Suriye'nin kuzeyinde on yılı aşkın süredir süren ABD-YPG (sonradan SDG) ortaklığı, 2026 Ocak'ında sessiz ama kesin bir şekilde sona eriyor. ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın arabuluculuğunda Şam yönetimi ile SDG arasında imzalanan anlaşma, bir yandan ateşkes ama diğer yandan Washington'ın on yıllık vekalet politikasının iflasının itirafnamesi. ABD'nin SDG'yi "vadesi dolmuş bir ortak" olarak görmesi hem Ortadoğu'daki Amerikan stratejisinin dönüşümünü hem de vekil güçlere dayalı politikaların artık terk edildiğini gösteriyor.
IŞİD Karşıtı Koalisyonun Doğuşu
SDG'nin hikayesi, 2011 yılına kadar gider. Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte, PKK çizgisindeki kadrolar 2011–2012 döneminde PYD’yi Suriye’de siyasi yapı, YPG’yi ise onun silahlı gücü olarak öne çıkardı ve rejimin çekildiği kuzey bölgelerde kontrol sağlamaya başladı. 2014’te IŞİD tehdidi ve özellikle Kobani (Ayn el Arab) savaşı, bu yapının uluslararası görünürlüğünü artırdı ve ABD ile fiilî bir askeri işbirliğinin zeminini oluşturdu. Bu işbirliğini kurumsallaştırmak ve etnik–örgütsel dar çerçeveyi aşmak amacıyla, YPG 2015’te SDG adı verilen daha geniş bir koalisyonun askeri omurgası hâline getirildi; böylece PKK ideolojik çekirdeğini korurken PYD siyasi, YPG askeri, SDG ise uluslararası alanda meşruiyet ve ortaklık üreten bir şemsiye yapı olarak konumlandı. SDG’nin içindeki etnisite oranları tartışılan bir konu olsa da ana gövdeyi Arapların oluşturduğu konusunda herkes hemfikirdi. Buna karşılık örgütün yönetim kademesi büyük çoğunlukla PKK bağlantılı kadrolardan oluşmuştu, halen de öyledir.
2014 yılında IŞİD'in Musul'u ele geçirmesi ve Suriye-Irak sınırında bir "hilafet" ilan etmesi bölgesel dengeleri sarstı. ABD’nin bugün belirginleşen politikalarının bazılarının temelleri daha öncelerde atılmıştır. Bunlardan biri dünya üzerine yayılmış ABD askeri varlığını mümkün olduğunca azaltmaktır. Bir ABD askerinin maliyeti ile bir vekil savaşçının maliyeti karşılaştırıldığında durum açık bir şekilde vekili kullanmayı akıllıca gösterir. Obama yönetimi de IŞİD’e karşı yerel ortak olarak PKK’nın Suriye kolu YPG’yi buldu. YPG, hem savaşma kapasitesiyle hem de laik, Batı yanlısı söylemiyle ideal bir müttefik gibi görünüyordu. 2015'te Türkiye’yi memnun etmek adına örgütün içine Arap, Süryani ve hatta çok küçük de olsa Türkmen gruplar dahil edilerek SDG’ye dönüştürüldü. Ancak yine de örgütün kontrolü YPG’nin elindeydi. Bugün hiç kimse, SDG’nin YPG’nin kontrolünde olduğunu, YPG’nin de Kandil kontrolünde olduğunu reddetmiyor.
ABD, bu vekil örgüte, bazılarını göstere göstere ağır silahlar bile verdi. Kendi donanımının tamamını da vermiş olsa, sonuçta vekil gücün personel maliyeti bedava gibiydi. Üzerine bir de bölgenin petrol gelirleri, sınır kapılarının kontrölü, tarım alanları gibi gelir kaynakları, SDG’nin gücünü artırdı. Arap aşiretlerin, ABD desteğindeki örgüte itiraz etmeden sağladıkları destek sayesinde örgüt Suriye’nin ekonomik değeri en yüksek, fiziksel olarak da üçte birden fazla bölgesinde söz sahibi oldu.
Ancak, ABD’nin bu hamlesi 1964’den beri çeşitli vesilelerle ağır travmalar yaşayan ABD-Türkiye ilişkilerinin tabutuna çakılan son çiviler olarak algılanmıştı. Bu konular Kongre raporlarına bile yansımıştı. (Örnek olarak 2023 raporuna bakınız)
Vaadin Belirsizliği
ABD'nin SDG'ye verdiği desteğin temelinde yapısal bir çelişki vardı. Washington, IŞİD'i yenmek için YPG'yi silahlandırırken, onlara siyasi bir gelecek vaat etmekten kaçındı. Özerklik mi, federasyon mu, yoksa sadece kültürel haklar mı? Bu soru hiçbir zaman net yanıtlanmadı. Pentagon, "IŞİD biter bitmez çekileceğiz" derken, Dışişleri Bakanlığı "İran'ı dengelemek için kalmalıyız" diyordu. SDG liderleri ise bu belirsizlikten umut devşiriyor, Amerikan varlığını kalıcı bir güvence olarak yorumluyorlardı.
Trump'ın ilk döneminde 2019'da Suriye'den çekilme kararı, bu belirsizliğin ilk kriziydi. Türkiye'nin SDG kontrolündeki bölgelere askeri operasyon başlatması, Amerikan askerlerinin geri çekilmesi ve ardından Rusya'nın arabuluculuğuyla Ankara-Moskova anlaşması, SDG için ilk uyandırıcı olmalıydı. Ancak Biden döneminde Amerikan varlığının devam etmesi, yanlış umutları yeniden canlandırdı. SDG, Washington'ın kendilerini asla terk etmeyeceğine inanmaya başlamıştı.
Trump Doktrini ve Stratejik Geri Çekilme
Trump'ın 2025'teki ikinci döneminde şekillendirdiği Amerikan güvenlik doktrini, SDG'nin kaderini mühürledi. Bu yeni doktrin üç katmanlı bir yapıya dayanıyor: Birincisi Amerika kıtasında başka hiçbir büyük güce izin vermemek (Monroe Doktrini'nin modern versiyonu-Donroe doktrini), İkincisi: Çin gibi doğrudan ABD hegemonyasını tehdit eden küresel güçlere karşı gücü konsolide etmek, üçüncüsü: bölgesel güvenlik meselelerini bölgesel ortaklarla yönetmek. (Bakınız: 20 Ocak 2026 tarihli yazım)
Ortadoğu, bu üçüncü katmanın en belirgin uygulama alanı oldu. Trump yönetimi, Suriye gibi çatışma yoğun bölgelerde askeri kaynak harcamak yerine, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi güçlü bölgesel aktörlerle çalışmayı tercih ediyor. Bu yaklaşım, SDG gibi vekil güçleri lüks değil, yük olarak görmeyi getiriyor. ABD'nin 2026 bütçesine SDG için konan paranın bile bu stratejiyle çeliştiği anlaşılınca, politika değişimi kaçınılmaz hale geldi. Örgüte sürekli para ayırmak yerine, devletler ile bu işi çözünce kaynağa gerek duymuyor.
Diğer yandan daha da önemlisi, Trump yönetimi Şam'daki el-Şaraa yönetimini IŞİD karşıtı mücadelede yeni ortak olarak gördü. Şam'ın küresel IŞİD karşıtı koalisyona katılması, SDG'nin vazgeçilmezlik iddiasını çürüttü. CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper'ın Suriye cephe hatlarına yaptığı ziyaret, Haseke ve Kamışlı çevresindeki 7.000 IŞİD tutuklusunun Irak'a nakil planları ve en önemlisi, ABD Özel Temsilcisi Barrack'ın doğrudan Şam ile koordinasyonu, Washington'ın sahadaki yeni önceliklerini açıkça gösterdi.
Realpolitiğin Acımasız Mantığı
ABD'nin SDG'den vazgeçmesinin ardında soğuk bir maliyet-fayda hesabı yatıyor. SDG'yi desteklemenin bedeli giderek ağırlaşıyordu: Türkiye ile ilişkilerin bozulması, NATO içinde sürtüşme, bölgesel istikrarsızlık ve en önemlisi, sürdürülemez bir askeri varlığın maliyeti. Karşılığında elde edilen fayda ise giderek azalıyordu: IŞİD büyük ölçüde yenilmişti, İran'ı dengelemek için başka araçlar mevcuttu ve SDG'nin siyasi projesi zaten başarı şansı çok düşüktü. Washington, artık bu denklemde SDG'nin tarafını tutmuyor, hesabı Ankara ve Şam ile yapıyor.
Daha da çarpıcı olan, ABD'nin SDG'yi terk ederken ahlaki bir ikilem yaşamıyor görünmesi. Barrack'ın açıklamaları dikkat çekici: SDG'nin "vadesi dolmuş" olduğunu söylerken, Kürt sivil nüfusun güvenliğinin "insani bir zorunluluk" olduğunu vurguluyor. Bu ikili yaklaşım, Washington'ın artık SDG'yi askeri bir ortak olarak görmediğini, ancak insani bir sorumluluk taşıdığını düşündüğünü gösteriyor. Ancak bu sorumluluk, askeri korumayı değil, sadece diplomatik telkinleri içeriyor.
Vekil Güçlerin Kaderi
SDG'nin hikayesi, Amerikan dış politikasında tekrar eden bir paternin son örneği. Vietnam'daki Güney Vietnamlılar, Afganistan'daki mücahitler (sonra Taliban'a dönüştüler), Irak'taki Kürtler (1991 ve sonrası) ve şimdi Suriye'deki SDG - hepsi Amerikan stratejik çıkarları için kullanıldı, sonra değişen koşullarda terk edildi. (Bakınız: 20 Aralık 2025 tarihindeki yazım)
SDG'nin trajedisi, Amerikan vaadinin belirsizliğini netlik olarak okumasıydı. Washington hiçbir zaman Rojava projesine açıktan destek vermedi, ama SDG bunu bir sessiz onay olarak yorumladı. Amerikan askerlerinin varlığı, kalıcı koruma değil, geçici bir taktik tercihti. Ancak SDG, bu gerçeği kabul edemedi - ta ki kabul etmek zorunda kalana kadar.
Sonuç: Pragmatizmin Zaferi
ABD'nin SDG'den vazgeçmesi, idealizmden ziyade pragmatizmin galibiyeti. Trump doktrini, duygusal bağlılıkları değil, somut çıkarları önceliklendiriyor. SDG, IŞİD'e karşı savaşta değerli bir araçtı, ama o savaş bitti. Şimdi Ortadoğu'nun yeni gerçekliği, Türkiye gibi güçlü devletlerle çalışmayı gerektiriyor. SDG'nin on yıllık mücadelesi, Amerikan stratejik belleğinde bir dipnot olarak kalacak - hem başarının hem de ihanetinin anıtı olarak.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish