Toplum için hem “din” hem de “akıl”, her ikisi de zaruriyyatlardandır. Fakat birkaç asırdan bu tarafa İslam aleminde “akıl” örtülü bir hal almıştır. İçerisinde bulunduğumuz asırda ise hem “akıl” hem de “akılcılık” yeniden, derinleşmiş bir şekilde gün ışığına çıkmıştır. Daha açıkçası, içerisinde bulunduğumuz bilgi çağı insanları, artık tek başına dini söylemleri kabul etmez olmuşlardır.
Fakat, ne üzücüdür ki, günümüz dinî anlayışında “akıl”, hala dahi maalesef şartlı kabul edilmekte, “eleştirel akıl” ise, asla kendine yer bulamamaktadır.
Modern akıl, “eleştirel akıldır.” Yani bu akıl, insanların görüş ve bakışlarını, dinin dışında yönlendirmektedir. Ama dinî içtihatlar, “dinî akıl” ile, hem de dinin dahilinde yapılıyor. Kısacası itikat ve tefsirler ile ilgili tüm içtihatlar, dinin dahilinde yapılmaktadır.
Yine “dinî akıl”, dinin yerleşik temel ilkelerinin varlığına inanır ve onun, kırmızı çizgilerinin bulunduğunu kabul eder. Fakat modern akıl, eleştirel akıldır. Görüşleri, dinin dışından yönlendirir.
Yani modern aklın değişmez ilkeleri, dinin dışındadır. Örneğin “özgürlük”, “insan hakları”, “eşitlik” vs. gibi şeyler, bu asrın değişmez ilkeleridir ve eleştiriye açıktır. “Eleştiri” dendiğinde de, her şey onun içine girmiş olur.
Denilebilir ki, “siz dinin dahilindeki ilkeleri eleştirmek için mi bir kapı açmak istiyorsunuz?”
Cevap:
-“Derim ki evet, dinin dışındaki ilkeler eleştiriye açık olduğu gibi, içindekiler de eleştiriye açık olmalıdır.”
Yani akıl sürekli işleri dogma olmaktan çıkarıp sadeleştirme özelliğine sahiptir.
Aslında dinde değişmez ve dogma ilkeler diye bir şey de söz konusu değildir. Modern akılcılıkta da bu böyledir. Fakat, elbette ki ittifak edilen konular vardır.
Diğer bir deyişle dinde, dokunulması yasak kırmızı çizgiler söz konusu değildir. Modern akılcılıkta da öyle bir şey yoktur. Ama örneğin insan hakları gibi tüm dünya insanlarının üzerinde ittifak ettikleri konular elbette ki vardır.
Felsefi akıl gibi “salt akıl” da sınır tanımaz. Ama “İslamî akıl”, yani siyasal İslam ve fakihlerin algısındaki İslamî akıl, içtihatları için “aklı”, dört delilden biri olarak kabul ederler.
Kuran ve rivayetlerde geçen “akıl” dan kasıt, şartlı akıldır. Yani onlara göre “akıl”, “insanı cennete ulaştıran şeydir.”
Açıkçası, İslam’da akıl “iman” ile şartlanmıştır. Fakat insan, şayet akıl ile fikretmiş ve deliller üzerinden de yürümüş, ama Allah’ın varlığı onun için tespit edilmemiş ise, onun aklından “Şeytanî akıl” olarak tabir edilir. İslam alimleri de “Şeytanî akıl ile, rahmanî akıl” arasında ayrım yaparlar. Oysaki akıl özgür olmalıdır.
Daha açıkçası, sınırlandırılmış akıl, akıl değildir. Yalnızca özgür ve bağımsız “akıl”, akıldır. Kısacası, zati itibarıyla akıl, özgürdür.
Şayet insan “akıl” ile itikatlara ulaşabilir ise, o taktirde örneğin İslam’da var olan ahkam ile onun aklı muhalefet de edebilir. Aslında gerçek olan da budur. Yani benim görüşüme göre akıl, “hakka malik olma yönünde değil, hakkı talep etme yönünde hareket etmelidir.”
İslam akılcılığında (yani fakihlerin nezdinde) akıl, hakikatlerin hazinesi ve onu ortaya çıkaran bir araçtır. Onlara göre hakikatler, adeta aklın içinde gizlidir ve akıl, bu hakikatleri hem barındırır hem de yönlendirir. Bu şekilde de akıl, hakikatin yol göstericisi ve koruyucusu olur.
Fakat modern akılcılık böyle değildir. Modern akılcılıkta akıl, iki aşamalı bir harekettir.
İlk aşamasına göre, onda değişmez ilkeler bulunmamalıdır ve insan aklı tümüyle özgürdür. Fakat burada insanın bağlı kaldığı ve uyması gereken sabit ilkeler vardır. Nitekim Kant bunu; “kanunun temel esasları” diye isimlendirir. Bunlar ise, bildik konular değillerdir.
Denilebilir ki, “bu yaklaşımlarınızla siz, akıl ile dini birleştirmek mi istiyorsunuz?”
Cevap:
- “Derim ki, insanın akla olan ihtiyacı, dine olan ihtiyacı gibidir. Yani din de insan için zaruridir akıl da.”
Aslı itibarıyla akıl ile din, birbiriyle çelişmiyor. Fakat şimdilerde kimi dinî bakışlar, akıl ile çelişiklik arz etmekteler. Batı toplumları, şimdiki tedrisatlarında bu aşamaya geçmiş ve hatta aşmışlar bile.
Batıdaki birçok metafizikçi alimler, itikatların “akılcı” olması hususuna değil “makul” olmasına vurgu yaparlar. Yani onlara göre, itikatları mantık kuralları üzerinden ispat etmeğe hiç de gerek yoktur ve bunun imkânsız olduğunu vurgularlar.
Örneğin “tevhit”, “nübüvvet”, “meat” vs. gibi metafizik konuların, akli deliller ile ispatının mümkün olmadığını söylerler. Nitekim bu konuyu Kant da kendi “Salt Aklın Eleştirisi” isimli kitabında ispat etmiştir.
Gerek geçmiş dönemlerde ve gerek günümüzdeki metafizik düşünürleri şöyle derler:
- “İtikatların büyük bir kısmı zati (özünde var olan) konulardır. Bunlar, fizik veya diğer ilmi konular gibi mevzui (somut ve özgül) konular değillerdir.”
İtikadi meselelerde “taabbud” (teslimiyet) vardır. Yani bunlar, mizaç (insanın doğası), alınan eğitim ve sahip olunan kültür ile ilgili konulardır. Ve yine bunlar; insanın zati itibarını gerektiren işlerdir ve onların varlığı hususunda akli deliller getirilecek mevzui konular değillerdir. Bundan dolayıdır ki, birbirinden farklı birçok meseleler görmekteyiz. Oysaki fizik ve matematiksel gibi ilmi konular böyle değillerdir ve tüm insanlar arasında bu konularda ittifak vardır. Yani 1X1=2 eder hususunda tüm insanlar birlik içerisindeler.
Hatta Allah’ın varlığı ve birliği konusunda dahi aklî deliller ile onu ispat mümkün değildir. Müslüman metafizikçi ve filozofların getirdikleri aklî delillerin batıl olduğunu ispat edecek kitaplar mevcuttur. Aklen ve felsefi olarak onların delillerinin batıl olduğunu dokuz delil ile ispat eden eserler dahi söz konusudur.
Dolayısıyla hem arifler hem de Batılı filozoflar, aklın zaman ve mekân sınırı ile sınırlı olduğunu iddia ederler. Yani derler ki, aklın bu zaman ve mekân sınırını aşıp da gaybi konulara ulaşması mümkün değildir. Daha doğrusu Allah’ın varlığı, meat ve bunun gibi işler, aklın ulaşabileceği işler değildirler. Bunlar, kalbî işlerdendir. Yani arifler, bu gibi konuları ispat etmek için, vicdani keşif ve şuhud delillerine güveniyorlar.
Evet Kuran da “Akletmezler/anlamazlar” (Bakara: 170) ya da “Tefekkür etmezler/derinlemesine düşünmezler” (Nisa: 82) gibi ayetler, dini hakikatlere istinat etmektedir. Fakat Kuran, Allah’ın ve nübüvvetin varlığı hususunda hiçbir delil zikretmez. Çünkü Kuran, Allah’ın varlığını kesin olan konulardan biri olarak ele almıştır.
Örneğin:
- “Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’ın varlığı hususunda şüphe mi var?” (İbrahim:10)
Ya da:
- “Onlardan (müşriklerden) gökleri ve yeri kim yarattı diye soracak olursan, Allah derler” (Zümer: 38)
Dolayısıyla bunlar, Kuran açısından kesin olan konulardır.
Diyebiliriz ki Kuran, “Rububiyete” özen göstermiştir. Yani insanın, Allah’a itikadını değil de onun Allah ile irtibatını önemsemiştir. Çünkü Kuran açısından bu konu, kesinlik kazanmış bir konudur.
Özetlersek: Kuran açısından akıl, meşruttur. Yani şayet insan Allah’a ve nübüvvete iman eder ise, o akıllı insandır. Şayet iman etmez ise, o akıllı insan değildir. Öyle biri yaşıyor ama, putlara da tapıyor, yani akledemiyor ve anlamıyor. İşte dinin akla bakışı böyledir ve böyle bir bakış ise, aklı sınırlıyor.
Ben şahsen dinin akla bakışı ile muhalif değilim. Ben aklın bu türden okunuşuna muhalifim.
Akla, iki kesim tarafından büyük zulümler yapılmıştır. Birisi, aklı bütünüyle ihmal eden tasavvuf erbabı, diğeri de Fakihlerdir.
Fakihler şöyle demişlerdir: “Allah’ın dini, akıllar ile tartılmaz (aklın dar kalıpları içerisinde sığdırılamaz.)” Oysaki bizlerin Allah ve dine, akıl olmaksızın ulaşmamız mümkün değildir.
Allah ve din hususunda asıl olan “akılcılık” değil “makulculuktur.” Örneğin yüzlerce dinî hükümler vardır. Bunların akıl ile irtibatlarının kesilmemesi gerekir. Yani bu hükümlerin mantık delilleri ile ispat edilmesi gerekmez. Bu iş, aklın gereği değildir. Çünkü akıl, gaybi konuları ispat etmekten acizdir. Fakat dini hükümlerin de akıl dışı ve akıl ile muhalefet içerisinde olmaması gerekir. Yani gaybi konular, akıl ile ispatı mümkün olmadığı gibi, onunla da muhalefet içerisinde olmamalıdır. Yalnızca “makul” olmaları ve aklın zıddına olmamaları yeterlidir.
Örneğin putlara tapma inancı ve putları ilah olarak kabullenmek, tümüyle ve tabiatıyla akıl ile irtibatı olmayan itikatlardır. Fakat “illettü’l- ilel/temel sebep” denildiğinde ve alem bunlar üzerinden yaratılmıştır diye söylendiğinde, hatta insan Allah’ın varlık ve birliğinden hiçbir şey idrak etmese dahi, akıl bu gibi görüşleri kabul etmektedir.
Mesela, bu aşılmaz varlığın gerisinde, varlığı kendinden olan (vacibul vücut) bir varlık vardır ve “evreni o var etmiştir” denildiğinde, bu türden düşüncenin akıl ile çelişmesi ve tenakuz teşkil etmesi söz konusu olmaz. Yani, her ne kadar bir takım derinlemesine düşünceler bunu reddetmiş olsa dahi, yine de beşer aklı bunu kabul eder.
Örneğin, “şayet evreni Allah diye bir güç var etmiş ise, peki o gücü var eden kimdir?” Ya da “Allah’ın öncesi ve sonrası var mıdır?” gibi düşünceler aktarılmış olsa dahi, akıl bu türden soruları kabul eder.
Fakat şayet “bu put ilahtır” denilir ya da bütün dinlerde var olan hurafeler vs. gibi şeylerin hakikat olduğu iddia edilir ise, bunların hiçbirisi akıl tarafından kabul edilmez. Çünkü dinî konuların tümünün, asrımız insanının, akıl, duyu ve düşünceleri ile uyum içerisinde olması gerekir.
Yani her bir insan, inanışı ile aklının uyum içerisinde olmasını sever. Şayet din, akıl ile kopukluk yaşar ise, o din, o insana kendini kabul ettiremez.
Mesela günümüzde Sünni ve Şiilerin kimi tefsirleri akıldan kopuktur. Ya da mesela Eş ’ariler der ki, “Allah’ın günahkarları ateşe dahil etmesi caizdir.” İşte, içerisinde bulunduğumuz asırdaki aydın insanların aklı, bunu kabul etmiyor. Çünkü, onlara göre böyle bir ceza, ilahi adalete terstir.
Veya yine Eş ‘ariler der ki, “İnsanın gücünün yetmediği şeyle yükümlü kılınması caizdir.” Ya da “dünyadaki felaket ve musibetleri var eden Allah’tır.”
Oysaki, dünyada var olan felaket ve musibetler tek tür değillerdir, “ahlaki” ve “tabii” olmak üzere iki türlüdürler. Örneğin savaş, zulüm, diktatörlük, hırsızlık, vs. gibi ahlaki şerler, insanların kendilerinin yaptıkları şeylerdir. Allah, asla bunları yapmaz. Her ne kadar “kulun fiillerini Allah mı yaratır yoksa kendisi mi oluşturur” gibi konular Mutezile, Eş’ari ve imamiye ekolleri arasında tartışma konusu olsa da gerçek şu ki Allah, hiçbir zaman şer diye bir şeyi var etmez.
Ve yine tabii felaketleri (şerleri) dahi direkt olarak Allah’a nispet vermek doğru değildir. Çünkü Allah evreni, tabii kanunlar üzerine yaratmıştır. Örneğin çekim gücü gibi şeyler, tabii yasalardır. İnsan beşinci kattan yere düşüyor ve her tarafı kırılıyor. Elbette bunu yapan Allah değil, çekim gücüdür. Yani böyle bir yasada %95 hayır ve %5 de şer vardır.
Örneğin ateş hayırdır, fakat kimi zaman da evi ve insanı yakıyordur. Bu durumlara “arızî şer” denir. Yani bu türden şerleri yaratan Allah değildir. Allah, hiçbir zaman “şerri” yaratmaz. Çünkü O, salt hayırdır. Fakat bu türden tabii şerler, “arızî şerlerdir.” Yani Allah çekim, yakım, devamlılık vs. gibi yasaları var etmiştir ve bu yasalar da kendilerine uyulmadığı taktirde insanı şerre götürür.
Dolaysıyla şer, “âdemdir/yokluktur.” Yani hayrın zıddınadır, Allah ise salt hayırdır. Dolayısıyla ne tabii şerri ve ne de ahlaki şerri Allah’a nispet vermek doğru değildir. Ahlaksal şer, insandandır, tabii şer ise, tabii yasaların gereklerindendir. Örneğin depremler, sel felaketleri, ateş, kuraklık, vs., tabi kanunlardır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish