Aile bugün kamu politikalarında çoğu zaman demografik bir veri, sosyal yardımların hedefi ya da kültürel bir “değer alanı” olarak ele alınıyor. Oysa bu yaklaşım, meselenin en derin katmanını ıskalıyor. Aile, yalnızca düzenlenmesi gereken bir toplumsal kurum değil; insanın dünyadaki varoluşunun amacı ve anlamının ontolojik çekirdeğidir. Bu gerçeği modern sosyoloji değil, çok daha önce Platon, Farabi, Augustinus ve Aquinas gibi düşünürler görmüştür.
Bu düşünürlere göre aile, insanın doğayla, kozmik yapıyla, yaşamla, kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin ilk ve belirleyici mekânıdır. Aile, Augustinus’un deyimiyle “ordo amoris” yani “sevgi düzeni”nin dünyadaki ilk birliğidir. Aile, doğal hukukun (lex naturalis) soyut bir ilke olmaktan çıkıp ete kemiğe büründüğü ilk alandır. Başka bir deyişle aile, hem kozmik sevginin somutlaştığı hem de ahlaki yükümlülüklerin yapı kazandığı yerdir.
Bu nokta özellikle politika yapıcılar için kritik bir uyarı içerir:
Aileyi yalnızca ekonomik teşviklerle ayakta tutmaya çalışmak, onun ne olduğunu yanlış anlamaktır. Çünkü aile, tarihsel koşullara göre şekillenen geçici bir kurum değil; insanın teleolojik yöneliminin, yani ne için var olduğunun mümkün hâle geldiği ontolojik bir yapıdır.
Augustinus’un (civitas Dei) ile dünyevi şehir (civitas terrena) arasındaki ayrım, Farabi’nin “erdemli toplum” ve “erdemsiz toplum” ayrımı iktidar biçimlerinde değil, sevginin düzeninde yatar. Erdemli şehri kuran irade ve sevgi özgeci sevgidir; erdemsiz şehri kuran ise ben-merkezci sevgi, yani “amor sui”dir. Bu iki sevgi düzeninin ilk kez aile içinde görünür hâle gelir.
Bu ayrım ve tespit, günümüz kamu tartışmaları açısından son derece önemlidir. Çünkü ailede hangi sevgi düzeninin egemen olduğu, yalnızca “özel hayat” meselesi değildir; toplumun hangi “şehir”e ve “devlet yapısını” doğru evrileceğini belirleyen asli faktördür. Aile çözülürse yalnızca sosyal bağlar değil, sevginin, erdemin ve iktidar etmenin yönü de çözülür.
Çünkü insan sadece bir birey ve bir nesne değildir. İnsan aile içinde ve ilişkisel olara vardır. Ve o nedenle aileyi sadece toplumsal değil, kozmolojik bir gerçeklik olarak temellendirmek zorundayız. Çünkü Augustinus’un dediği gibi “İnsan kendi başına bir birey olarak değil, bir birlik olarak yaratılmıştır”.
Bu birlik, yalnızca biyolojik bir beraberlik değildir; sevgi, sadakat ve sorumlulukla kurulan ahlaki bir bütündür. Kadın, erkek ve ebeveynlik ilişkisi, bu ontolojik birliğin dünyadaki ilk görünümüdür.
Bugün aileyi ideolojik kamplaşmaların malzemesi hâline getiren her yaklaşım —ister indirgemeci modernizm, ister nostaljik muhafazakârlık olsun— bu derinliği gözden kaçırıyor. Politika yapıcılar için esas soru şudur:
Biz aile kurumunu istatistiksel demografi süreçleriyle yönetmeye mi çalışıyoruz, yoksa insanın varoluş koşullarını korumaya mı?
Filozofların bu konudaki kadim uyarıları nettir: Aile yalnızca korunacak bir “değer” değil, yanlış kurulduğunda bütün bir toplumsal sevgi düzenini bozan ontolojik bir kırılma noktasıdır. Bu nedenle aile politikaları, kısa vadeli nüfus hedefleriyle ya da kültürel reflekslerle değil, insanın ne olduğuna dair güçlü bir felsefi temelle düşünülmelidir.
Aksi hâlde sadece aile kurumunu değil, erdemli toplumda yaşama şansımızı da kaybederiz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish