Artık gayet bariz ki, dünya klasik liberal demokrasinin miadını doldurduğu, kurumların içten içe çürüdüğü ve tarihin o eski, devasa çarklarının yeniden dönmeye başladığı bir "Post-Roma" evresine girdi. Donald Trump’ın Grönland hamlesi, sıradan bir dış politika manevrası değil; bu, bizim "Post-Sezarizm" olarak tanımladığımız, bürokratik hantallığı yırtıp atan, doğrudan eyleme ve coğrafi genişlemeye dayalı yeni bir siyasal estetiğin tezahürü.
Roma Cumhuriyeti’nin son dönemlerinde Senato, halkın ihtiyaçlarından kopmuş, kendi statükosuna hapsolmuştu. Jül Sezar ise Rubicon’u [*]geçtiğinde, sadece bir nehri değil, miadını doldurmuş bir nizamın sınırlarını da aşmıştı. Bugün Trump, Washington’ın yerleşik bürokrasisini (Deep State:Derin Devlet) bir nevi "çürümüş Roma Senatosu" olarak görmekte ve doğrudan Amerikan halkının bekası için Post-Sezarist bir irade sergilemektedir.
Grönland’ı satın alma veya kontrol altına alma girişimi, bu bağlamda bir gayrimenkul ticareti değil, Amerikan hegemonyasını Arktik üzerinden yeniden restore etme çabasıdır. Trump, tıpkı Roma İmparatorluğu’nun uzak eyaletleri stratejik birer garnizon ve kaynak deposu haline getirmesi gibi, Grönland’ı da 21. yüzyılın "Britannia"sı olarak kodlamaktadır. Tarih felsefesi açısından bakarsak; Britannia (Britanya) vurgusu, Roma İmparatorluğu’nun en uç, en zorlu ama en prestijli sınır genişlemesini temsil eder. Trump’ın Grönland hamlesini bir "Britannia" olarak kodlamasının altında yatan derin jeopolitik mesajlar şunlar olabilir:
1-Roma için Britannia, ana kıtanın dışındaki "vahşi" ama hayati bir karakoldu. Roma orayı fethettiğinde sadece toprak kazanmadı, aynı zamanda Kuzey Denizi üzerindeki mutlak hakimiyetini tescilledi. Trump için de Grönland, ABD anakarasının dışındaki, Arktik Okyanusu’nu kontrol eden ve rakiplere (Rusya ve Çin) karşı çekilen en uç savunma hattı.
2-Roma, Britannia'ya sadece macera için gitmedi; oradaki gümüş, kurşun ve kalay yatakları imparatorluk ekonomisi için kritikti. Bugün Grönland da 21. yüzyılın "altını" sayılan nadir toprak elementleri, uranyum ve devasa petrol ve doğal gaz rezervleriyle modern imparatorluğun (ABD) iştahını kabartıyor. İşte burada, Trump’ın ticari zekasıyla Roma’nın pragmatizminin birleştiğini görüyoruz.
3-Roma için Britannia'yı elde tutmak, "Cihanşümul" (evrensel) bir güç olduğunun kanıtıydı. Trump için Grönland’ın ABD mülkiyetine veya tam kontrolüne geçmesi, Müesses Nizam’ın “zinhar yapılamaz” dediği bir şeyi başararak, Amerikan hegemonyasının ölmediğini, aksine kuzeye doğru genişlediğini dünyaya ilan etmektir.
4-Roma, Britannia’nın kuzeyine meşhur Hadrian Duvarı'nı örerek "barbar akınlarını" durdurmayı amaçlamıştı. Trump’ın Grönland’ı bir Amerikan üssü veya toprağı haline getirme arzusu, Arktik’te Rusya ve Çin’e karşı örülecek görünmez bir Jeopolitik Hadrian Duvarı’dır.
5-Roma, Britannia’ya ayak bastığında artık sadece bir Akdeniz gücü değil, bir dünya imparatorluğu olduğunu kanıtladıysa; Trump da Grönland hamlesiyle ABD’yi sadece bir kıta gücü olmaktan çıkarıp, Arktik’in mutlak hakimi ve yeni dünya düzeninin "Post-Sezar"ı konumuna taşımak istiyor.
Artık Trumpizm bir ideolojiden ziyade, bir jeopolitik restorasyon. Trumpizm, sadece bir seçim kampanyası değil, kurumsallaşmış çöküşe karşı bir başkaldırı. Post-Sezarist lider, kurumların meşruiyetini değil, halkın ve ulusal güvenliğin ham gerçekliğini esas alır. 2026 yılı itibarıyla Trump’ın; "Eğer biz almazsak Çin ve Rusya orada olacak" demesi, Sezar’ın Galya seferindeki "Ya biz orada oluruz ya da barbarlar kapımıza dayanır" mantığının modern versiyonu.
Grönland; nadir toprak elementleri, eriyen buzulların açtığı yeni ticaret rotaları ve nükleer denge noktası olma özelliğiyle, Trumpizm’in "Önce Amerika" doktrininin en kuzeydeki kalesidir. Burada Kopenhag’ın itirazları, tarihsel süreçte merkezi otoritenin zayıfladığı dönemlerdeki yerel valilerin cılız seslerinden öteye geçemeyecektir. Zira Post-Sezarizm, diplomasi masasında değil, stratejik zorunluluk zemininde ilerler.
Bugün biz, global sistemin " Büyük Reset" mi yoksa "Büyük Restorasyon" mu yaşayacağını tartışırken, Trump çoktan Arktik’in Rubicon’unu geçmiştir. Grönland meselesi, müesses nizamın son sığınağı olan kağıt üzerindeki ittifakların, Post-Sezarist gerçeklik karşısında ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.
Tarih, sadece statükoyu koruyanları değil, coğrafyayı bir kader gibi okuyup onu yeniden şekillendirenleri yazar. Trumpizm, Roma’nın o kadim "Imperium" ruhunu, modern dünyanın teknolojik ve ekonomik parametreleriyle harmanlayarak Grönland üzerinden dünyaya şu mesajı veriyor: "Eski dünya düzeni öldü; yeni Sezarların harita üzerindeki kalemi henüz işini bitirmedi."
[*]6 Ocak MÖ 49’da Jül Sezar, Pompeius ile olan siyasi mücadelesinde ordusuyla Rubicon Nehri’ni geçti ve ünlü sözü burada söylediği rivayet edilir: “Alea iacta est” (Zar atıldı). Bu olay, geri dönüşü olmayan bir kararın, noktası geri dönülmez bir adımın sembolü haline geldi. Artık iç savaş kaçınılmazdı ve Sezar bu hamleyle Roma Cumhuriyeti’ni fiilen sona erdirdi ve kendisi de diktatör oldu.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish