Öfkenin tarihsel hafızası: İran’da sokaklar ne anlatıyor?

Mehmed Mazlum Çelik, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: X

İran halkı hayat pahalılığı ve rejimin otoriter uygulamaları sonucu sokağa döküldü. 

ABD’nin ve İsrail’in gözü kulağı gelişen hadiselerin üzerinde seyrediyor.

İsyan dalgasının sonu neye varır bilinmez; ama İran siyasetini anlamak adına yakın tarihindeki bazı kırılmaları bilmek gerekiyor.

Bu dosyamızda Tahran’ı idare eden hanedanlıkları ve Molla rejiminin yakın tarihine göz gezdireceğiz.

Her şey Türklerin İran siyasetinden silinmesi ile başladı

1 Mayıs 1896 tarihinde İran modernleşmesini hızlandıran isimlerden birisi olan Nasıreddin Şah, Mirza Rıza Kirmani isimli bir fanatik tarafından suikast sonucu öldürülmesi aydınlar arasında bir şok etkisi yaratmıştı.

Ulemanın ıslahat fikirlerini hayata geçirmek adına kurduğu ‘Feramason’ isimli gizli örgüt kısa sürede İran halkı arasında yayıldı.

Feramason üyelerinin Kirman’da yaktıkları isyan ateşi kısa sürede Tahran’a kadar yayıldı. Tahran Valisi ve Sadrazamı devirmeyi başaran isyancılar nihayet 1906 senesinde İran’ın meşrutiyet yönetimine geçmesini sağladı.

Yüzyıllardır İran’ı yöneten Türk hanedanlığı Kaçarlar ilk kez iktidarlarını bir meclisle bölüşmek zorunda kalmıştı.

1921 yılına gelindiğinde ise İran’da artık güçlü bir parlamento ve son derece zayıf bir Kaçar Hanedanlığı bulunuyordu.

Kaçar Şahı Ahmed Han ise yaşanan tüm kaotik ortamı görmezden gelip mütemadiyen Avrupa seyahatleri gerçekleştiriyordu. Oysa Avrupa imajı yarı İngiliz sömürgesi konumunda bulunan İran için sorun teşkil ediyordu; çünkü İran kamuoyu, Kaçar hanedanlığını Britanya’nın kuklası olarak görüyordu.

Savunma Bakanlığı görevini üslenen Rıza Han (Pehlevi) ülkedeki muhalefeti de arkasına alarak Ahmed Akvam hükümetinin iktidardan düşmesine neden oldu. 


Rıza Han, sürekli ülke dışında bulunan Şah’ın yanında aile mücevherlerini götürmesini eleştirerek ülkede büyük eylemlerin başlamasına neden oldu. 

Ülkedeki sosyalistler, Rıza Han’ın kendi hanedanlığını kurma peşinde olduğunu fark ettiği anda yurt dışında bulunan Şah Ahmed Han’a Mirza Hasan Pirniya’nın Başbakan olarak atanmasını istedi. Oysa Rıza Han çoktan dizginleri eline almış ve Bakanlıklara Şah’a dahi danışmadan kendi adamlarını atamaya başlamıştı.

İran sosyalistlerinin güçlü duruşu Rıza Han’ın yaklaşık 55 yıl sürecek hanedanlık fikrini biraz ertelemesine neden oldu. Pirniya, Başbakanlık makamına geldi; ama ABD’den dış borç alması ülkenin karışmasına neden oldu. Ülke zaten Rusya ve İngiltere’nin sömürgesi iken bir de ABD’nin ülkeye çekilmesi İranlılar tarafından hiç hoş karşılanmadı.

Rıza Han, bu gelişmeler sonrası Başbakanlık koltuğuna oturmayı başardı. Bu kez muhaliflerin Kaçar Şahı Ahmed Han üzerinden tekrar önünü kesmemesi adına Şah’ı görevden alarak oğlunu Naib olarak atadı.

Ülkedeki Türk saltanatını yıkmayı aklına koyan Rıza Han, kamuoyunda ‘İran Cumhuriyeti’ fikrinin tartışılmasını sağladı; ama asıl amacı Türk hanedanlığını ortadan kaldırarak yerine kendi hanedanlığını kurmaktı. 

Nihayet 1925 yılında Rıza Han, Kaçar Hanedanlığının elindeki tüm gücü ‘Meclis-i Müessesana’ya aktardığını ilan etti. Önceki Şahı Avrupa kuklası olmakla suçlayan Rıza Han esasen Seyyed Ziaeddin Tabataba ile birlikte kurdukları askeri birlik Rus yayılmacılığı karşısında tamamen İngiliz desteğine dayanan bir yapılanmaydı. 

Artık Şah Rıza Pehlevi unvanı ile İran’ı yöneten yeni Şah, ülkedeki Turan mirasını yıkarak yerine Aryan hegemonyasına dayanan yeni bir ideoloji inşa etmeye başladı. Şüphesiz buna en güçlü tepkiyi İran Türkleri gösterecek ve ilerleyen yıllarda girişecekleri hürriyet arayışı İran tarihinde eşi az görülen katliamlarla bastırılacaktı. 


İran topraklarında bir izzetli duruş Başbakan Musaddık’tan beri yok

“İranlı eliyle, İranlı fikriyle, İran için!” sloganıyla ortaya çıkan Milli Cephe hareketi kısa süre içinde Tahran başta olmak üzere büyük şehirlerde büyük bir heyecan dalgası oluşturdu. Artık halkın tek gündemi petrolün millileştirilerek İngiliz hâkimiyetinin ülke sınırlarının dışına çıkarılması olmuştu. Milli Cephe birçoğu birbirine zıt farklı fraksiyonlar olan siyasi grupları tek bir ülkü ve İngiliz karşıtlığı ortak paydasında bir araya getirmeyi başarmıştı.

D’Arcy İmtiyaznamesi ile ülke petrollerinin yalnızca kardan %16 pay ile İngilizlere bırakan İranlılar için petrollerin millileştirilmesi kolay bir süreç olmayacaktı; ancak Milli Cephe bu konuda geri adım atmamakta ısrarcıydı. Aslında 1932 yılında İran yönetimi bu anlaşmanın revize edilmesi için adım atarak D’Arcy İmtiyaznamesi’ni tanımadığını açıklamıştı; Hürmüz Boğazı’na donanma gönderen İngilizler ismini “Anglo-Iranian Oil Company” olarak düzenledikleri şirketleriyle İran’ı yeni bir anlaşma yapmaya zorlamış ve bunda başarılı da olmuştu. İran’ın payı %16’dan %20’ye çıkartılmış; ama bu onur kırıcı durum özellikle İranlı milliyetçileri bir hayli rahatsız etmişti.

1950’li yılların başında Venezüella ve Aramko ile Suudi Arabistan’ın petrol çıkarımında şirketlerle %50’yi bulan ortaklık anlaşmaları imzalamaları İran’da %20’lik payın bir anlamı kalmadığını gösteriyordu. İngilizler %50’lik ortaklık için müzakereye hazır olmasına rağmen Musaddık’ın arkasında bulunduğu Milli Cephe, petrolün millileştirmesini ülkenin bağımsızlığı ile özdeşleştirerek geri adım atmanın ülkenin menfaatleriyle uyuşmayacağı gibi ülkeye ihanet etmekle eşdeğer görüyorlardı.


1951 yılında Muhammed Musaddık’ın desteği ile Başbakanlık görevine gelen Hüseyin Ala Petrol Komisyonu’na Muhammed Musaddık’ı atayarak bu sahada yapılacak millileştirme çalışmalarının önünü açarak süreci hızlandırdı.

Petrolün millileştirme tartışmalarının tartışıldığı bir süreçte Tudeh Partisi petrol rafinerisinde çalışan işçileri genel greve davet etti. Grevlerin büyümesi üzerine polis olaylara müdahale etti; fakat İngilizlerin donanmasını İran karasularına sokarak İranlıların grev hakkına dahi müdahale etmeye kalkması Milli Cephe’nin elini iyice güçlendirdi. Buna göre petrolün millileştirilmesi ülkenin bağımsızlığı için son derece önemliydi ve İngilizlerin Abadan’daki olaylardan sonra donanmalarını ülkelerine izinsiz bir şekilde sokması bunun en somut kanıtıydı.

Kısa bir süre sonra mecliste harekete geçen Milli Cephe İran Petrolünün yasallaştırılmasını öngören kanunları meclisten geçirmeyi başardı. Kendisine sorulmadan böyle bir yasanın meclisten geçmesini protesto eden Hüseyin Ala Başbakanlık görevinden istifa etti.

Hüseyin Ala’nın istifasının üzerine Muhammed Musaddık’a Başbakanlık yolu açılmıştı. Ülkede popülerliği günden güne artan Musaddık, bu görevi kabul ederek işbaşına geçerek Churchill ile amansız bir bilek güreşine girmeye artık hazırdı. 

Musaddık ülkede hayata geçirmek istediği pek çok reform için meclisten 6 aylığına olağanüstü yetkiler alarak birçok kanunu hayata geçirmişti. Türk petrol şirketleri üzerinden 2 milyon varil civarında varil petrolü piyasaya sokup ülke ekonomisini rahatlatmayı planlıyordu; fakat bir ittifak olan Milli Cephe içerisinde çatırdamalar başlamıştı. Özellikle Muhammed Musaddık’ın olağanüstü yetkilerle meclisi bypass ettiğini düşünen vekiller Musaddık’a açık protestoya başladı.

Öte yandan okyanusun öte tarafında ABD’de başkanlık seçimleri sonrası Demokrat Parti’nin Başkanlığı Cumhuriyetçilere kaptırmış olması Musaddık için kötü bir durumdu. Buna rağmen Lahey Adalet Divanı’nın İran lehine karar vermesi Musaddık’ın elini daha da güçlendirmiş; ayrıca ordudaki şüpheli subayları tasfiye ederek olası tehditleri bertaraf etmişti.

1953 yılına gelindiğinde Musaddık, Şah’a İngilizlere ve birlikte hareket ettiği eski dostlarına karşı büyük bir zafer kazanmıştı; fakat ülkede kendisini destekleyen politik aktörleri kendisine küstürmüş durumdaydı. 

Ajax operasyonu ismi verilen operasyona göre Muahmmed Musaddık devrilerek yerine Tümgeneral Fazlullah Zahedi getirilecekti. Bunun için Şah Muhammed Rıza’nın ikna edilmesi gerekiyordu.

16 Ağustos 1953 yılında darbeciler harekete geçti; darbe teşebbüsleri kısa sürede ortaya çıkarılarak püskürtüldü. Darbecileri başı olan General Zahidi tutuklanırken Şah Muhammed Rıza ülke dışına kaçmıştı.

Bu gelişmelerden sonra yüzbinlerce kişi Muhammed Musaddık’ı desteklemek için sokaklara döküldü; fakat Musaddık’ın özellikle Tudeh Partisi taraftarlarının taşkınlık yapacakları endişesiyle orduyu, halkı kontrol altına alması için sokağa davet etmesiyle darbeciler ikinci bir şans elde ettiler. Bu kez işi şansa bırakmayan darbeciler silah kullanmaktan çekinmedi ve devlet yönetimini ele geçirdi. İran’ın en önemli başbakanlarından birisi olan Muhammed Musaddık 19 Ağustos 1953 yılında askeri bir darbeyle devrilerek tutuklanmıştı. 

Batının kuklasına dönüş ve Pehlevi Hanedanlığı

Şah iktidarı tamamen ele geçirdikten sonra Batı ile yakın ilişkiler kurdu. Sovyetler karşısındaki tutumu sayesinde özellikle ABD ve İngiltere ile yakınlaştı. Şah’ın en büyük politik başarısı 1973 Petrol Krizi ile gerçekleşti.

Petrol fiyatları bir anda iki katına çıkınca İran ekonomik anlamda Basra Körfezi’nin en güçlü ekonomisi haline geldi. 

Şah, bu paranın önemli bir kısmı ile eğitime ciddi yatırımlar yaptı. Sadece 12 yıl içerisinde 15 üniversite kurdu ve 200’e yakın yeni eğitim enstitüsü oluşturdu. 1974 senesinde Time Dergisi Şah için Petrol İmparatoru manşetini atacaktı. 

Her şey bir rüya gibi ilerliyordu. 

İran, yurt dışında kolay ve büyük krediler buluyor, ülke tam bir refah içerisinde yüzüyordu. 

500 bine yakın Avrupalı yabancının yaşadığı İran, adeta Batının Ortadoğu’ya açılan limanı gibiydi. Bugün ‘Büyük Şeytan’ denilen ABD’nin dahi 52 bin vatandaşı İran’da yaşıyordu.

Beyaz Hareket

Yurt dışından alınan kredilerin; yanlış yatırımlar, yolsuzluklar ve müsrif devlet adamlarının elinde yok edilmesi İran’da ekonomik dengeleri tersine çevirmeye başladı. 

İsrail gibi ülkelerle kurulan yakın ilişkiler, SAVAK isimli İstihbarat Birimi’nin acımasız operasyonları Şah’ın halk arasındaki teveccühünü azaltan gelişmelerdi. 

Bu süreçte Şah’ın ‘Beyaz Devrim’ isimli reform paketi halk arasındaki rahatsızlığı ciddi boyutlara ulaştırdı. 

Beyaz Devrim’e karşı içinde Humeyni’nin de bulunduğu 8 kişilik bir ulema grubu sert bir protesto bildirisi yayınladı.

Şah, bu bildiri karşısında büyük bir öfke duydu ve ulemaya haddini bildirmek için Kum’a bizzat geldi. 

Oysa Şah’ın gelişi ve burada yaptığı konuşma ulema içindeki rahatsızlığı daha da artırdı. 

Humeyni, bu öfkenin en ateşli vaiziydi, henüz bildiri tartışmaları sürerken Nevruz Kutlamasının bidat olduğuna dair fetva yayınladı. Nevruz İran’ın İslam öncesi dönemine bir atıftı ve milli kimliğin bir unsuru olarak görülüyordu. Oysa Humeyni bu fetva ile İranlıların İslam’dan başka bir kimliği olmadığı mesajını veriyordu.

Şah’ın Humeyni’ye duyduğu kişisel öfke, bu ihtiyar mollayı bir anda sessiz yığınların sesine dönüştürdü. 

Humeyni’nin tutuklanmasının ardından on binlerce molla sokaklara indi ve Şah’a geri adım attırmayı başardı. Bir din adamının başına bela olmasındansa ülkeden çıkartmaya karar veren Şah, Humeyni’yi Türkiye’ye sürgüne gönderdi. Oysa bu onun iktidarını bitirecek en önemli hatalarından birisiydi. 

Humeyni önce Türkiye’ye ardından Irak’a gitti. Irak yönetimi, bu Şii din adamının gücü karşısında endişeye kapıldı ve ülkesinden çıkardı. Humeyni’nin bu kez durağı Fransa oldu. 

Şah geç de olsa muhaliflerinin yurt dışında etkili olduğunu fark etti. SAVAK’ı onları izlemelerini ve mümkünse öldürmelerini emretti. 

Fail-i meçhuller ve Şah’ın baskıcı rejimine en büyük tepki İranlı annelerden geldi. Sayıları yüz binleri bulan kadınlar sokağa inmesi rejimin sonunu getirirken İslam Devrimi’ni güçlü temellere oturttu.

Rejim ise yıllarca kendi evlatlarını yiyerek beslendi ve büyüdü. 

Tüm bu olaylardan sonra dönüp İran sokaklarına baktığımızda yılgın İran halkını bekleyenler konusunda iyimser olmak zor… Tarihsel hafıza gösteriyor ki kim geldiyse gideni arattı.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU