Ankara’da Milli Eğitim’e yardımcı ders kitapları hazırlayan bir grup öğretmen arkadaşım anlatıyor. Finlandiya, Almanya, Japonya gibi ülkelerde ilk dört yıl çocuklara okuma yazma öğretilmiyor.
Oyun oynatılıyor. Söz gelimi Japonya, topluma yararlı bireyler olsun diye çocuklara değerler eğitimi veriyor.
Oysa Türkiye’de ilkokul 1. sınıflarda öğretmenler arasında bir okuma yazma yarışı sürüyor.
Kim, çocuklara kaç ayda öğretecek…
2026’da halen “kız çocukları okusun” diye projeler üretmek zorundayız.
İyi de, eğitim politikamız niye farklı?
Japonya ve AB ülkelerine göre, çocukların yaratıcı zekasının korunarak eğitim verilmesi çok önemli, aksi halde yaratıcı zekayı öldürüyoruz.
Dalloway/ Yapay Zeka adlı film de tam olarak bunu anlatıyor. Yapay zekanın insanda kıskandığı tek bir özellik kaldı! Yaratıcı zekâ.
Çocuklardan sokağı aldık. Çünkü artık sokaklar değil, AVM’ler güvenilir. Onları teknolojiye bağımlı kıldık. Şimdi de asosyal çocukların hayatlarına, geleneksel oyunları tekrar almak üzere çeşitli taktikler uygulanıyor.
Oyun dediğiniz, çocuklara birlikte hareket etmeyi, uyumu, uzlaşmayı, pratik zekayı, stratejiyi ve analitik zekayı öğretirken, yaratıcı zekayı koruyor.
Oyundan mahrum bıraktığımız çocuklara, sonradan geleneksel oyunları ders gibi öğretmek tıpkı zeytini ağacından ayırıp, kurutup sonra da zeytinin üzerine zeytinyağı ekmeye benziyor…
2025 yılı verilerine göre Türkiye’de 1 milyon 187 bin öğretmen var. 86 bin de ücretli öğretmen. Atanamayan öğretmenler ücretli olarak asgari ücretin altına ve yarım sigortaya razı gelirken, kolejlerde asgari ücret alıyorlar.
Yani kolejdeki öğretmenlerimiz, bulaşıkçıdan daha az bir paraya razı olmak durumunda kalabiliyor. Özel okullara büyük paralar veren veliler, öğretmenlerin geçim sıkıntısı içinde derslere gelmesine pek takılmıyorlar. Şöyle düşünüyorlar, kredi çektim çocuğumu kolejlerde okuttum, görevimi yaptım…
Yıllar önce, Forum İstanbul Hedef 2023, 100 Yıl Konferanslarına dergimiz ev sahipliği yapıyor ve konuklardan biri Türk Anştaynı Oktay Sinanoğlu ile konferansa kadar ben ilgileniyorum.
O zamanki adı ile Mihrimah Sultan’da (Beyoğlu) tüm gün oturup sohbet edebilecek kadar da şanslıyım.
Bye bye Türkçe kitabını konuşuyoruz. Bu arada Sinanoğlu ile genel geçer sözcüklerle konuşmak mümkün değil. Üniversite diyorum, hemen, “evrenkent” diye düzeltiyor.
“Yamalı Türkçe konuşma, bak Fransa İngilizce ‘kokteyl’ kelimesini, diline almamak için 14 yıl direndi.”
Şöyle anlatıyor, Sinanoğlu:
Dünyada Türkiye ve Hindistan dışında bilimi yabancı bir dille öğreten başka bir ülke yok.
İngilizler, Hintlilerden bilim insanı çıkmasın diye sadece İngilizce eğitim veren üniversitelerden mezunlara iş verince, Hintlileri köleleştirdi. Çünkü İngilizler şunu keşfetmişti, insan sadece ana dilinde düşünebilir… Aksi halde sadece ezberler…
Sinanoğlu anlatıyor.
- Yıl 1947. Ankara Yenişehir Lisesi’ndeyim. Okul arkadaşlarım, Cahit Arf (uluslararası Türk matematikçi ve bilim insanı), Gazi Yaşargil (mikro cerrahiyi uygulayan ve yaygınlaştıran. Neurosurgery Dergisi tarafından "1950-2000 Yüzyılın Beyin Cerrahı) ve bendeniz Türk Anştaynı Sinanoğlu. Okulumuzun adını Ankara TED Koleji olarak değiştirdiler. Ve ilk işleri bize bilimi öğreten canım kimya öğretmenimizin işine son vermek oldu.
Onun yerine güvercin İngilizcesi ile konuşan ve bilimi bilmeyen bir öğretmen aldılar.
Kim?
İngiliz Muhipler Cemiyeti…
Ne için?
1947 yılından sonra Türkiye’de güvercin İngilizcesi ile konuşan ama bilim bilmeyen çok sayıda mezun çıktı. Ama Türkiye’den tek bir bilim insanı çıkmadı…
İyi de niye “Kolej?”
Big in Japan şarkısını bilir misiniz?
Güvercin İngilizcesiyle konuşan, bu tümceyi “Japonya’da büyük” şeklinde anlayacaktır. Oysa burada bir kinaye var.
Sen sadece kısa boyluların yaşadığı Japonya’da büyüksün…
Kolej batılı toplumlarda üniversite için kullanılıyor. Ve sadece Hindistan ve Türkiye’de lise eğitimi için…
Ocak ayına geldiğimizde hemen hemen tüm çocuklara okuma yazma öğretildi. Ve eğitim sistemimiz kendini başarılı kabul ediyor…
İşveren kolej mezunu diye çocuğu tercih ederken, ezbere dayalı sistemin ürettiği gençler teknoloji çağına ayak uydurmaktan uzak, durumu idare ediyor. Siyasetçi kendisinden öncekini tekrar ederken, belediyeci şehrinin felsefesini ortaya koyabilecek bir proje üretmekten uzak; iş insanları kolay yoldan köşeyi dönmeye, bilim insanları ise ispatlanmış deneyleri tekrarlayarak, mış gibi yapmakla meşgul…
Bu döngüyü kıramazsak, "Big in Turkey" kalmaya mahkûm olacağız: Kendi çöplüğümüzde horoz, dünyada ise bir hiç!
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish