ABD'nin ÇHC ile rekabetinde NATO'yu müdafaadan muharipliğe dönüştürme stratejisi

Prof. Dr. Ali Arslan Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: NATO

Dünyanın en büyük askerî ittifakı olan NATO’nun, ABD’ye karşı ÇHC’nin ikinci bir küresel güç olarak çıkmaya başladığı hengâmda, 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da gerçekleştireceği zirve, küresel ölçekte bir dönüşümün başlaması olma ihtimali açısından çok önem arz etmektedir.

2018’den itibaren yeni bir stratejiyi uygulamaya koyan ABD’nin, NATO’nun bir numaralı askerî gücü olarak NATO’yu da bu yöne sevk etmesi, birçok zirve yapılsa da hazırlık süreci tamamlanmadığı için henüz gerçekleşmemiştir.

Devlet ve hükümet başkanlarının katılımı ile gerçekleştirilen zirvelerde yeni politika ve girişimlerin yapılması mutat olduğu ve ikili küresel rekabete geçişte artık tarafların netleşmeye başladığı bir dönemde, NATO’nun da statüsü, karar alma, hareket tarzı ve faaliyet alanlarını yeniden belirlemesi gerektiğinden, Ankara zirvesi NATO’nun yeniden yapılanma zirvesi olması elzem görülmektedir.

Veya NATO’nun eksilme ve artırma ile yeniden yapılanmaya başlanmasının ilk adımının atıldığı zirve olacaktır. Bu süreci iyi anlamak için kuruluşundan günümüze kadar NATO’da ve dünyada yaşanan dönüşümlere bakmak yerinde olacaktır.


Sovyet Rus yayılmacılığına karşı NATO’nun kuruluşu ve Soğuk Savaş dönemi

İkinci Dünya Savaşı sonunda Sovyet Rusların Polonya, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’ı kontrole başlaması Batı Avrupa ülkelerinde güvenlik endişesi oluşturmuştu. Avrupa’nın en büyük askerî gücü hâline gelen Sovyet Rusya’ya karşı İngiltere ile Fransa askerî bir ittifak kurmak için harekete geçmiş ve İngiliz Dışişleri Bakanı Ernest Bevin ile Fransa Dışişleri Bakanı Georges Bidault tarafından Dunkirk Antlaşması 4 Mart 1947’de imzalanmıştı.

Daha geniş bir savunma alanı oluşturmak isteyen İngiltere ve Fransa, Dunkirk Antlaşması’na Benelüks ülkelerinin de katılması için teklif götürülmesini kararlaştırmıştı. Yapılan görüşmeler sonunda Batı Avrupa’ya yönelik olası bir komünist tehdide karşı kolektif bir savunma sistemi oluşturmak için 17 Mart 1948 tarihinde İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında Brüksel Antlaşması imzalanmıştı. Böylece Sovyet Ruslara karşı savunma, sosyal ve kültürel iş birliğini hedefleyen Brüksel Paktı veya Batı Birliği kurulmuştu.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Ancak Brüksel Antlaşması hazırlanırken Sovyet Rus desteği ile Şubat 1948’de Çekoslovakya Komünist Partisi’nin iktidara getirilmesi, bu vakte kadar Avrupa’daki gelişmelere pek karışmayan ABD’nin de devreye girmesi sürecini başlatmıştı. Zira İngiltere’nin Sovyet Ruslara karşı zaafiyeti ortaya çıkmıştı. İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin, Batılı ülkeler arasında ortak bir askerî strateji geliştirilmesi gerektiğini açıklamış ve Avrupalı liderler ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall’ın davetiyle Pentagon’da Amerikalı askerî ve diplomatik yetkililerle görüşerek Kuzey Atlantik Antlaşması’nı 4 Nisan 1949’da Washington DC’de imzalamıştı.

Böylece anti-komünist dünyanın lideri olarak ABD, Sovyet Rusların askerî ve siyasi nüfuzuna karşı ortak bir savunma antlaşmasıyla NATO’yu hayata geçirmişti. Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından imzalanan NATO’ya, Sovyet Rusları Balkanlar ve Önasya’da sınırlamak için ABD’nin ısrarı ile Yunanistan ve Türkiye de 1952’de katılmıştı. 1955’te de Batı Almanya da NATO’ya dâhil edilmişti. NATO’nun kuruluş amacı herhangi bir dış güçten gelebilecek saldırıya karşı ortak savunmanın yapılmasıydı.


İki kutuplu dünyada NATO’da ABD’nin konumu

İkinci Dünya Savaşı’ndan nükleer bomba sahibi bir numaralı galip devlet olarak çıkan ABD, Sovyet Rusya liderliğindeki komünist bloka karşı diğer ülkeleri yanına almak için NATO ve benzeri teşkilatlar kurarak askerî üstünlüğünü bütün dünyada geçerli kılmak için çalışmıştı. Bu dönemde ABD, müttefik yeni planlayıcı ve görevlendirici olarak ittifak ettiği devletleri muvazzaf birer güç hâline getirmişti. Bütün dünyada en güçlü muharip devlet olmaya büyük özen göstermiş, imzaladığı anlaşmalarla birçok yerde askerî üsler kurmuştu.

ABD sadece üsler kurmakla yetinmemiş, müttefiklerinin ordularını tanzim etmiş, bu ülkeleri muvazzaf birer karargâh şekline getirmişti. Soğuk Savaş döneminde NATO lideri olan ABD, Sovyet Rusya ve müttefiklerini Doğu Almanya, Polonya, Bulgaristan, Arnavutluk, Çekoslovakya, Macaristan ve Romanya’nın dâhil olduğu askerî nitelikli Varşova Paktı ülkeleriyle Kuzey Buz Denizi’nin doğu ucundaki Alaska’dan İran’a kadar çevrelemişti. Bununla da yetinmeyen ABD, CENTO (Türkiye, İran, Irak, Pakistan, İngiltere) ve ASEAN (Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur, Tayland) ile komünist bloku güneyden çevrelemişti. Daha ziyade NATO’yu kullanarak Sovyet Rusları mağlup eden ABD, 1991 yılında küresel tek güç hâline gelmişti.


Tek kutuplu dünyada ABD’nin NATO’yu kendisi için kullanması

1971’den itibaren Sovyet Rusya’nın dünyadaki gücünün azalması ve 1978’de ABD’nin ÇHC ile diplomatik ilişkiler kurması sonrasında artık dünyada ABD’nin tek güç hâline geleceği anlaşılmıştı. ABD’nin tek kutuplu döneminin başlaması 1991’de Sovyet Rusya’nın yıkılması ile tescil edilmişti. Rusların yönetimindeki Sovyetler Birliği’nin dağılması ile NATO’nun kuruluş işlevi sona ermesi gerekirken ABD, elindeki bu hazır teşkilatı kendi hedefleri doğrultusunda kullanmaya, hatta genişletmeye devam etmişti.

Sovyet Rusların boşalttığı yeri AB vasıtasıyla Almanların doldurmasını riskli bulan Soğuk Savaş’ın galibi ABD harekete geçmişti. 12 Mart 1999’da Polonya, Çekya ve Macaristan NATO üyesi olmuştu. ABD, 21 Kasım 2002’deki NATO’nun Prag Zirvesi’nde Litvanya, Letonya, Estonya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan ve Slovenya’nın NATO’ya katılma çağrısı yapılmasını sağlamıştı. 29 Mart 2004’te Estonya, Letonya, Litvanya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan ve Slovenya NATO üyesi kabul edilmişti. 2009’da Hırvatistan ve Arnavutluk üye yapılmıştı. Daha sonra 2017’de Karadağ, 2020’de Kuzey Makedonya, 2023’te Finlandiya, 2024’te İsveç NATO üyesi olmuştu. En son üye olanlar hariç NATO’nun genişlemesi ABD’nin tek kutuplu hâkimiyetine hizmet etmişti.


ÇHC’nin küresel ikinci kutup olma kararı ve icraatı

1970’lerden itibaren Sovyet Ruslar zayıflarken ÇHC iktisadi alanda büyük gelişmeler sağlayarak güçlü bir devlet hâline gelmeye başlamıştı. ÇHC, 1978’den itibaren kapitalist sistemin bazı yönlerini, özellikle sahil şeridinde uygulamaya başlarken her alanda kontrol ve disiplini devam ettirmişti. Bu haliyle ÇHC, küresel şirketlerin kârlarını artıran ucuz üretim merkezine dönüşmesine zemin hazırlamıştı. 29 Ocak 1979’da ABD-Çin diplomatik ilişkilerinin başlaması hakkındaki anlaşma, Çin Başkan Yardımcısı Deng Xiaoping ile ABD Başkanı Jimmy Carter tarafından imzalanmıştı. SSCB 1991’de dağılırken ÇHC dünyada ekonomik bir güç olarak ortaya çıkmaya başlamıştı.

Küresel şirketler Çin’in güçlenmesine katkı sağladıkları gibi İngiltere’nin de 1997’de Hong Kong’u, Portekiz’in 1999’da Makao’yu ÇHC’ye iade etmeleri Çinlilerin küresel hedeflere yönelmesine büyük katkı sağlamıştı. ÇHC’nin iktisadi başarıları askerî alana da yansımaya başlamıştı. Mesela 1996 yılında imzalanan Şanghay Anlaşması ile RF ile ÇHC arasındaki sınırlar garanti altına alınmış ve bu süreç sonunda 2001’de Şanghay İşbirliği Örgütü kurulmuştu.

ABD’nin tek kutuplu küresel liderliğine karşı siyasi ve ekonomik bir güç ortaya çıkarma düşünceleri ortaya çıkmış ve bu, her zeminde ABD karşıtları tarafından desteklenmişti. Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin İngilizce yazılışlarının baş harflerinden oluşan BRIC ilk defa İngiltere vatandaşı ve New York merkezli Goldman Sachs’ın Küresel Ekonomi Araştırmaları yöneticisi Jim O’Neill tarafından 2001 yılında ortaya atılmıştı.

Daha sonra Brezilya, Rusya, Hindistan ve ÇHC 2009 yılında bir zirve düzenleyerek BRIC adını resmen kabul etmişlerdi. 2010 yılındaki ikinci zirvede Güney Afrika Cumhuriyeti’nin katılımı ile bu kuruluşun adı BRICS’e dönüşmüştü. 2024 yılında İran, Mısır, Etiyopya ve Birleşik Arap Emirlikleri, 2025 yılında ise Endonezya BRICS’e üye olmuşlardı. ÇHC’nin BRICS’in GSYİH’sinin yaklaşık %70’ini oluşturmasından dolayı bu teşkilat ABD liderliğindeki Batı için bir alternatif olarak kabul edilmeye başlanmıştı.

İktisadi bir güç olan ÇHC’nin, ABD’nin tek kutuplu dünya hâkimiyetine karşı harekete geçtiğini 2013 yılında kara ve deniz olmak üzere iki ayağı olan bu proje bizzat Şi tarafından Kazakistan ve Endonezya’da açıklanmıştı. Şi Cinping, 7 Eylül 2013’te Kazakistan’da Nazarbayev Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada eski İpek Yolu üzerindeki ülkeler arasında “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” oluşturulmasından bahsederek ÇHC’nin küresel hâkimiyet için harekete geçtiğini ve Asyavrupa’da “Bir Kuşak” siyaseti ile bu hedef için çalışılacağını ifade etmişti.

Şi Cinping’in Çin’in “Bir Yol” siyasetini ifade etmesi ise 3 Ekim 2013’te Endonezya Parlamentosu’nda olmuştu. Şi Cinping burada Güneydoğu Asya ülkeleri arasında “21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu” kurulmasından bahsetmişti. ÇHC’nin küresel hâkimiyeti elde etmek için harekete geçmesini ABD başlangıçta pek önemsememiş, ancak 2018’den itibaren ÇHC’ye karşı yeni stratejisini uygulamaya başlamıştır.


ABD’nin yeri rakibi ÇHC’ye göre yeni stratejisini uygulamaya koyması ve NATO’daki değişim

ABD, Sovyet Rus ve tek kutuplu dönem stratejileri ile ÇHC ve destekçilerine karşı koyamayacağını anlamıştı. Rakip değiştiği için ABD’nin de yeni rakibine yani ÇHC’ye göre yeni bir stratejiyi uygulamaya yönelecekti.

Dört kademeli yeni 1- Güçlü Disiplinli/Totaliter Merkezi Yönetim, 2- Etrafı ile Entegrasyon, 3- Dünya ile İktisadi İşbirliği, 4- Bir Yol Bir Kuşak Projesi vasıtasıyla Küresel Nüfuz ve Hâkimiyet stratejisi uygulayan ÇHC, komünist söyleme rağmen özel sermayeye karşı çıkma yerine küresel sermaye ile birlikte hareket etmekte, komünist olma iddiasına rağmen kapitalist mantıkla yayılmakta, işgal/yönetim yerine nüfuzuna almakta, askeri güç yerine üretim-para gücünü kullanmakta ve ideoloji yerine insanları bağlamakta ve dünyaya nüfuz salmaktadır.

Eski stratejisi ile ÇHC karşısında küresel olarak mevkiini koruması mümkün olmadığını fark eden ABD yeni bir stratejiye geçmişti. Yeni rakibi ÇHC’ye karşı ABD ise; Merkezi Alanı Tahkim, Kilit mekanları Kontrol, Muharip Devletler Oluşturma ve ÇHC’yi Tahrip stratejisini uygulamaya koymuştur.

Yeni stratejiye geçen ABD, doğal olarak eski stratejisinin uygulanmasında yardımcı olan kurumları kapatmaya veya işlevlerini değiştirmeye başlamıştır. Askeri alanda bunun ilk göstergesi 1 Ocak 1947’de kurulan Pasifik Komutanlığı’nın 30 Mayıs 2018’den itibaren Hint-Pasifik Komutanlığı olarak değiştirilmesi olmuştu. Bu, Büyük Okyanus’tan Hint Okyanusu’na kadar ÇHC’nin bir hilal şeklinde doğu ve güneyden askeri olarak kontrol edilme stratejisine geçildiğinin izharı olmuştu.

İktisadi olarak güçlü, insan sayısı bakımından kalabalık ve ABD karşıtlarınca destekli ÇHC’ye karşı strateji oluşturan ABD, artık dünyanın her yerine müdahale etme yerine, yeni muharip devletler oluşturma stratejisine geçmiştir. Bu stratejisinin esası; kendisi güçlü bir askeri güç ve merkezi planlama ile bir numaralı askeri güç olmaya devam ederken, diğer taraftan da muvazzaf yeni planlayıcı ve görevlendirici olarak ikincil ve üçüncül güçleri oluşturarak, bunları Soğuk Savaş dönemindeki gibi sadece yardımla mükellef yani vazifeli bir güç yerine, birer muharip güç haline getirerek devreye sokmak oluşturmaktadır.

Tabii oluşturulacak her muharip devletin nitelikleri farklı olacak ve donatılırken de bu doğrudan Pentagon tarafından tanzim edilecektir. Yani bu yeni stratejiye göre; ÇHC’ye karşı ABD, nâzım yani düzenleyici olarak müttefik her gücü tanzim edecek, munazzam yani sıra ve seviyeye göre de her ölçekteki güçleri ayarlayarak muharip olarak kullanacak veya işbirliği yapacaktır. Daha kısa bir ifade ile muharip güçleri hem hazırlayacak hem de hedefi istikametinde kullanacaktır.

Sovyet Ruslara karşı savunma amacıyla kurulan NATO da, 2018’den itibaren ABD’nin yeni stratejisine göre değişmeye başlamıştır. Gerek Soğuk Savaş ve gerekse tek kutuplu dönemde NATO neredeyse ABD’nin kontrol ve komutasında bulunmuş ve NATO’nun esas muharip gücü ABD’den oluşmuştu. ABD yeni stratejisine göre NATO’nun diğer üyelerini de muharip hale getirmek için çalışmalara başlamıştı. ABD’nin bunun için öncelikli olarak yaptığı işlem NATO üyelerinin askeri harcamalarının arttırılmasını sağlamak olmuştu.

ABD’nin kurup kullandığı NATO’nun üyelerinden daha fazla askeri harcama yapması istemesi Trump’ın ilk başkanlık (20 Ocak 2017 – 20 Ocak 2021) dönemine rast gelmiş ve Trump, NATO’yu “demode bir ittifak” olarak nitelendirmişti. Bu da ÇHC’nin 2013’te küresel bir güç olmayı hedeflediğini açıklamasından sonraya tekabül etmektedir. 25 Mayıs 2017’de Belçika’nın Brüksel kentinde düzenlenen NATO zirvesinde Trump, NATO üyelerini gayri safi yurtiçi hasılalarının en az yüzde ikisini savunmaya harcamayı hedefleyen 2014 anlaşmasına uymalarını istemişti.

Bir yıl sonra 11 Tem 2018 – 12 Tem 2018 arasında Brüksel’de yapılan NATO zirvesi sonrasında açıklama yapan Trump, NATO ülkelerinin önceki yıllara kıyasla savunma harcamalarını 33 milyar dolar artırmalarından memnuniyet duyduğunu, NATO’nun öncesine göre çok daha güçlü ve adil bir hale geldiğini, her ülkenin yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini belirterek “Kongre onayı olmadan ABD’yi NATO’dan çekebilirim ama buna gerek yok. Şimdilik NATO’dan ayrılmayı düşünmek gereksiz” olduğunu söylemişti. Esasında ABD, NATO üyelerinin askeri harcamalarını artırarak onların birer muharip ülkeler haline gelmesinin önünü açıyordu.

ABD Başkanı NATO üyelerinin askeri harcamalarını devamlı artırması baskısı yaparken, ABD’nin Türkiye’nin Suriye’de Barış Pınarı Harekâtı’nı yapacağı bölgedeki askerlerini çekmesi üzerine Fransa Cumhurbaşkanı Macron, The Economist’in Ekim 2019 sayısına yaptığı açıklamada, NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini, ABD ile Avrupa arasında koordinasyonun kaybolduğunu ve Türkiye’nin Suriye’de saldırgan eylemler yapmasına ABD’nin izin verdiğini ima etmişti. Macron’un ABD’nin NATO’ya bakışındaki değişikliği anlamış ancak ABD’nin yeni stratejisine göre NATO’nun topyekûn veya farklı şekillerde muharip hale getirilmesini kavrayamadığı ortaya çıkmıştı.

Rusya Federasyonu’nun 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya saldırmasından sonra Avrupa’nın güvenlik zaafları ortaya çıkmış ve ABD’ye bağımlı oldukları iyice anlaşılmıştı. 20 Ocak 2025’te ABD başkanlığı görevine gelen Trump, NATO’daki her üyenin GSYİH’sinin en az %5’ini savunma bütçelerine ayırmasını dile getirmişti. Daha önce savunma harcamalarını GSMH’larının yüzde 2’sine çıkarmaya bile güç bela razı olan NATO üyeleri, 25 Haziran 2025’te yapılan NATO zirvesinde; “tarihin en güçlü ittifakı olan NATO’ya ve transatlantik bağa olan bağlılığı yeniden teyit” etmişler ve “bireysel ve kolektif yükümlülüklerimizi yerine getirmek için 2035 yılına kadar temel savunma gereksinimlerine ve savunma ve güvenlikle ilgili harcamalara yıllık olarak GSYİH’nin %5’ini yatırmayı taahhüt” etmişlerdi. Böylece ABD, üye ülkelerin muharip konuma geçmeleri için zemini hazırlamıştı.

Avrupa güvenliği için adımlar atılması konusunda harekete geçen AB’nin yürütmeden sorumlu Avrupa Komisyonu, Rusya tehdidine karşı orduların sınırlar arasında hızlı hareket etmesini sağlayacak bir “askeri hareketlilik ağı” kurmaya karar vermişti. “Dayanışma stoku” adı verilen yeni sistem, NATO ile uyumlu bir şekilde tank ve ağır silahların kıta genelinde taşınmasını kolaylaştıracaktır. Avrupa savunmasında yeni bir adım olan bu yapı için üye ülkeler askeri sevkiyat için kamyon, tren, gemi ve uçaklarını birbirine tahsis edecekti.

NATO üyelerinin yıllık GSYİH’nin %5’ini askeri harcamalara ayırmayı kabul etmesinden beş ay sonra, Pentagon ile Avrupalı delegasyonlar arasında yapılan toplantıda, Trump yönetiminin Avrupa’nın savunma kapasitesini artırmak için attığı adımlardan memnun olmadığını iletmişti. Daha da önemlisi, Reuters’ın haberine göre, ABD Savaş Bakanlığı, Avrupa’nın NATO’nun konvansiyonel savunma kapasitesinin çoğunu 2027’ye kadar devralmasını istemişti. Avrupa Birliği ise bu isteklerin 2027’ye kadar AB tarafından yerine getirilmesinin mümkün olmadığını ancak kıtanın 2030’a kadar kendini savunabilecek seviyeye ulaşabileceğini düşünmektedir. ABD, Avrupa’nın nükleer savunması dışındaki konvansiyonel savunma yükünü Avrupa’ya devrederek Avrupalı üyelerin konvansiyonel bir muharip grup olarak hareket etmeleri için yönlendirmekte hatta mecbur bırakmaktadır.

Kısacası ABD, kendisi nükleer savunmayı üstlenirken NATO’yu konvansiyonel muharip bir teşkilat haline sokmak istemektedir. Avrupalı NATO üyeleri buna yanaşmaz ise muhtemelen NATO parçalanacak veya yeni bir şekle dönüşecektir.
 


ABD’nin dönüştüreceği yeni NATO’nun yapısı nasıl olabilir?

NATO üyelerinin büyük kısmı askeri harcamalarını artırsa hatta Polonya ve Almanya gibi bazı ülkeler muharip devlet olma istikametinde önemli adımlar atsa bile NATO’nun topyekûn muharip bir askeri güç haline gelmesi pek mümkün görülmemektedir. NATO’nun çok üyeli olması, üyeler arasında kuruluş döneminde Sovyet Ruslara karşı olduğu gibi birlikte hareket etme hedefinden yoksun olunması ve bazı üyelerin tek kutuplu dönemdeki gibi ABD ile birlikte hareket etmekten içtinap etmeleri dolayısıyla NATO’nun statüsünün yenilenmesi ve dönüşmesi ABD ve ÇHC’nin küresel güç olmasını istemeyenler açısından elzem hale gelmiştir.

Rakip ÇHC olduğuna göre NATO’nun faaliyet sahasını sadece Kuzey Atlantik Okyanusu ile sınırlamak artık mümkün değildir. NATO’nun dönüşümü de bu istikamette olacaktır. Yani NATO artık ÇHC ve müttefiklerine karşı bir yapıya dönüşecek ve kaçınılmaz olarak daha geniş sahalarda muharip askeri yapıları içinde barındıracaktır. Zaten ABD Başkanı Trump’ın ABD’nin Kuzey Atlantik dışında yaptığı savaş ve operasyonlara NATO’nun katkı vermesini istemesinin sebebi de ABD’nin yeni NATO statüsü hakkında düşündüğünün ipuçlarını vermektedir.

Eskiden beri serbest geçiş düzeninin bulunduğu Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından silah zoru ile kapatılması üzerine bu boğazı açmak için Trump’ın NATO ülkelerini göreve çağırması da ABD için NATO’nun neye dönüşmesi gerektiğini izah etmektedir. Bu vesile ile ABD’nin bu yapısı ile NATO’yu bir bütün olarak ÇHC’ye karşı kullanması da mümkün olmayacağı ortaya çıkmıştır. Küçük üyeler ve ABD ile ÇHC arasında tercih yapmakta zorlanan veya ÇHC ile fiilen müttefiklik yapanların etkisinin azaltıldığı yeni bir NATO’ya geçilmesi zarureti ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. NATO’da en etkili güç ABD olduğu için dönüşüm de ABD’nin etkisi ile gerçekleşecektir. Şimdi bu dönüşümün nasıl olacağını izah etmeye çalışalım.

Öncelikli olarak şunu belirtelim ki, ABD’nin ÇHC ve müttefiklerine karşı yeni bir örgütlenmeye geçme yerine ilk tercihinin NATO’yu dönüştürmek olduğunu anlamaktayız. Yeni rakibi ÇHC’ye karşı NATO’nun adını bile değiştirerek yeni tartışmalar başlatmayı lüzumsuz bulan, belki de elindeki kazanımları da kullanmak isteyen ABD, NATO’nun örgütlenme ve hareket tarzını kökten dönüştürmesi gerekecektir. Bu strateji değişikliği hakkında şunları öngörebiliriz:

 

  1. NATO ülkelerinin statüleri artık eşit olmayacak, üyeler muharip ve diğer hizmetleri yerine getirenler olarak çeşitli gruplara ayrılacaktır. Mesela Lüksemburg ile Türkiye, İzlanda ile Polonya aynı statüde bulunmayacaktır. Bu yeni üyelik anlayışı karar ve komuta mekanizmalarına da yansıyacaktır.
  2. NATO üyeleri muharip ve diğerleri olarak iki temel gruba ayrılacaktır. Muharip devletler de coğrafi konuma göre belli gruplar altında toplanacaklardır.
  3. Fransa ve İspanya gibi ülkelerin üyelikleri devam etse bile bunların görev alanları ÇHC ve müttefiklerine yönelik olmayacaktır. Tabii bu gibi devletler NATO’nun muharip gruplarından hiçbirine dâhil olmayacaklardır.
  4. NATO’nun merkezi karargâhı küresel düzeyde analiz ve strateji merkezi olarak görev yapmaya devam edecektir. Ancak muharip devletlerin oluşturdukları grupların kendi sahaları için istihbarat ve kurmay karargâhları bulunacaktır.
  5. Muharip devletler tek başlarına değil, mensup oldukları muharip grupla birlikte ortak bir harekât komutanlığı olarak düzenlenecektir. Kurulacak bu Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlıklarına NATO’ya üye olmayan müttefikler de bir şekilde dahil olacaktır. Bu harekât komutanlıkları NATO üyesi muharip ülkelerin liderliğinde bulunacaktır.
  6. Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlıklarının görev sahalarına yönelik birer karargâhları bulunacak ve bunlar birer harekât merkezi işlevini de yerine getireceklerdir. Yani NATO operasyon ve savaşta hızlı hareket icra etmek üzere çoklu karargâh uygulamasına geçecektir. Her Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı kendi emir-komuta zincirine tabi olması da doğal bir gelişim olacaktır. Türkiye gibi bazı ülkeler birden çok komutanlıkta faaliyet gösterebilecektir.

Merkezle ilintili ancak müstakil hareket edecek Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlıkları şunlar olabilir:

a- Kuzey Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı: Merkezi ABD veya Kanada olacak bu komutanlığın görev alanı ABD, Kanada ve Grönland’ı içerebilir.
b- Kuzey Avrupa Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı: Merkezi Kuzey İrlanda olacak bu komutanlığın görev sahasına İngiltere, İrlanda, İzlanda ve Norveç dahil olabilir.
c- Orta Avrupa Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı: Merkezi Almanya veya Polonya olacak bu komutanlığa Almanya, Polonya, İsveç, Finlandiya, Estonya, Litvanya, Letonya, Romanya, Moldova, Ukrayna hatta Türkiye de dahil olabilir.
d- Önasya Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı: Merkezi Adana olması muhtemel olup bu komutanlığın faaliyet sahasının omurgasını Türkiye, Suriye, Arabistan oluşturabilir.
e- Kafkas-Türkistan Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı: Merkezi Erzurum olması muhtemel bu komutanlığın faaliyet sahası Türkiye, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan olabilir.
f- Doğu Asya ve Turan Müşterek Muharip Ülkeler Komutanlığı: Merkezi Alaska olması doğal olan bu komutanlığın faaliyet sahası Japonya, Kore, Moğolistan olacaktır.

Hint ve Pasifik ise bizzat ABD tarafından NATO’nun muharip devletleri ile fiili işbirliği içinde yürütülecektir, diyebiliriz.


Sonuç

İkinci Dünya Savaşı sonunda Sovyet Rusların Batı Avrupa’yı işgal tehlikesine karşı kurulan NATO, Soğuk Savaş’ın bitişinden itibaren ABD tarafından tek kutuplu küresel hâkimiyeti için bir vasıta olarak kullanılmıştır. ÇHC’nin ABD karşısında ikinci bir küresel güç olarak çıkmaya başlamasıyla ABD de yeni bir stratejiye geçmiş, ÇHC ve müttefiklerine karşı NATO’yu da kullanmayı hedeflemiş ve NATO’yu muharip bir güç haline getirmeye çalışmıştır. Ancak üye ülkelerin eskiden olduğu gibi ABD ile aynı fikirde olmaması dolayısıyla ABD, NATO’yu da dönüştürmek istemektedir.

ABD’nin NATO üyelerini muharip ve diğerleri olarak iki gruba ayırarak muharip devletler olarak hareket etmek için ayrı mekanizmalar kurmayı hedeflediği anlaşılmaktadır. NATO merkez karargâhı strateji belirlemede etkin olsa da NATO’ya bağlı muharip devletlerden ve müttefiklerinden oluşan oldukça müstakil müşterek komutanlıklar ön plana alınacak ve NATO yeni bir şekle dönüştürülecektir.

NATO, Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya’yı güç, vahşilik ve saldırganlık ile özdeşleştirmek için ayı olarak vasıflandırmıştı. Bayrağında beyaz pusula gülü ve etrafında birliği temsil eden daireyi kullanan NATO’ya genellikle ortak savunma, müdahale ve mücadeleyi simgelemek için kurt sembolü layık görülmüştü. Günümüzde ABD’nin karşısına çıkmaya çalışan ejderha olarak temsil edilen ÇHC liderliğinde ikinci kutup oluşurken, NATO’nun bayrağındaki sembol değişmese de ABD stratejik olarak NATO’yu bir ahtapot tarzında muharip güç haline getirmeye çalışmaktadır.

ABD’nin karşısında ikinci bir küresel güç olmak isteyen ÇHC; uçan, ağzından alevler çıkaran ve çok yönlü özellikleriyle liderlik için büyük hırs sahibi ejderha olarak tarif edilirse, yeni NATO’yu da denizlerin hâkimi, olağanüstü adaptasyon yeteneği, her yöne atak yapabilme esnekliği ve kollarının beyinden uyarı gelmeden hareket edebilme yeteneğinden dolayı ahtapotla sembolize etmek gerekecektir.

ÇHC, bir merkezden başlayarak Bir Kuşak Bir Yol ile dünyaya açılırken, ABD öncülüğünde dönüşecek NATO, esnek ve her yöne atak yapabilecek kollarıyla ÇHC ve müttefiklerini etkisiz hale getirmeyi hedefleyecektir diyebiliriz. Tabii boşluklar da doğrudan ABD tarafından doldurulacaktır.

 

 

Ahtapot, derin denizlerin gizemini, yüksek zekâyı ve olağanüstü adaptasyon yeteneğini temsil eder. Esnekliği ve zorluklardan kurtulma becerisini simgelerken, mitolojiden modern hayata farklı alanlarda çeşitli anlamlar taşır.

Japonya: Ahtapot, Japon kültüründe denizle olan yakın ilişkiyi ve her yöne doğru atak yapabilme esnekliğini ifade eden bir figür olarak kabul edilir.

Ahtapot ve mürekkep balığı tüm yumuşakçalar içinde en yüksek beyin-vücut kütle oranına sahiptir ve hatta bu oran bazı omurgalılardan bile yüksektir.[52] Ahtapotların oldukça karmaşık sinir sisteminin bir kısmı kıkırdaklı bir kapsül içinde yer alan beynindedir.[53] Ahtapotun nöronlarının üçte ikisi kollarındaki sinir liflerinde bulunur. Ahtapotların kolları beyinden hiçbir uyarı gelmeden bile karmaşık refleks hareket etme yetisine sahiptir.[54] Omurgalıların aksine ahtapotların karmaşık motor becerileri vücutlarının somatotopik haritası yoluyla beyin tarafından düzenlenmemekte, büyük beyinli omurgasızlara özgü somatotopik olmayan bir sistemle idare edilmektedir.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU