İbrahim Hamidi (d.1969) İdlib vilayeti çıkışlı Suriyeli bir gazeteci-yazardır. Kapanmadan önce siyasetçi ve aydınlara hitap eden ve Arap dünyasının güvenilir bir yayın organı sayılan El Hayat (الحياة) gazetesinin Şam muhabiri, ardından 1991-2013 yıllarında Şam’daki bürosunun temsilcisi oldu. El Hayat’ın Londra’daki merkezine taşındı.
2017’den itibaren de Arap dünyasının popüler “Amiral gemisi” konumundaki Suudi gazetesi Şark’ul Avsat’ın “Diplomatik muhabirliğini” üstlendi. 2022 yılında gazetenin Arap dünyasının “Time dergisi” işlevini üstlenen El Mecelle’nin yürütme kurulu başkanlığına atandı. Ocak 2024’ten itibaren aynı derginin Genel Yayın Yönetmeni oldu.
Hamidi gazetecilik yaşamında çok sayıda siyasi-diplomatik şahsiyetle röportajlar gerçekleştirdi: Bişar Esat, Ahmed Şara (Colani), Mazlum Abdi, Abdullah Gül, Abdullah Öcalan, Mustafa Kazımi (Irak eski başbakanı), Mark Rutte (NATO genel sekreteri), Borris Johnson (İngiltere eski başbakanı) ve Şinzō Abe (Japonya eski başbakanı) gibi.
Daily Star (Lübnan), Telegraphe (İngiltere) gibi gazetelerde makaleleri yayınlanmakta ve İskoçya’nın the University of Saint Andrews isimli eğitim kurumunda araştırmacı; the Arab Investigative Journalism Program’da (Sorgulayıcı Arap Gazetecilik Programı-ARIJ) kurucusu sıfatıyla görev aldı.
Sorumlusu olduğu El Mecelle dergisinin Londra merkezli Suudi Arabistan yayın organı olduğu düşünüldüğünde kendisinin Londra-Riyad-Şam-Ankara kulislerinden edindiği farklı bilgilerin habercilik değeri ortaya çıkmaktadır. Kendi adıma Colani ile Abdi arasında imzalanan 10 Mart 2025 Mutabakatı’nın arka planını, bilinmeyen ayrıntılarını, keza İsrail-Suriye (Paris’teki) anlaşmasının gözden kaçan noktalarını onun satır aralarındaki ibarelerden çıkarmıştım.
Suudi Arabistan’ın SDG’ye sıcak baktığı dönemde, İbrahim Hamidi Kürt hareketini daha tarafsız ve nesnel ölçüler içinde değerlendiriyordu. Colani’nin desteklenmesi ile merkezi hükümetin güçlendirilmesi noktasında Suudi ve Ankara yönetimleri arasında görüş birliği oluştuktan sonra ise başta El Mecelle dergisi olmak üzere diğer Suudi yayın organları Şam hükümeti ve HTŞ’yi gözeten yayınlar yapmaya başladılar.
Bizim, İbrahim Hamidi’den alıntılayıp özetini sunacağımız değerlendirmesi sübjektif ve tarafgir olmasına rağmen yine de önemli bazı olgularla gerçeklere işaret etmesi açısından okunmaya değerdir. Zira Riyad, Doha, Londra, Ankara ve Şam hükümetlerinin siyasi-güvenlik bürokrasisinin kulislerini iyi bilmektedir. Yani kişisel görüşleri olmaktan ziyade bölgedeki genel bakış açısını yansıtmaktadır:
“SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) denetimindeki toprakların kaybedilmesi son haftalardaki hızlı gelişmelerin sonucu değil; örgüt önderliğinin uzun zamandan beri yaptığı yanlış hesaplardan ötürüdür.
Olup bitenler şunu gösterdi: Sorun sadece güç dengesinin değişmesinden kaynaklanmadı; tersine, Suriye’de derin dönüşümleri, bölgesel hesapların yer değiştirmesini ve uluslararası güçler ile müttefiklerin SDG’ye yönelik yükümlülüklerin sınırlarını iyi okunamaması da hareketin gerilemesinde önemli rol oynadı.
Örgüt, stratejisini birkaç noktaya dayandırdı: Zaman kendi lehimize işleyecektir; merkezi hükümet zaten zayıftır; uluslararası ortak bölünmüştür; Amerika’nın Kürtleri himayesi sabit ve devamlıdır.
Gelgelelim 2025 sonu itibarıyla bölgedeki denklemlerin ani değişimi, bu hesap ve varsayımları aşamalı olarak boşa çıkarttı; 2026 yılı başında ise yanlış stratejiyi hepten çökertti.
Özetle SDG’nin oynadığı bahsin dört ayağı vardı:
1-) Ahmed Şara’nın başarısız olacağı bahsi:
SDG, 2024 yılı sonunda Bişar Esat rejiminin düşüşünü izleyen zaman dilimini “karmaşık, kaotik, şaşkınlık aşaması” olarak niteledi. Buradan hareketle siyasi geçiş sürecinde yeni rejimin uluslararası alanda tecrit olacağını, iç çekişmelerden ötürü yıpranacağını ve HTŞ çatısı altındaki fraksiyonlar arasındaki çatışmaların başlayacağını hesaplayarak tecrit olmuş, yıpranmış ve zayıf merkezi hükümetle masaya oturmadan, adını koyup duyurmadan Özerk Yönetim’in tahkim edilmesi için yoğun çaba harcadı.
Arap Alevilerin yaşadıkları Lazkiye-Tartus gibi sahil bölgelerindeki silahlı çatışmalar, vur-kaç taktikleri, Esat ordusundan geriye kalmış bazı unsurların dağda bayırda dolaşmaları, arada bir HTŞ cihatçılarına pusu kurmaları veya Alevi sivillere yönelik kitlesel katliamlara misilleme olarak hükümet ait bazı jandarma/ polis merkezlerine baskın yapmaları, hükümet karşıtı Dürzilerin bazen İsrail’in yöredeki varlığından cesaret alarak silahlı çatışmaları da merkezi hükümetin tecritte, yıpranmakta ve bölünmekte olduğu yolunda bir izlenim yarattı.
Böylece SDG, bu gelişmelerin kendisi açısından fırsat olduğu kanısına varmış oldu. İlaveten Özerk Yönetim modelinin salt kendi denetimindeki bölgede değil, aynı zamanda diri azınlıkların yaşadığı Lazkiye-Tartus (Aleviler), Suveyde (Dürzi), Halep-Hums-Hama-Şam güzergâhı (Hıristiyan, İsmaili, Ermeni, Süryani, Asuri ve Yezdî-FB) için de geçerli olabileceğini savladı. Neticede Suriye’nin geleceğinin inşa edilmesinde ortaklaşmanın şart olduğunda ısrar etti.
Bu bahis, yeni Şam rejiminin maceraya atılmak yerine pragmatizmi esas aldığı gerçeğini göremedi veya görmezlikten geldi. Oysa o sırada yeni iktidar, uluslararası kanalları açmak suretiyle (Makale sahibi bunu yazmıyor ama biz işaret edelim: Büyük oranda Suudi-Türkiye ortak çabasıyla bu kanallar açılabilmiş; Katar, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri de desteklemişti-FB) bölge hakkındaki güvenlik ve istikrar alanında ortaklaşabileceğini ve bilhassa IŞİD ile mücadelesinde ABD’nin kendisine taraf olacağını açıklamıştı.
İşte bu girişim/dönüşüm, Şam’a bedava bir meşruluk kazandırmanın ötesinde, SDG’nin siyasi alanda oynadığı bahsin sınırlarını belirledi ve manevra sahasını daralttı. Özerk Yönetim denetimindeki yörelerde (özellikle Rakka-Deyrizor hattındaki Arap aşiretleriyle diğer topluluklar arasındaki-FB) nüfuzunun ve dışarıdaki kredisinin azalmasına yol açtı.
2-) Askeri üstünlük ve kuvvet bahsi:
SDG dayandığı öz gücünü takdir hususunda da yanıldı. Bünyesindeki askeri ve emniyet güçlerinin rolünü abarttı. Amerikan silahı ile örgütün benimsediği öğretinin (fikriyatın/ideolojinin) kendine büyük avantajlar sağlayacağını ve dolayısıyla denetleme ve caydırma gücü sayesinde mevcut dengeleri uzun süreli koruyabileceğini varsaydı.
Ancak önemli bir noktayı algılayamadı/bilmezlikten geldi: Bölgenin demografik ve toplumsal yapısı. Yöredeki denklemin bir yanını teşkil eden Arap aşiretleri, Esat rejimi zamanında SDG’den ayrılma hususunda tereddütlüydüler. Bu yüzdendir ki SDG idaresi zamanında toplumsal himaye rolünü üstlenmiş oldu. Durum böyleyken (arada bir Özerk Yönetim ile aralarında çıkan ihtilaf ve çekişmelere rağmen-FB) SDG denetimine/yönetimine âsi olup ona silah çekmeye değer bir gerekçe bulamadılar. Yine de bazı aşiretler, ötelenip kenara itildiklerini hissetti, bir kısmı ise ekonomik ve güvenlik politikası kıskacında kaldılar. Diğerleri ise değişim/dönüşümü erkence fark ederek kaybedecek olanın mevziisine hiç girmediler. Tam da bu nedenle SDG’nin bahse girdiği askeri üstünlük denklemi kendi aleyhine dönerek güç olmaktan çok yük olmaya başladı. Fırat’ın doğusunda Arapların yaşadığı bölgelerdeki mevziler birbiri peşi sıra beklenmedik hızla düştüler.
3-) Bölgesel güç bahsi:
SDG, bölgedeki bir güce, İsrail’e oynadı. Onlara göre İsrail yönetimi Suriye denetimindeki topraklara girerek nüfuz alanını genişletmek suretiyle, dolaylı veya dolaysız olarak gelişmelere müdahale edecek ve bölgedeki kartları yeniden karıştırıp süreci durduracaktı. SDG önderleri, İsrail’in ilettiği bu mesajlara bel bağladılar. Gelgelelim İsrail, (SDG lehine) müdahalede bulunmadı.
Zaten İsrail hiçbir zaman yereldeki geçici denklem ve düzenlemeleri koruyup kollama niyetinde olmadı. Zira onun asıl önceliği kendi milli güvenliği için büyük stratejik tehditlere karşı koymaktır. Nitekim Paris’teki İsrail-Suriye toplantısı ABD gözetiminde ve Türkiye’nin katkısıyla gerçekleşti. Neticede görüşen iki taraf uzlaşıya vararak SDG yönetiminin İsrail bahsini boşa çıkarmış oldu.
Burada bir not düşmek zorundayım:
SDG-İsrail ilişkisinin maddi ve somut bir zemininin olmadığını işin erbabı olan-olmayan herkes bilir. Ancak başta Türkiye olmak üzere Şam yönetimi ile Arap ülkeleri “SDG-İsrail bağlantısı” iddiasını aleyhte bir kampanyaya çevirip Kürt hareketini itibarsızlaştırmak, Arap kamuoyu ve Suriye’deki aşiretleri yanıltarak Özerk Yönetimin zeminini zayıflatmak amacıyla kullanmışlardır.
Kürt-İsrail irtibatı iddiası, kaba şekliyle Arap dünyasının Ortaçağ’daki Yahudi düşmanlığından kalma bir miras gibidir. Modern zamanlarda ise Arap milliyetçi ve mukaddesatçılarının İngiliz düşmanlığı ile Hitler sempatisinin ürünüdür. Mişel Eflak’ın teorisini yapıp milli öğreti haline getirdiği bu politika, Irak ve Suriye’deki Baas milliyetçilerinin sistematik icadı olarak kitlelere benimsetilmiş; milli politikalarının temel dayanağı haline getirilmiştir.
Ödünç alıp kullananlar ise şöyle sıralanabilir: Mevcut Şam yönetimi, panarabist fanatikler, radikal cihatçılar, Türkiye ve İran. Bilhassa Ankara’daki iktidar Kürt-İsrail irtibatı iddiasını milliyetçi/mukaddesatçı kesimlere aşılamaktan geri durmuyor. Son zamanlarda aralarına dogmatik Kemalistler de katılıp bu teze katkı sağlıyorlar.
SDG’nin İsrail’den gelen mesajları ciddiye alıp almadığına ilişkin elimde somut veri bulunmuyor. Eğer İsrail’in muhtemel bir müdahalesi ve aktif yardımından medet ummuşlarsa fena halde yanıldıkları ortada.
4-) ABD’ye itimat bahsi:
SDG, yıllar yılı ABD’nin bölgedeki askeri-siyasi varlığını kendisi için uzun erimli bir müttefik ve güvence olarak görmeyi sürdürdü. Ancak tecrübe gösterdi ki Amerikan politikası yerel müttefik veya dostlara vefalı olma/kalma prensibine prim vermemektedir. Tam tersine ABD, bulunduğu yöredeki ortama göre değişen maliyet ve çıkar hesaplarına dayanır.
Bilinmesi gerekir ki Trump ilk iktidar döneminden bugüne Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın has dostudur. (Onun ricası üzerine 2017-2019 yıllarında da Erdoğan’ın ricası üzerine askerlerini Rojava’dan çekmiş ve Türkiye’nin askeri müdahale-operasyon yolunu açmıştır. Ayrıca Trump, bildiğini okuyan Netanyahu’nun arkasından hiç çekilmediği gibi İsrail Başbakanının, Halep’in iki mahallesindeki Kürtlere yönelik operasyona suskun kalmasını da sağlamıştır.-F.B)
Amerika’nın vefa yerine çıkar ve maliyet odaklı politikasına dönersek, şunu görürüz: Trump fikirlerini hiç gizlemedi ve Özel Temsilcisi Tom Barrack aracılığıyla ‘Kürtlerin Suriye’deki yeni merkezi devletin bünyesinde entegre olmasını’ istedi. Üstelik ‘SDG’nin IŞİD ile mücadele devrinin kapandığını, bu görevin Şam hükümetine tevdi edileceğini’ de belirtmiş oldu.”
İbrahim Hamidi’nin SDG’nin kusurları hakkındaki eleştirisi burada bitiyor. Yazının geri kalan kısmı ise Şara yönetimindeki Suriye’nin geleceğine dair öngörüye ayrılmış; şöyle ki:
“ABD’nin Suriye’deki askeri varlığı uzun sürmeyecekmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla örgütün Suriye bünyesinde entegrasyonu tamamlandığında bile Şam hükümetinin yolunun tamamen açık olduğu söylenemez. Zira onu da bekleyen birkaç tehlike bulunuyor:
- Militanlarının son günlerde toplama kampları ve cezaevlerinden firarlarına dair raporlara göre IŞİD’in canlanıp geri dönmesi ihtimali.
- Bazı Kürt yörelerinde PKK ve YPG güçlerinin Kürt yoğunluklu bölgelerde birleşip harekete geçme ihtimali ki, Türkiye’yi de ilgilendirmesi nedeniyle böyle bir hadise içeride ve bölge çapında son derece kritik gelişmelere yol olacaktır.
- Arap aşiretleriyle bazı Kürt çevreleri arasında yaşanması muhtemel intikamcı çatışmalar. Malum, 14 yıl boyunca SDG denetimindeki bölgelerde Kürtlerin hükmü ve sözü daha geçerli durumdaydı. Bu durum da zaman zaman Araplar ile Kürtler arasında kinlenme ve öfkelenme gibi duyguların yol açtığı pratik gerginliklere yol açabiliyordu. Şimdi ortam değişti. Aşiret bölgelerinde imtiyazlı ve üstün bir konuma gelen Araplar, misilleme yapabilirler.
- HTŞ militanlarının sahadaki hak ve kural ihlalleri. SDG’den geri alınan bölgelerde HTŞ bağlantılı savaşçılar, kendileri için belirlenen sınırlara ve savaş kurallarına uymayabilirler.
Bunların bir an önce dizginlenip önlenmesi şarttır. Yönetim açısından başarının kalıcı olması sadece ele geçirip hükmetmeye değil; kontrol altına alınan bölgelerde kanunu hakkıyla uygulayıp kaosu önlemeye de bağlıdır. Yani çatışma sonrası süreçte güven verici icraatları gerçekleştirmektir. Muhtemel bir ‘Kürt başkaldırısı’, Şam yönetiminin istemediği bir şeydir. Böyle bir isyanın bölgede uzantıları ve yansımaları olabilir ki, bu da kapsamlı bir etnik çatışma yoluyla eski yaraların yeniden deşilmesi anlamına gelir.
Son haftalardaki gelişmeler şunu gösteriyor: SDG’nin sonu veya bu dosyanın kapanması değil, siyasi bahislerin tümüyle biteceği bir merhaleye girilmiştir. Coğrafyanın sağlam, dış güçlerin sabit (yahut devamlı), içerideki zor kullanarak yönetme varsayımının geçersiz olduğu ortaya çıkmıştır.
Suriye, yeni bir gelişme aşamasındadır ki, burada kayganlık söz konusudur ve kesin garanti yoktur. Dolayısıyla gelişmeleri dünkü zihniyetle okuyanlar sadece askeri bozgun nedeniyle değil, yanlış/kötü siyasi öngörüleri nedeniyle denklemin dışında kalırlar.”
Son gelişmenin arka planı ve Fransız basını hakkında
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Şam yönetimi, kapsamlı bir ateşkes ile askeri ve idari yapıların Suriye devletine aşamalı entegrasyonu konusunda anlaştı. 30 Ocak 2026’da varılan uzlaşma 2 Şubat’ta uygulamaya geçiyor.
Genelde Batı ve Arap medyası, çatışmalara ya suskun kaldı ya da kendi ülkeleri ve anlayışlarının gereği Şam hükümeti yanında yer alarak SDG aleyhinde gerçek dışı haber-yorumlara yer verdi. Bunun istisnası Fransız basını idi. Mesela ünlü Fransız dergisi Le Point, “Kurdes: la Trahison de l’Occident (Kürtler: Batının İhaneti)” başlığını kapağına yerleştirdi. 28 Ocak 2026 tarihli sayısında şu tespiti öne çıkarmıştı: “ IŞİD’e karşı verilen mücadelede Batı’nın en önemli müttefiklerinden biri olan Kürtler bugün nasıl yalnız bırakıldı? IŞİD’e karşı siperimizdiler. Peki ya şimdi? ( Ils étaient notre rempart contre Daech. Et maintenant)”
Benzer başlıkları Paris Match: https://www.parismatch.com; Courrier International: https://www.courrierinternational.com; Le Dauphiné Libéré: https://www.ledauphine.com., sitelerinde de okumuştum.
Fransız basınında vicdan sahibi ve meslek ahlakı taşıyan gazeteciler çoğunlukla haklıdan yana tavır almışlardır. Bir örneğini Gérard Chaliand’ın Le 9 Ocak 2018 tarihinde sağcı Le Figaro gazetesindeki yazısında okumuştum: Bataille d’Afrine: la trahison des Kurdes par les Occidentaux (Afrin’deki Savaş: Kürtlerin Batılılar Tarafından İhanete Uğraması).
Barzani: Zıt kutuplaşmaları birleştiren arabulucu
Rojava’daki son gelişme ve uzlaşmada Irak Kürdistan Bölgesi Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani’nin oynadığı rol hakkındaki bilgileri ise Gazeteci Amberin Zaman’ın Al-Monitor için kaleme aldığı rapordan öğreniyoruz:
“Neçirvan Barzani, diplomasi tıkandığında stratejik hamleler yaptı. ABD Başkanı Donald Trump üzerinde etkili dini lider Franklin Graham ile iletişime geçerek, Kürt halkına yönelik olası operasyonun felaketle sonuçlanabileceğini vurguladı. Graham’ın Trump’a ilettiği mesajın ardından ABD Başkanı kısa yanıt verdi: Halledildi (Done). Donald.”
Al-Monitor, Barzani’nin hem Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkileri hem de SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin güveni sayesinde ‘zıt kutupları birleştiren arabulucu’ ve ‘Rojava üzerindeki tehditleri bertaraf eden belirleyici isim’ konumuna geldiğini ve anlaşmanın yolunu açtığını belirtti.
Kürt diyasporasının Paris ve Berlin’deki lobi faaliyeti:
Fransa’daki Kürtlerin ve Rojava destekçilerinin faaliyetlerini yakından takip eden aktivist Kani Cihangiri, Fransız kamuoyunun ve siyasetinin bölgedeki gelişmelere yaklaşımını Rûdaw’a değerlendirdi. Hemin Abdullah’ın sunduğu “Diaspora” bültenine konuk olan Cihangiri, şunları söyledi:
“Fransız ana akım medyası Rojava ve Rojhilat konusuna karşı mesafeli tutumunun sürdürmektedir. Libération ve Le Parisien gibi sınırlı sayıdaki yayın organı ise sadece kadınların saç kesme eylemleri gibi sembolik konulara yer veriyor.
Siyasi arenadaki sol partiler, aşırı sol gruplar ve Yeşillerin geleneksel desteği her zamanki gibi devam etmektedir. Asıl şaşırtıcı gelişme ise daha önce Kürt meselesinde sessiz kalan Marine Le Pen ve Jordan Bardella gibi aşırı sağcı liderlerin ilk kez Kürtler lehine destek mesajları paylaşması olmuştur.
Ukrayna ve Filistin örneklerinde görüldüğü gibi sosyal medya en güçlü silahtır. Kürtler bu alanı daha profesyonelce kullanmalıdırlar.
Paris veya Berlin’in merkezinde düzenlenen eylemlerde sadece Kürtçe slogan atmak oranın halklarını yanına çekme noktasında yetersiz kalmaktadır; Fransızca, Almanca veya İngilizce dilleri ön plana çıkarılmalıdır.
Diplomasi faaliyetleri sadece devletler düzeyinde kalmamalıdır. Her bir Kürt yaşadığı ülkenin dilini kullanarak bir diplomat gibi evinden hareket edebilir. Hazırlanan videolara mutlaka yabancı dilde altyazı eklenmelidir.
Ankara ile Şam hükümeti sonradan “çizdim ama oynamıyorum” diyerek veya çeşitli siyasi manevralarla içini boşaltmadıkları müddetçe, 30 Ocak’ta varılan SDG-Şam anlaşması Kürtlerin elde ettiği kazanımların uluslararası camiada ve ilgili devletler nezdinde hem resmiyet hem de meşruluk kazanması açısından yaşamsal bir husustur. Bunu farklı Kürt siyasi partileri, önderleri, simaları, politikacıları da teyit etmekteler.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish