Jeopolitik yönden Türkiye ve İran analizi

Gürsel Tokmakoğlu, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Yaklaşık iki haftadır süren İran’daki iç sorunlar tüm dünyaya, acaba Molla rejimi devrilecek mi sorusunu sordurttu. ABD Başkanı Trump ve İran Dini Lideri Hamaney medya üzerinde karşılıklı restleştiler. Cari durum gergin. Hatta, acaba İran 12 Gün Savaşı’ndan bu yana tekrar nükleer yetenek kazanmak adına bazı adımlar mı atıyor, tansiyonu böylesi somut konular mı alevlendiriyor, diye soranlar var. Hepsini düşünebilirsiniz; bütün sebepler ve olasılıklar masada.

Ben bu makalede sizlere jeopolitik bir incelemeyi sunacağım. Benim bakış açımda aranan sonuç şu olacak: “Türkiye’nin kazancı nerede?” sorusunu cevaplamak. 

Bu soruyu sağlıklı bir biçimde cevaplamak adına tam bir jeopolitik bir analiz yapmamız gerekmektedir. Sırasıyla, Türkiye ve daha sonra İran jeopolitik analizini yaptıktan sonra ikisini de karşılaştıracağım, peşinden modern teorilerle ilişkiyi açıklayacağım, bu suretle doğru bir senteze varma yolunu ortaya koyacağım. Burada detaydan çok, temel teori ve gelişmeler ışığında bir çalışma sergileyeceğiz.

Türkiye’nin Jeopolitik Analizi 

Nicholas John Spykman’ın Rimland (Kenar Kuşak) Teorisi’ne göre, dünya hakimiyeti Avrasya’nın merkezî Heartland’ından (Mackinder’ın Kalpgâh’ı) ziyade, bu kalbi çevreleyen kıyı şeridi olan Kenar Kuşak’ın kontrolünden geçer. 
Spykman’ın ünlü formülü şöyledir: “Kim Rimland’ı kontrol ederse Avrasya’yı kontrol eder; kim Avrasya’yı kontrol ederse dünyanın kaderini belirler.” 

Kenar Kulak (Rimland), deniz ve kara gücünün kesişiminde yer alan “amfibik” (ikili) bölgeleri kapsar: Batı Avrupa, Orta Doğu, Güney Asya ve Doğu Asya kıyıları. Bu bölgeler, kaynak zenginliği, nüfus yoğunluğu, endüstriyel potansiyel ve deniz ticaret yollarına erişim nedeniyle jeopolitik açıdan Heartland’dan daha üstündür. 

Soğuk Savaş döneminde bu teori, ABD’nin çevreleme (containment) politikasının temelini oluşturmuş; Sovyet yayılmasını önlemek için Rimland ülkelerinde ittifaklar (NATO gibi) ve üsler kurulmuştur.

Rimland teorisine göre açıklama yapalım: Türkiye, bu teoride en kritik “pivot” (merkez) ülkelerden biri olarak konumlanır. Coğrafi olarak Kenar Kuşak Köprüsü (Rimland Bridge) kavramının merkezinde yer alır: Yunanistan, Kıbrıs ve Türkiye’yi kapsayan bu “menteşe veya kilit” bölge, Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan stratejik bir tampon ve geçiş alanıdır. Boğazlar (İstanbul ve Çanakkale), Karadeniz-Akdeniz geçişi, Kafkasya ve Orta Doğu’ya açılan kapılar nedeniyle Türkiye, deniz gücü (ABD-NATO ekseni) ile kara gücü (Rusya-Çin ekseni) arasında denge unsuru rolü oynar. Spykman’ın döneminde Türkiye, Sovyet tehdidine karşı NATO’nun güney kanadını oluşturan kilit müttefik olarak görülmüş; İncirlik gibi üsler, Orta Doğu petrol yollarını ve Hürmüz Boğazı’na dolaylı erişimi güvence altına almıştır.

Soğuk Savaş’ı takiben Türkiye’nin bölgesinde (Kenar Kuşak’ta) çok büyük değişimler yaşandı. Sonuçta ABD “tek kutuplu dünya”nın lideri oldu. Irak ve Kuveyt Savaşları’ndan başlayarak değişimin estirdiği fırtınaları açıklamak mümkündür. Saddam, Kaddafi gibi liderler ortadan kaldırılmıştır. Bu çerçevede, Türkiye’de FETÖ’nin gelişmesi, Müslüman Kardeşler ile yakınlık halindeki Millî Görüş Hareketinin gelişmesi, sonrasında AK Parti İktidarı, 15 Temmuz darbe girişimine giden süreç ve Cumhur İttifakı geçişi yaşanmıştır. Doğu Akdeniz’de doğalgaz yatakları bulunmuştur. Mısır’da darbeci Sisi başa geçmiştir. En yakın zamanda Arap Baharı ile rejimler değişmiş ve iç savaşlar yaşanmıştır. Suriye, Lübnan, Yemen, Libya, vb. ülkeler henüz istikrara kavuşamamışlardır. ABD, Körfez Ülkeleri ve küresel ticaret yolları üzerinde daha fazla hakimiyet kurmuştur. İsrail güçlenmiştir ve ABD ile birlikte bölgede “haritaları değiştirmek” politikasına girişmişlerdir. Rusya, Kalpgah’ı korumak adına Ukrayna’da savaşa girişmiştir. En son Suriye’den ve bölgeden İran ve Rusya çekilmek durumunda kalmıştır. Molla rejimine sahip İran nükleer silah edinme sürecindeyken, çeşitli süreçlerden sonra, 12 Gün Savaşı ile ABD ve İsrail tarafından vurulmuştur. Aslında bu saydıklarımız (daha fazla ekleme de yapılabilir) hep Kenar Kuşak’da olup bitenlerdendir.

Güncel jeopolitik bağlamda (2026 itibarıyla) Türkiye’nin Kenar Kuşak rolü daha da karmaşık ve dinamik hale gelmiştir:

    •    Batı entegrasyonu (NATO bağlamlı): Türkiye hâlâ Rimland’ın Batı odaklı “deniz gücü” ayağının vazgeçilmez parçasıdır. Ancak son yıllarda Rusya’yla (S-400, enerji işbirliği) ve Çin’le (Kuşak-Yol, BRI) artan ilişkiler, Türkiye’yi “bağımsız Rimland oyuncusu”na dönüştürmektedir. Bu, Spykman’ın öngördüğü gibi, Rimland’ın iç çelişkilerini (Yunan-Türk rekabeti gibi) ve “kırılgan kuşak” (shatter belt) özelliğini yansıtır.

    •    Doğu Akdeniz ve enerji koridorları: Türkiye, Doğu Akdeniz gazı, Libya ve Kıbrıs üzerinden Rimland’ın enerji ve deniz hakimiyeti mücadelesinde kilit aktördür. Bu, ABD’nin çevreleme (containment) stratejisini zorlarken, Rusya’nın Akdeniz varlığını (Suriye üsleri) dengelemeye çalışır.

    •    Çok kutuplu dünyada dengeleyici rol: Türkiye ne tam Batı ne de tam Heartland ittifakı (Rusya-Çin-İran ekseni) içinde; bu “amfibik” konum, jeopolitik esneklik sağlar. Ancak aynı zamanda iç baskılar (ekonomik kriz, etnik gerilimler) ile iç ve dış çatışmalar (PKK/YPG/SDG, Suriye) nedeniyle kırılganlık taşır. (Bugünlerde Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye” politikası bu kırılganlığı yok etmek içindir.)

Sonuç olarak, Türkiye Rimland’ın “kilit taşı” konumundadır: Kontrolü veya istikrarı, Avrasya dengesini doğrudan etkiler. Spykman’ın teorisine göre, eğer Türkiye, Batı ittifakını terk eder veya Heartland’la (Rusya-Çin) tam entegrasyona gider ise küresel güç dengesi dramatik şekilde değişir; enerji yolları, göç koridorları ve askeri geçişler yeniden şekillenir. Aksine, bağımsız ama dengeli bir politika sürdürürse, Rimland’ın çok kutuplu geleceğinde arabulucu ve kazanan taraf olabilir. Bir de Avrupa’nın üzerindeki baskıdan dolayı (Ukrayna Savaşı, Rusya’nın tehdidi, enerji krizi, ekonomik gerileme, Trump’ın rolü, AB’nin hantal yapısı, vb.) geliştirmek istediği politikalarda Türkiye’nin yeni rolü ne olacak, özellikle güvenlik konularında bu husus tartışılmaktadır. Türkiye’nin jeopolitik kaderi, bu “kenar kuşak” rolünü ne kadar akıllıca yöneteceğine bağlıdır. 

 

İran’ın Jeopolitik Analizi 

Jeopolitik teorilerin klasik çerçevesinde (Halford Mackinder’ın Kalpgah teorisi ve Nicholas Spykman’ın Kenar Kuşak teorisi), İran’ın konumu Avrasya’nın “iç hilal” (Kenar Kuşak) bölgesinde kritik bir “pivot” nokta olarak öne çıkıyor. 

Tekrar hatırlayalım: Mackinder’e göre Kalpgah’ı (Rusya-Merkez Asya ekseni) kontrol eden dünya hâkim olurken, Spykman, Kenar Kuşak’ı (Avrasya’nın deniz kenarındaki kıyı şeridi, Türkiye, İran, Hindistan, Çin kıyıları gibi) “kalp” olarak görür: “Kenar Kuşak’ı kim kontrol ederse, Kaplgah’ı kontrol eder; Kalpgah’ı kim kontrol ederse, Dünya Adası’nı kontrol eder.” 

İran, bu bağlamda Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi ve enerji yollarının kapısı olarak, deniz gücü (ABD-İsrail-Suudi ekseni) ile kara gücü (Rusya-Çin) arasında tampon ve köprü rolü oynar. 

Mevcut molla rejimi, 1979’dan beri bu pozisyonu ideolojik yayılmacılık (Şii ekseni, vekil güçler) ve nükleer programla “anti-Batı” bir Kalpgah müttefiki olarak kullandı; ancak bu strateji, yaptırımlar ve 2025 İsrail savaşı sonrası iç çöküşle (ekonomik kriz, protestolar) ters tepti.

9 Ocak 2026 itibarıyla devam eden protestolar (ülke çapında internet karartması, 36 kişiden fazla ölüm, 2.000’den fazla tutuklama, genel grev çağrıları, vb.), rejimin “hayatta kalma” modunda olduğunu gösteriyor. Hamaney’in Trump’ı “devrilecek” diye tehdit etmesi ve protestocuları “dış mihraklara hizmet”le suçlaması, panik sinyali; Trump’ın “barışçıl protestoculara şiddet olursa çok sert vururuz” uyarısı ise dış baskıyı artıran gösterge. 

Kısa vadede (2026 başı-yarıyılı) rejim direnebilir, ancak şunlar görülebilir: Hamaney’in veya yanındakilerin Moskova’ya kaçış planı (Esad benzeri) devrede tutulabilir; teknokratik yumuşama denemesi mümkündür; bu durumda rejimin tedricen tasfiyesi, ordu/IRGC firarları ve etnik grupların genel greviyle hızlanabilir.

Uzun vadede, rejim değişikliği olursa İran ne tür rollere bürünebilir? 

    •    Seküler Batı’ya entegre bir Kenar Kuşak oyuncusu (Rıza Pehlevi veya benzeri geçiş figürleriyle): Şah dönemi gibi enerji ihracatı odaklı, yaptırımlar kalkar, ekonomi toparlanır; bu, ABD-İsrail için stratejik zafer olur, Çin-Rusya’nın Orta Doğu’daki nüfuzunu zayıflatır, Hürmüz Boğazı’nı güvenli kılar ve küresel enerji piyasalarını stabilize eder.

    •    Parçalanma veya kaos riski (en kötü senaryo): Etnik çeşitlilik (Kürt, Azeri, Beluci) ve iç çatışmalarla “Suriye benzeri” istikrarsızlık; bu, Kalpgah’ı (Rusya) zayıflatırken, Kenar Kuşak’ta yeni vekil savaşları doğurur ve küresel enerji güvenliğini tehdit eder.

Sonuç olarak, İran’ın jeopolitik geleceği Kenar Kuşak’ın kaderini belirleyecektir. Şöyle: Mevcut rejimin devamı, kara gücü ittifakını (Çin-Rusya-İran) güçlendirerek küresel kutuplaşmayı derinleştirir; değişim ise deniz gücü üstünlüğünü pekiştirir, bölgeyi daha entegre ve istikrarlı kılar. 

Protestoların momentumu (pazar tüccarlarından başlayıp, yeni kuşak -GenZ- ve etnik gruplara yayılması), rejimin “yavaş çöküş” evresinde olduğunu işaret ediyor; tarihsel olarak, bu tür iç patlamalar (1979 öncesi Şah dönemi gibi) dış güçlerle birleşince radikal dönüşüm getirir. İran halkının iradesi, jeopolitik dengeleri yeniden şekillendirebilir; ancak geçiş sancılı olursa, küresel ekonomi ve güvenlik için kısa vadeli maliyetler kaçınılmaz olur.

Türkiye-İran Jeopolitik Analizi

Türkiye’nin jeopolitik konumu, Kenar Kuşak teorisinde Avrupa-Asya geçişinde kilit bir pivot olarak tanımlanır: Boğazlar, enerji koridorları, Kafkasya ve Orta Doğu’ya erişimle deniz gücü (NATO-ABD ekseni) ile kara gücü (Rusya-Çin) arasında dengeleyici rol oynar. İran ise Kenar Kuşak’ın doğu ucunda, Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’nin kapısı olarak enerji güvenliği ve vekil güçler üzerinden jeopolitik baskı unsuru yaratır. İki ülke, tarihsel rekabet (Sünni-Şii fay hattı, Suriye-Irak nüfuz mücadelesi, Kürt meselesi, Kafkasya bağlamı vb.) ile pragmatik işbirliği (enerji ticareti, vb.) arasında salınır.

Mevcut molla rejimi altında İran’ın teokratik ve Şii yayılmacı politikaları (Hizbullah, Husiler, Irak ve Suriye’deki vekil güçler), Türkiye’nin bölgesel tezlerini dolaylı olarak güçlendirir:

    •    İran’ın vekalet savaşları ve nükleer programı, (ABD önderliğindeki ülkelerce uygulanan) yaptırımlar nedeniyle zayıflarken, Türkiye’nin (Sünni ağırlıklı ancak) seküler kimliği Körfez ülkeleri, Mısır ve hatta Batı için daha meşru ve dengeli bir aktör olarak öne çıkar.

    •    Suriye’de Esad rejiminin çöküşü (2025 sonu) ve İran’ın bölgedeki nüfuz kaybı, Türkiye’nin Ankara destekli gruplarla (özellikle Suriye geçiş hükümeti) hakimiyetini artırır; İran’ın geri çekilmesi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Irak ve Güney Kafkasya’daki (Azerbaycan üzerinden) manevra alanını genişletir.

    •    Mezhebi rekabet (Şii eksenine karşılık Sünni blok) Türkiye’yi Batı’nın (savunma bakımından NATO’nun) “Sünni kalesi” olarak konumlandırır; İran’ın ideolojik izolasyonu, Türkiye’nin Batı’yla entegrasyonunu ve enerji koridoru (örneğin Azerbaycan gazı) rolünü pekiştirir.

Ancak bu durum kısa vadeli kazanımlara dayanır; İran’ın devam eden zayıflığı, Türkiye için enerji güvenliği riski (doğal gaz kontratı 2026’da sona eriyor), göç dalgası, sınırda PKK/YPG gibi unsurların pozisyonu ve potansiyel kaos meseleler (etnik ayrılıkçılık, İran Azerileri) bazı riskler yaratır. İran’ın mevcut rejimi, Türkiye’ye “ortak tehdit” (Kürt milliyetçiliği) üzerinden pragmatik işbirliği sunsa da, uzun vadede rekabeti derinleştirir ve Türkiye’yi sürekli “dengeleme” politikasında tutar.

Modern, seküler bir İran’a geçiş (Rıza Pehlevi benzeri figürlerle, Şah dönemi gibi Batı’ya entegre) ise Türkiye’nin tezlerini daha köklü ve kalıcı şekilde öne çıkarır:

    •    İran’ın yaptırımlar kalkmasıyla enerji piyasasına tam entegrasyonu, küresel enerji fiyatlarını stabilize eder ve Türkiye’nin transit rolünü (boru hatları, limanlar) güçlendirir; ancak İran’ın rekabetçi bir oyuncu olarak dönüşü, Türkiye’nin enerji merkezi (hub) iddiasını zorlayabilir.

    •    Seküler İran, Şii yayılmacılığını terk eder; bu, Suriye-Irak’ta vekil güç çatışmalarını azaltır, Türkiye’nin nüfuzunu kalıcı kılar ve bölgeyi daha entegre hale getirir.

    •    Türkiye’nin seküler mirası ile benzerlik artar; mezhebi gerilim düşer, ekonomik-ticari bağlar (petrol, gaz, ticaret hacmi) patlar ve iki ülke “rekabetten ziyade işbirliği” eksenine kayabilir.

    •    Ancak geçiş sancılı olursa (parçalanma, iç savaş), Türkiye için en büyük risk doğar: Göç, terör sızması, enerji kesintisi ve Kafkasya-Orta Doğu’da yeni istikrarsızlık.

Modern Teorilerle Kritik

Klasik jeopolitik teoriler (Mackinder’ın Heartland ve Spykman’ın Rimland kavramları) hâlâ birçok analizin temelini oluşturuyor, ancak 2025-2026 itibarıyla dünya çok daha karmaşık, çok kutuplu (multipolar) değilse bile bu tartışmaların ve zorlamaların yoğunlaştığı bir yapıya evrildi. Buna şimdilik “çok merkezli” demek daha doğru. Bu nedenle, klasik teorilerin sunduğu “kara gücüne karşı deniz gücü” dikotomisi artık yetersiz kalıyor; yeni dinamikler, teknoloji, tedarik zincirleri, iklim değişikliği ve hibrit güç unsurları ön plana çıkıyor.

Aşağıda, güncel gelişmeler ışığında modern jeopolitik yaklaşımları ve Türkiye-İran ekseninde belirgin tezleri özetliyorum:

    1)    Çok Merkezli Dünya ve “Kutuplar Arası Ara Dönem” (Purgatory of Polarity)

Günümüzde birçok uzman, dünyanın ne tam unipolar (ABD hegemonyası), ne klasik bipolar (Soğuk Savaş tarzı), ne de tam multipolar olduğunu savunuyor. (Benim de görüşüm bu yöndedir, “Çok kutupluluk bir aldatmacadır” şeklinde yazdım.)  Bunun yerine bir “ara dönem” (purgatory) yaşanıyor: Güç dağılımı belirsiz, birden fazla aktör (ABD, Çin, AB, Hindistan, Rusya, Türkiye, Suudi Arabistan, Brezilya vb.) etkili olmaya çalışıyor, ancak hiçbirisi tam hakimiyet kuramıyor. Belki de ABD adına Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (MAGA) doktrini bundan dolayıdır.

Farka bakalım:

    •    Bu ortamda büyük güç rekabeti artarken, aynı zamanda işbirliği zorunluluğu da doğuyor (iklim, nükleer risk, küresel tedarik zincirleri).
    •    Türkiye ve İran gibi “pivot” ülkeler bu belirsizlikten en çok yararlanan (veya en çok risk alan) aktörler arasında: Türkiye stratejik belirsizliği (NATO ve Rusya/Çin ile denge) avantaja çevirmeye çalışırken, İran iç krizler ve yaptırımlar nedeniyle daha kırılgan hale geliyor.
    •    Türkiye’nin Balkanlar, Avrupa, Karadeniz, Hazar, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu ve Afrika coğrafyalarında avantajları var.

    2)    Kritik Mineraller ve Tedarik Zincirleri Jeopolitiği (Resource Realism / Critical Minerals Geopolitics)

Yine benim her bir yazımda ve konuşmamada savunduğum tezlerden birisi budur. Dördüncü Sanayi Devrimi başlığı altında ele aldığım bu konu dünyada bilinen bütün her şeyi tekrar sorgulamamıza sebep oluyor.

En güçlü yeni paradigma: Klasik enerji yolları (petrol, gaz, boğazlar) kadar artık kritik mineraller (lityum, kobalt, nadir toprak elementleri, bakır, nikel vb.) jeopolitiğin merkezi haline geldi. Yeşil enerji dönüşümü, savunma teknolojileri ve yapay zekâ bu minerallere bağımlı.

    •    Çin, bu zincirlerin işleme ve rafinasyon aşamasında %60-90 oranında hâkim konumda; bu durum “silahlaştırılabilir” bir kaldıraç yaratıyor (ihracat kısıtlamaları, fiyat manipülasyonu).
    •    Batı (ABD, AB, Japonya) “risk azaltma” (derisking) ve “dost-desteği” (friend-shoring) stratejileriyle yeni tedarik zincirleri kurmaya çalışıyor (Afrika, Latin Amerika, Avustralya, Kanada ile anlaşmalar).
    •    Türkiye ve İran açısından:
    •    Türkiye: Bor, nadir toprak potansiyeli ve jeotermal/lityum araştırmalarıyla bu yeni oyunda yükselen bir transit/üretici olabilir. Doğu Akdeniz gazı ve kritik mineraller kombinasyonuyla “enerji ve mineral hub” iddiası güçleniyor.
    •    İran: Zengin maden rezervlerine sahip olsa da yaptırımlar ve iç istikrarsızlık nedeniyle zincirden büyük ölçüde dışlanıyor; rejim değişikliği veya yumuşama durumunda küresel tedarik zincirlerine entegre olma potansiyeli çok yüksek (enerji fiyatlarını dengeleyici etki).

    3)    Bölgesel Yeniden Dizayn ve “Yeni Normaller” (Orta Doğu’da Yeni Güç Dengesi)

2025’te İsrail-İran savaşı, Suriye’deki rejim değişikliği ve Gazze sonrası gelişmeler Orta Doğu’yu kökten değiştirdi. Artık klasik “Şii eksenine karşı Sünni blok” yerine daha akışkan, pragmatik ve çıkar odaklı ittifaklar öne çıkıyor.

    •    “Türkiye’nin yükselişi” teorisi çok konuşuluyor: Rusya’nın Ukrayna’da meşguliyeti, İran’ın zayıflaması, ABD’nin bölgeye daha az angajmanı ve İsrail’in iç/dış krizleri. Türkiye, Suriye, Irak, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’de en geniş manevra alanına sahip aktör konumuna geldi.
    •    İran-Türkiye ilişkisi: Tarihsel rekabete rağmen, İsrail’e karşı pragmatik yakınlaşma gözleniyor (2025 sonu-2026 başı). Gaz ve ticaret anlaşmaları (2026’da sona erecek gaz kontratı kritik) ve ortak güvenlik kaygıları (etnik meseleler, istikrarsızlık yayılması) işbirliğini zorluyor. (Etnik meseleler için örnek: ABD bir proje halinde, yakın geçmişte Irak’taki Kürtlere bir özerklik verilmesini sağladı, somut olarak 2015’ten bugüne de Suriye’dekilere yatırım yapmakta, bunu İsrail desteklemekte.)
    •    En kötü senaryo (bunu daha önce de dile getirdim): İran’da rejim değişikliği sancılı (parçalanma, etnik çatışma) olursa Türkiye göç, terör sızması ve enerji güvenliği açısından en büyük maliyeti öder; bu nedenle Ankara, kontrollü ve seküler bir geçişi tercih eder.

    4)    Türkiye İçin Güncel Jeopolitik Tez Özeti (2026 İtibarıyla)

65

Jeopolitik Tezler: Klasik ve Modern



Sonuç olarak: Klasik teoriler hâlâ faydalı bir çerçeve sunsa da, 2026’da jeopolitiği asıl şekillendiren çok merkezli belirsizlik, kritik minerallerin tedarik zinciri savaşı ve Orta Doğu’daki yeni güç boşluklarıdır.

 

Sonuç

Sonuç olarak, molla rejiminin devamı Türkiye’ye kısa vadede jeopolitik avantaj (İran’ın zayıflaması, Sünni blokta liderlik) sağlar, ama uzun vadede maliyetlidir (rekabet, güvenlik riski). Modern/seküler bir İran ise Türkiye’nin Kenar Kuşak’taki konumunu daha sürdürülebilir kılar: Bölgesel istikrar artar, ekonomik fırsatlar çoğalır ve Türkiye’nin “dengeli güç” tezi (seküler ve Batı’yla entegre) daha ikna edici hale gelir. Jeopolitik gerçeklik, iki ülkenin kaderinin birbirine bağlı olduğunu gösterir; İran’ın istikrarlı dönüşümü, Türkiye’nin bölgesel yükselişini en çok destekleyen senaryodur. 
Türkiye’nin en iyi seçeneği, bu yeni dinamikleri akıllıca yönetmek: Stratejik özerkliği korurken, İran’ın olası seküler dönüşümünü desteklemek, kritik minerallerde üretim/işleme kapasitesini artırmak ve çok merkezli dünyada “arabulucu-hub” rolünü pekiştirmek. 
Bu senaryoda Türkiye, klasik teorilerin öngördüğünden çok daha büyük bir kazanan olabilir. Ancak geçiş sancılı olursa (özellikle İran kaosu), riskler de klasik teorilerin ötesinde, çok daha hibrit ve öngörülemez hale gelir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU