Yazar Murat Bardakçı’nın bir televizyon programında Türk müziğinin bir buçuk yıl boyunca radyolarda yasaklandığını ve Türk müziği eğitiminin ise 50 yıla yakın bir süre okullarda okutulmadığını söylemesiyle bu konu dikkatimi çekmeye başladı.
Cumhuriyet inkılâpları üstüne birçok kitap, araştırma, makale ve köşe yazısı yazıldı. Fakat “musiki inkılâbı”nın üstüne pek konuşulmadı. Eğitim hayatım süresince ve sonrasında Cumhuriyet tarihine yakın ilgi gösteren ben, 1926’dan 1976’ya kadar, Türk müziğinin 50 yıla yakın bir süre okullarda okutulmasının yasaklanmasının ve 1 Kasım 1924 akşamından 9 Eylül 1936 akşamı saat 20.20’ye kadar radyolarda Türk müziği icrasının yasaklanması konusu üzerine pek düşünmemiştim...
Bu dönem, inkılâpların en yoğun ve heyecanlı şekilde yaşandığı yıllardır. Kamuoyunda “musiki inkılâbı” üzerine tartışmalar büyük bir canlılık kazanmıştır. 1926 yılında alaturka–alafranga musiki tartışmaları sürerken, Tâlim ve Terbiye Dairesi Sanâyi-i Nefîse Encümeni’nin 9 Aralık 1926 tarihli kararıyla Darülelhan’da (İstanbul Konservatuvarı) Türk musikisi şubesi kapatılmış, okullarda verilen Türk musikisi eğitimi kaldırılmıştır.
Resmî açıklama, Talim ve Terbiye Heyeti’nin de kararı kabul etmesinden sonra gelir. Buna göre, İstanbul’da ve Ankara’da iki yeni konservatuar kurulacak ve bu kurumlarda yalnızca Batı müziği eğitimi verilecektir.
Dönemin bazı gazetelerinde, “Alaturka Musikiye Paydos”, “Alaturka Musikiye Elveda” gibi başlıklarla haber olarak yer verilmiştir.
Böylece, Türk sanat musikisi eğitiminin 1975’te İstanbul Devlet Türk Musikisi Konservatuarı’nın kurulmasına dek sürecek olan ve yaklaşık elli yıl devam edecek kısıtlama başlamıştır.
Bu noktada hep karıştırılan iki karar vardır.
Biri, yukarıda bahsetttiğim, 1926 yılında Darülelhan’da Şark musikisi bölümünün kapatılmasıyla eğitimde Türk müziğinin kısıtlanmasıdır (Türk Sanat Müziği devletin resmi müzik okullarında öğretilmemiş, ilk-orta-liselerde de eğitim batı temelli yürütülmüştür.)
Diğeri ise 1934’teki radyolardaki Alaturka müziğin yayın yasağıdır.
Bu konunun Türkiye’de kültür ve sanat politikaları bağlamında son derece hassas ve tartışmalı bir alan oluşturduğunu biliyorum. Söz konusu mesela, geçmişten bugüne çeşitli görüş ayrılıklarına ve kişisel kırılmalara neden olmuştur. Bu pazar yazısının amacı, polemik üretmekten ziyade; mevcut kaynaklar, araştırmalar ve tarihsel veriler ışığında edinilen bilgileri, benim kendi değerlendirme çerçevem içerisinde yorumlamamdır.
Sarayburnu Parkı’ndaki olaylı müzik gecesi… Radyo yasağının ayak sesleri…
Sarayburnu Parkı’nda bir akşam yemeği sebebiyle düzenlenen konsere Atatürk de katılmıştır. Önce Tosca operasında aryalar icra edilmiş, sonrasında o yıllarda Mısır’ın meşhur seslerinden Maniretü’l-Mehdiyye sahneye çıkmıştır. Atatürk konseri ilgiyle dinledikten sonra sahneye Eyüplü gençler çıkmıştır.
Sadi Yaver Ataman’ın anılarında ifade ettiğine göre, bu gençlerin kılıkları birbirine uymamakta, kimisinin ceketi ayrı, pantolonu başkadır. Son derece amatör bir ekip görüntüsü vermektedirler.
Onlar programlarını tamamladıktan sonra Atatürk, “Burada icra edilen musiki, yüz ağartıcı olmaktan çok uzaktır” der. Her fırsatta, benim milletim, benim musikim, benim sanatkârım diye övünen Atatürk, bir çeşit musiki müsabakası halinde düzenlenen bu gecede en çok ümit bağladığı bir kuvvetin elinden çıkmış olduğunu gören bir kumandan gibi üzülmüştü.
Atatürk, etrafına duyuracak bir ifadeyle: “Gidelim...! Bu musiki bizim heyecanımızı ifade etmekten uzaktır” diyerek oradan ayrılmıştır.
“Yanlış anladılar sözümü”
Vasıf Rıza Zobu hatıralarında anlatmaya alaturka yasağını Sarayburnu konuşmasına bağlayarak başlar. 1928’deki konuşmanın ardından Türk müziği her yerden silinmiş, hatta Zobu’nun iddiasına göre Atatürk’ün sofrasından bile kalkmıştır. Bu sırada Zobu bir akşam Atatürk’ün huzuruna çağrılır ve gecenin ilerleyen saatlerinde Küçük Kemal’in Molière’den adapte ettiği bir oyundan söz açılır.
Atatürk perde açılmadan önce Zobu’nun söylemeyi âdet edindiği eseri hatırlar ve ismini anmadan güzelliğini över.
Eser Dellâlzade İsmail Efendi’nin Isfahan Yürük Semaisi’dir. Atatürk hatırlayıp hatırlamadığını sorunca Zobu, Osmanlı müziği aleyhindeki havayı düşünerek, görüş belirtmeye korkar. Sonra cesaretini toplayıp eserin ismini söyler ve güzelliğini tasdik eder.
Atatürk’ün isteği üzerine eseri icra eder ve hazır bulunan herkes ona “sanki bir suç işlemiş” gibi bakar. Atatürk ise beklenenin aksine şunları söyler:
“Şu okunan ne güzel bir eser… Ama bir Avrupalı’ya bu eseri böyle okuyup da bir zevk vermeye imkân var mı? Ben demek istedim ki, bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini onlara da dinletmek çaresi bulunsun. Onların tekniği, onların ilmiyle, onların sazları, onların orkestraları ile… Türk’ün nağmelerini kaldırıp atalım da sadece Batı milletlerinin hazırdan musikisini alıp yalnız onları dinleyelim demedim. Yanlış anladılar sözlerimi, ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki, ben de bir daha lafını edemez oldum.”
1934 yılı, radyolarda alaturka müziği engeli
Bu yasak resmi şekilde değil, dönemin Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör’ün yönlendirmesiyle İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın sözlü talimatıyla konmuş ve bir buçuk sene sonra da Atatürk’ün bizzat emriyle bu yasaktan dönülmüştür. Sözlü talimat gereği, aşağı yukarı bir buçuk sene boyunca radyolarda Alaturka müziğin icrası yasaklanmıştır.
Yasağın olduğu günlerde Atatürk’ün uşağı Cemal Granda’nın aktardığına göre, Yunus Nadi’nin Dolmabahçe Sarayı’nda bir gece,
“Paşam ne olur alaturka şarkılardan bizi mahrum bırakmasınlar. Zevkimize, duygularıma el atıldığı için çok üzülüyor ve inciniyoruz” demesi üzerine Atatürk, “Alaturka şarkılardan ben de hoşlanıyorum. Fakat unutmamak gerekir ki, devrim yapan bu nesil, bazı fedakârlıklara katlanmasını bilmelidir. Ancak milli türkülere yer verilmelidir” diyecektir.
Atatürk’ün şahsi tercihleriyle bir devlet idarecisi olarak aldığı kararlar arasında farklılıkların olması çok normaldir. Aklın, bilimin ve medeniyetin gereği olarak görülen Batı müziği karşısında Türk müziği akıl ve bilimle ölçülemeyen, sadece duygulara seslenen, yılların getirdiği bir geleneğin tortusu olarak görülmektedir.
Bu konuda çarpıcı bir örneğe çocukluk arkadaşı Nuri Conker ile Atatürk’ün sofrasında “alaturka” dinledikleri sırada aralarında geçen diyalogda rastlarız:
“İmam verir talkını, kendi yutar salkımı. Sen radyodan alaturkayı kaldırdın, kendin de çaldırma bakalım,” der Nuri Conker.
ATATÜRK'ün verdiği cevap şudur:
Şimdi biz burada rakı içiyoruz diye, devletin her köyde meyhane açması câiz mi? biz fena yetiştirilme ve ihmaller neticesi buna alışmışız, kendimizi kurtarmayabiliriz, fakat gelecek nesillere, kendi fena itiyadlarımızı (alışkanlıklarımızı) aşılamaya hakkımız yok. Nasıl, farzıma hal halk alışmıştır diye esrar tekkeleri açamazsak, devlet radyolarında da ağlayan inleyen nağmeler yayamayız.
“Atatürk gibi Türk Musikisinden hoşlanan, her meclisinde Türk musikisi icracılarına yer veren bir kişi nasıl olur da bu musikiyi yasaklar?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Bu soruya cevap vermeden önce cumhuriyet öncesi, Osmanlı’nın son dönemine kısaca bir göz atalım.
Osmanlı’nın son zamanlarında sarayda Türk Musikisi dinleniyor muydu?
2. Abdülhamit sarayda Alaturka müzik dinler miydi?
Osmanlı Devleti’nin özellikle 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki müzik anlayışı, bugünden bakınca epey karmaşık bir tablo sunar. Çünkü Osmanlı, kendisini “Türk” kimliği üzerinden tanımlayan bir devlet olmadı. Dolayısıyla bugün Türk Sanat Müziği dediğimiz müzik, o dönemde “Osmanlı musikisi”, “klasik musiki” ya da daha yaygın adıyla “alaturka” müzik olarak anılıyordu.
Türk Halk Müziği ise yaşayan ama görünmeyen bir müzikti. Türküler köylerde, kasabalarda, düğünlerde, tarlada yaşıyordu ama ama sarayın ve entelijansyanın gündeminde yoktu. Kısacası halk müziği vardı, ama resmiyette yoktu.
2. Mahmud’dan başlayarak Osmanlı sultanları alafranga müziğe önem vermiş, kendileri çalgı çalmış, çocuklarına da alafranga müzik dersleri aldırmışlardır.
Son zamanlarda çok konuşulan isimlerden Sultan Abdülhamit “alaturka” dediğimiz geleneksel müziği pek sevmezdi. Gazeteci ve tarihçi Ziya Şakir’in Abdülhamit’in Son Günleri kitabında ifade ettiğine bakarsak, “Alaturka dediğimiz musiki tarzı Türklere ait değildir. Yunanlar, Araplar ve Acemlerden alınmıştır” diye ifade etmiştir.
Sultan Abdülhamit’in kızı Ayşe Sultan’ın anılarında, “Alaturka güzeldir ama daima gam verir, alafranga değişiktir, neşe verir” dediğini söylemiştir.
Sultanın huzurunda ayda birkaç defa La Traviata, Norma ve Il Trovatore oynanırmış. Bir keresinde primadonnanın casta diva’yı bütün ruhunu vererek seslendirdiği bir anda Padişah, birdenbire komik bir şeyler seyretmek istediğini bildirmiş, Norma birden eteklerini toplayıp ateşli bir farandol (Güney Fransa bölgesine dayanan hızlı tempolu, zincir şeklinde oynanan geleneksel bir halk dansı) oynamak zorunda kalmıştır.
Sultan, uzun ve ciddi müziklerden arada bir bunalır mıydı bilinmez, bir başka seferinde ise La Traviata temsilinin tam ortasında gösterimi keserek bir jimnastik gösterisi yapılmasını emretmiştir…
Bir milletin ses arayışı…
Türk Müziği derken bugünlerde de ifade ettiğimiz şekilde kabaca Klasik Türk Musikisi, Türk Sanat Müziği ve daha seyrek kastedilmekle birlikte Türk Halk Müziği olarak ayırmak gerektiği düşüncesindeyim. Türk Halk Müziği’nin direkt kısıtlanması diye bir gündemin olmadığını o dönemde yapılan gelişmelere bakarak da anlayabiliriz.
20. yüzyılın en büyük bestecilerinden kabul edilen Macar besteci ve piyanist Bela Bartók’un anılarına baktığımızda bile Cumhuriyet’in ilk 15 yılında halk müziğine kısıtlama değil, tam tersi milli ve modern bir müzik yapma adına büyük çabaların olduğunu görürüz.
Bu noktada, kısıtlamaların radyolarda olduğunu ve o dönemde Türkiye’de radyo sahipliğinin az olduğunu belirtmekte de fayda var.
Radyo yayıncılığı ilk olarak 6 Mayıs 1927’de İstanbul Radyosu ile başlamıştı. Tahminen 1934 civarında Türkiye’de birkaç bin civarında radyo olduğu tahmin edilmekte. Maalesef kesin ve resmi istatistikler o yıl için net bir kaynakta yer almıyor.
O dönemde radyo, müzik dinlemenin tek yolu olmadığı gibi başlıca yolu da değildi; üstelik hâlâ bir lükstü. Oysa 1900’lerin başından beri memleketimizde gramofon yaygındı; Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği plakları basılıyor, dinleniyordu. Gramofon, radyoya kıyasla daha ucuz bir müzik dinleme yoluydu. İnsanlar müziği yalnızca araçlardan değil, o dönemde konserlerde ve gazinolarda canlı olarak dinliyorlardı.
Musikide millileşme arayışı
1930’ların ilk aylarında basında her geçen gün daha geniş yer bulan musiki tartışmaları 1934 yılına gelindiğinde bambaşka bir hıza kavuşacaktır.
Şüphesiz bunda Atatürk’ün müzik inkılabının önünü açan, 1 Kasım 1934’te yaptığı 4. Yasama Yılı Meclis açılış konuşması belirleyici bir rol oynayacaktı. Türk müziği, bu konuşma ardından radyo yayınından tamamen çıkartılacaktır.
Yazar Murat Bardakçı’ya göre, musiki inkılâbı Atatürk’ün sözleri ile başlamış ama yapılan diğer bütün inkılâpların yerleşmesine rağmen bir türlü tutmayan, halka benimsetilemeyen ve devletin geri adım atmak zorunda kaldığı tek inkılâp da musiki inkılâbı olmuştur.
Alaturka müziğin radyolardan çıkarılıp “öz musikiye” doğru bir yol alma durumu vardır fakat burada dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi, yasaklama kararı çalgılı gazino ve meyhaneleri içermemekte, sadece radyo yayıncılığını esas almaktadır.
Halkevleri alaturka müziğe karşı isyan bayraklarını açmıştır. Alaturka müziğin Türk musikisi olmadığı, birçoğunun İstanbul Rum ve Ermenilerin eseri olduğu, Anadolu’da bu şarkıların bilinmediği, Türklerin bu şarkıları söylemediği iddia edilmiştir. Türklerin asıl nağmeleri Anadolu halk şarkılarıdır, türkülerdir.
Cumhuriyet kadrosu, Osmanlı’yı temsil ettiğini düşündükleri müzikte bir Rönesans yaratmada kararlıydılar. Türk müziği halk ezgilerinden yeniden doğacak ve yorumlanacaktı.
Diyarbakır sokaklarında hoparlörden klasik müzik yayını
Resmi kültür politikalarını taşrada yaymak amacıyla kurulan Halkevleri, cumhuriyet ilkelerini yaymak ve yerleştirmek için çeşitli çalışmalar yapmaktadır.
Namık Sinan Turan’ın Portede Saklı Tarih kitabında bu konuyla ilgili dikkatimi çeken bir paragraf vardır:
“Halkevleri dönemin ruhuna uygun olarak müzik konusunda çalışmalar gösterir. Örneğin Diyarbakır Halkevi’nde her hafta keman ve mandolin eşliğinde konserler veriliyor, ayrıca şehrin muhtelif yerlerine konulan hoparlör tesisatı vasıtasıyla her gün belli saatlerde müzik yayını yapılıyordu. 1935 yılında bir orkestra şubesi açan Halkevi’nde aynı yıl yirmibeş konser verilmiş ve bu konsere 7500 kişi katılmıştır. Şubedeki orkestra klasik parçalar çalmak suretiyle “Atatürk’ün işaret ettiği evrensel musikiyi Diyarbakır’da büyük muvaffakiyetle yaymaya çalışarak bu surette memleket kültürüne hizmet etmiştir.”
Opera, dönemin ruhuna denk bir şekilde Batılılaşmanın araçlarından biri olarak görülüyordu. Anadolu halk şarkılarını derlemek, bundan hareketle de milli operalar yaratmak gerekir düşüncesi hakimdi.
Bu noktada 1934 yılında bestelenen Türkiye’nin ilk ulusal operası olan “Özsoy Operası”na da konuyu uzatmamak adına başka bir pazar yazısına bırakacağım.
Bela Bartók, Türk Müziği ve memleketim Adana
Atatürk ve Cumhuriyet kadrosu cumhuriyeti kurarken kültürüyle, ekonomisiyle, sosyal yaşantısıyla bağımsız bir vatan oluşturmayı hedeflemiştir. Bu ülkeyi batı ülkelerinin medeniyet seviyesine ulaşabilmesi için adımlar atmıştır.
Cumhuriyet kadrosunun Bela Bartók ile çalışmasını başlıca sebeplerinden, Bartók’un sadece bir besteci değil, aynı zamanda etno-müzikolojinin kurucularından biri olmasıdır.
Bartók halk müziğini, kaynağında yani köylerde, nota ve fonografla, bilimsel karşılaştırmalar yaparak inceleyen ilk isimlerdendi.
Dönemin yaygın görüşlerinden biri, Macarlarla Türklerin tarihsel/kültürel akrabalığıydı. Bartók da Orta Asya, Türk ve Macar halk ezgileri arasındaki benzerliklerle ilgileniyordu
Atatürk’ün hedefi de tam olarak buydu: Türk halk müziğini derlemek, sınıflandırmak ve çağdaş müziğin temeli yapmak.
Batı kültürünün tohumlarıyla yeni bir müzik geleneğinin temelleri atılacaktır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Ferit Celâl Güven ile tanışıklığı 1923 yılında Adana’ya yaptığı ziyarete kadar uzanır. Ferit Celâl, Adanalı gazeteci, yazar, öğretmen ve siyasetçidir.
Atatürk, Torosları işaret eder Ferit Celâl’e. Adana’dan çıkacak yörük ezgilerinin evrensel ezgilerle benzeşeceğini düşünmektedir. Bunun üzerine Ferit Celâl, arkadaşı ve müzik insanı, Türk Beşleri’nden Ahmet Adnan Saygun’un kapısını çalar. Amaçları, Toros yörükleri arasında bir derleme çalışması yapılmasıdır.
Bela Bartok’un Çukurova kayıtlarının arasına karışan “okkalı küfür”
Netflix’te Saklı Tarih Belgeseli’ni hazırlayan ve sunan arkadaşım Cem Akoğul ile geçtiğimiz aylarda Bela Bartok ile üzerine konuşurken, Spotify’da da bulabileceğimiz Bela Bartok’s Turkish Folk Music Recordings From the Hungarian Ethnographical Museum albümündeki HAYDAR, HAYDAR kaydının başında, kaydın arasına okkalı bir küfür karıştığını bana söylemişti. Yazıyı yazmadan önce bu albümü dinledim. Evet, memleketimin okkalı küfürleri kayda karışmış. Tabii ne bilsin Bela Bartók memleketimin özgün küfürlerini…
Adanalı Sıtkı Bey
Adanalı olmam sebebiyle “işime gelen” hatıralardan biri de Rasim Özgen’den… Atatürk, Adanalı Sıtkı Bey adında bir sanatkârdan ve eşi Vasfiye Hanım’dan Yemen Türküsü dinler ve hüngür hüngür ağlar. O gece Atatürk, sabaha kadar Sıtkı Bey’in udundan, tanburundan ve eşinin sesinden dinlediği şarkı ve türkülerin Ankara ve İstanbul Radyoları’ndan da memlekete dinletilmesini istemiş, Sıtkı Bey’in de bu radyolarda konserler vermesini söylemiştir.
Yoksa Adanalı bir sanatçı radyo yasağını sonlandıran kişi mi olmuştur?
Niyet ile netice arasındaki musiki
Cumhuriyet dönemindeki “musiki inkılâbı”, Osmanlı müziğinin dışlanması ve halk müziğinin derlenip standartlaşması üzerine kurulmuştur.
“Müzik inkılâbı” çabalarının konusu aslında müziğin kendisiyle ilgi değildir. Temel mesele, Türk müziği tartışması üzerinden devletin Batılı tercihinin meşrulaştırılması, mevcut kimliğin “Doğulu” unsurlarının bu alanın dışına itilerek bir toplum kimliğine dönüştürülme çabasıdır.
Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri ile paralel “milli kültür” ile “Batı kültürü” arasında bağlantı ve etkileşim kurma çabasıdır yapılmaya çalışılanlar.
Atatürk, Türk müziğini seviyordu ama hiçbir zaman bu müziğin yerinde saymasını istemiyordu.
İki yıla yaklaşan yasağın bizzat Atatürk’ün isteğiyle tekrar kaldırılması, onun halkın menfaatine uygun olmadığını farkettiği bir uygulamadan vazgeçtiğinin ve topluma uzun süre dikte ettirmediğininde de bir göstergesidir.
Yeni Cumhuriyeti kuranların Avrupa müzik kültürü ile harmanlanan Türk Halk Müziği karakterini yeni Cumhuriyetin müziği temsil edeceğini planlamışlar fakat Atatürk’ün de bütün çabalarına rağmen gerçek değerleriyle bir müzik politikası oluşturulabildiği görülmemektedir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish