Afrika, yılın ilk günlerinde “dönüşüm” kelimesini artık süslü bir kavram gibi taşıyamayacak denli hızlı bir başkalaşım yaşıyor. Kıta, büyük güçlerin çekildiği alanlardan müteşekkil bir boşluktan ibaret görülmemeli. Bilakis boşalan her alan, başka bir aktörün kendini “düzen kurucu” iddiasıyla pazarladığı yeni bir rekabet sahasına evriliyor. Güvenlik, para birimi, limanlar, tanınma hamleleri ve enerji; hepsi aynı satranç tahtasında birbiriyle temas halinde.
Bu temasın en görünür veçhesi, Batı Afrika’da kapanan askeri perdeler, Sahel’de genişleyen şiddet ekonomisi ve Afrika Boynuzunda “tanınma” üzerinden kurulan yeni gerilim hattıdır. Daha sessiz ve derinden ilerleyen tarafı ise paranın diliyle konuşan bir dönüşümdür. Zambiya’da madencilik gelirlerinin bir bölümünün Yuan üzerinden tahsil edilmeye başlanması, kıtanın finansal damarlarına işleyen ve sistemik sonuçlar doğuracak kritik bir gelişme olarak öne çıkıyor.
Batı Afrika’da Perde Kapanırken: “Eski Düzen” Nereye Çekiliyor?
Fransa’nın bölgedeki askeri mimarisi, son yıllarda ardı ardına telafisi güç darbeler aldı. Senegal’de bazı askeri tesislerin devri ve ilan edilen çekilme takvimi, bu hattın artık sürdürülebilir bir “kalıcılık” fikri üretmediğini açıkça ortaya koyuyor.
Bu tablo, tek bir başkentin kararıyla izah edilemeyecek kadar çok katmanlıdır. Sokaktaki algı, darbelerle sarsılan rejimlerin meşruiyet arayışı ve güvenlik krizinin bitmeyen döngüsü, dış askeri varlığı her geçen gün daha “maliyetli” bir simgeye dönüştürüyor.
Gerileme, salt bayrağın indirilmesiyle sınırlı kalmıyor. Askeri varlık görünür üslerden eğitim timlerine, istihbarat paylaşımına ve özel güvenlik ağlarına kayıyor. Paris’in sahadaki etkisi azalırken yerel elitlerle kurulan temaslar farklı kanallardan sürüyor. Bu yüzden çekilme, bir kapanıştan ziyade yeniden biçimlenme olarak okunmalıdır.
Fildişi Sahili’nde Fransız birliklerinin kademeli çekilmesine dair süreç de aynı hikâyenin bir başka sayfası. Burada kritik nokta şudur: Çekilme, güvenliğin kendiliğinden yerelleşeceği manasına gelmiyor. Aksine, güvenliği taşere ettiren bir “piyasa” daha görünür hale geliyor. Bu piyasanın bedeli bazen nakit akışı, bazen siyasi taviz, bazen de stratejik liman erişimi olarak ödenmektedir.
Sahel’de Güvenlik Piyasası: Koruma Vaadi ve Saha Gerçeği
Sahel kuşağında şiddetin dili, artık yerel bir “isyan” anlatısını çoktan aştı. El-Kaide bağlantılı terör gruplarının saldırı kapasitesindeki artış ve daha iddialı operasyonlar, bölgesel orduların hem moral hem kapasite sınırlarını zorluyor.
2025 yazında JNIM’in gerçekleştirdiği saldırı dalgası, bu eğilimin konjonktürel olmaktan ziyade kalıcılaşabileceğini gösterdi. Şu soru artık kaçınılmazdır: Sahada “koruma” vaadiyle varlık gösteren aktörler, güvenlik açığını kapatmak yerine yeni bağımlılık biçimleri mi üretiyor?
Bu sorunun cevabı, istatistiğin soğuk diliyle de kendini belli etmektedir. Küresel Terörizm Endeksi’nin 2025 verileri, Sahel’in bir önceki yıl küresel terör ölümlerinin yarısından fazlasına ev sahipliği yaptığını ve bölgenin bir şiddet “merkezi” haline geldiğini kanıtlıyor. Devlet dışı aktörler için bu, yeni bir yayılma coğrafyasıdır. Devletler için ise kamu düzeni ile rejim güvenliği arasındaki çizginin her gün daha bulanıklaşmasıdır.
Mali’de yakıt ve lojistik hatlarının kırılganlığı da bu gerçeği büyüten bir ayrıntı. Bamako’nun yakıt tedarikine dönük baskı ve abluka tartışmaları tek başına şunu anlatıyor: Güvenlik krizi, ekonomi damarlarını sıkıştırdığında siyaset, kriz yönetiminden çok hayatta kalma reflekslerine yaslanıyor.
Sahel’de bu piyasanın yakıtı, ideoloji kadar gündelik ekonomidir. Bir motosiklet hattı, bir kaçak yakıt bidonu, sınır pazarında dolaşan nakit; hepsi silahlı aktörlere süreklilik sağlıyor. Devlet otoritesi daraldıkça, vergi toplama iddiası silahın menziline bağlanıyor. Şiddet, yer yer bir yönetim tekniğine dönüşüyor.
Para Birimi Siyaseti: Yuan, Sahaya “Sessizce” Girerken
Afrika’da en uzun vadeli hamleler, çoğu zaman gürültüsüz ilerliyor. Zambiya’nın Çinli madencilik şirketlerinden gelen vergi ve royalti ödemelerini Yuan üzerinden kabul etmeye başladığına dair teyitler, bu sessiz devrimin tipik örneğidir.
Bu tür bir değişim, manşetlik bir “ittifak” açıklaması kadar yankı uyandırmasa da rezerv yönetimi, borç servis mekanizması ve tedarik zinciri sözleşmeleri gibi alanlarda kalıcı bir iz bırakıyor. Yuanın sahaya girişi, bankacılık altyapısındaki kırılganlıkla birleştiğinde daha da anlam kazanmaktadır.
Afrika’da mobil para ekosistemi hızla büyürken, büyük ticari işlemler hâlâ “dış clearing” yani yurtdışı paralarıyla takas mekanizmalarına bağımlı kalıyor. Yeni para rotaları, bu bağımlılığı azaltma vaadi taşıyor. Dolayısıyla para birimi tartışması, doğrudan egemenlik tartışmasına temas etmektedir.
Burada asıl mesele, Doların “yerine” Yuanın ikame edilmesi gibi kaba bir okuma yapmaktan uzaktır. Mesele, kıtada kaynak gelirinin hangi finansal kanallardan akacağı ve hangi para biriminin günlük işlemlerde “olağan” hale geleceğidir. Üstelik bu normalleşme, borç yapılandırmalarıyla birleştiğinde siyasi etki üretiyor. Bu yüzden 2026 yılı, “güvenlik” kadar “ödeme altyapısı” üzerinden de okunacaktır.
Boynuz’da Tanınma Sarsıntısı: Somaliland ve Pandora’nın Kutusu
Afrika Boynuzunda 2025’in son haftasında yaşanan en sert kırılma, İsrail’in Somaliland’ı resmen tanımasıdır. Bu kararın ilanı ve ardından gelen diplomatik tepkiler, tanınma hamlesinin basit bir sembol siyaseti olmadığını kanıtlıyor. Zira tanınma; limanlar, deniz yolları ve askeri konuşlanma ihtimallerinin kapısını aralıyor. Somali’nin “egemenlik” vurgusuyla yayımladığı tepki metinleri de bu riskin bölgesel algısını yansıtıyor.
Somaliland dosyası, tek bir bölgeyi aşan bir emsal tartışması doğuruyor. Tanınmanın normalleşmesi, Afrika’da sınırların dokunulmazlığı ilkesini zayıflatabilir. Bu risk, kıtanın başka ayrılıkçı fay hatlarında da yakından izleniyor. Bu nedenle Boynuz’daki her adım, kıta genelinde daha geniş bir yankı üretiyor.
Bu kırılma, Türkiye’nin arabuluculuk girişimlerini ve Somali merkezli ortaklıklarını da doğrudan test ediyor. Ankara’nın pozisyonu, salt bir “kınama” başlığında kalmıyor. Somali açıklarında enerji arama planının 2026’ya taşınması ve Şubat ayında ilk derin deniz sondajı hedefi, Türkiye’nin sahaya somut bir ekonomik ve kurumsal iz bırakmak istediğini gösteriyor.
Burada kritik soru şudur: Boynuz’da “tanınma” kartı üzerinden yükselen rekabet, enerji ve jeopolitik denklemini daha kırılgan hale mi getirecek? Yoksa aktörleri, daha gerçekçi bir deniz güvenliği ve liman yönetimi çerçevesine mi zorlayacak? 2026’nın ilk çeyreği bu soruya cevap üretmeye başlayacak.
2026 Takvimi: Seçimler, Kırılgan Rejimler ve Yeni Dalgalar
2026’yı belirleyecek ana başlıklardan biri de seçim takvimleridir. Etiyopya ve Güney Sudan gibi ülkelerde sandık, çoğu zaman bir “normalleşme” aracı gibi sunuluyor. Fakat güvenlik krizlerinin gölgesinde sandık, meşruiyet üretmek yerine yeni gerilimler doğurma potansiyeli taşıyor. 2026’ya dönük projeksiyonlarda bu hassasiyet açık biçimde görülmektedir.
Seçimler, uluslararası ortaklıkların pazarlık masasına da taşınıyor. Gözlem misyonları, bütçe destekleri ve güvenlik işbirliği paketleri, seçim takvimleriyle eşzamanlı tasarlanıyor. Bu da sandığı, yurttaş iradesinin yanında dış kaynaklı kaldıraçların kesişim noktasına itiyor. İşte bu noktada, yönetilebilir gerilim ile patlayıcı kriz arasındaki çizgi inceliyor ve her aktör takvimini dayatıyor.
Özetle, Afrika artık başkalarının çizdiği haritalara sığmıyor. Sömürge valilerinin yerini tüccarlar, diplomatların yerini paralı askerler aldı. 2026’da bu toz duman dağıldığında göreceğimiz bir “zafer” tablosundan ziyade, kimin ayakta kaldığını gösteren soğuk bir bilanço olacaktır. Zira bu coğrafyada tarih, hazırlıksız yakalananları asla affetmez.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish