bilgi getiren bir kurum değil, bizzat krizlerin çözüm parametrelerini belirleyen, bölgesel denklemlerde “dengeleyici ve nizam kurucu” bir moderatör gibi hareket ediyor. Esasen bu durum, Türkiye’nin yumuşak gücü ile sert gücünün istihbarat potasında eritilerek bir “akıllı güç” haline getirilmesi. Netice itibarıyla, siber alandaki dijital egemenlik ile sahadaki diplomatik kazanımlar birleştiğinde; Türkiye, küresel sistemin türbülanslı sularında sadece kendi gemisini yürüten değil, bölge coğrafyasına da istikamet çizen bir “kutup yıldızı” haline dönüşebilir. Dolayısıyla bu raporun bize söylediği en büyük hakikat şu: Türk İstihbaratı artık tarihin nesnesi değil, bizzat öznesi ve oyunun kuralı Ankara’nın stratejik aklıyla yeniden yazılıyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish