Geçen hafta bu sayfada sokakları boşaltan o meşhur Dallas akşamlarından, koklamaya kıyamadığımız Arı mayalı silgilerden ve mahallenin sıcaklığını odalarımıza taşıyan Bizimkiler dizisinden bahsetmiş, o tanıdık sokağın kapısını aralamıştık.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Yazının ardından sizlerden gelen öyle güzel geri dönüşler ve öyle harika eklemeler oldu ki, hafızamızın ortak odasında yalnız olmadığımızı bir kez daha anladım.
Mesajlarınızda "Şunu da unutmayalım, bunu da ekleyelim" dediğiniz her detay, o günlere dair anlatacak daha ne çok hikayemiz, birlikte yad edecek ne çok ortak noktamız olduğunu gösterdi.
İşte bu yüzden, sizlerin o kıymetli katkılarından da güç alarak, bu nostalji serisine kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Çünkü biliyoruz ki o koca deryada henüz kapısını çalmadığımız, tozunu yutmadığımız ve özlemle anacağımız daha pek çok hatıra bizi bekliyor.
Gelin cep telefonlarımızı bir kenara bırakıp, zamanı biraz yavaşlatalım, çocukluğumuzun o rengarenk, kokulu ve melodili sokaklarında yeniden bir yürüyüşe çıkalım.
Dilimizi boyayan mutluluk: Meybuz
Yaz aylarının o bitmek bilmeyen, sokaklarda koşturmaktan ayak tabanlarımızın yandığı uzun günlerinde, mahalle bakkalının dondurucusundan yükselen o büyüleyici serinlik dalgasının adıydı Meybuz.
Plastik bir kılıfın içine hapsedilmiş, donmuş meyve suyundan ibaretti belki ama bizim için dünyanın en lüks dondurmasından daha kıymetliydi.
Vişnelisi dilimizi koyu bir mora, frambuazlısı kıpkırmızıya boyardı da aynanın karşısına geçip birbirimize dil çıkararak gülerdik...
Anımsadınız ve tebessüm ettiniz değil mi?
Eridikçe altından akan o yoğun, şekerli şurubu çekebilmek için plastiğini dişlerimizle kemirir, son damlasına kadar o serinliği tüketmek isterdik.
Bir de o meşhur ikilem vardı; hemen mi yiyecektik, yoksa biraz erimesini bekleyip daha rahat mı içecektik?
Çoğu zaman sabredemez, daha ilk dakikada dişlerimizi kamaştıran o buz gibi lezzete teslim olurduk. Ben bu gruptandım.
Meybuz, çocukluğun hesapsız neşesiydi; parmaklarımızın yapış yapış olmasını umursamadan, dünyanın en büyük lezzetini tattığımıza inanarak büyüdüğümüz o yalın günlerin simgesiydi.
Bugün market raflarında hâlâ karşımıza çıkıyor belki ama nedense hiçbir Meybuz, arkadaşlarımızla oyun oynadığımız o yaz akşamlarındaki kadar lezzetli gelmiyor.
Bir karikatür ve bir koku: Tipitip Sakız
Bakkala atılan her adımda burnumuza çalınan o kendine has, tatlı sakız kokusunun baş aktörüydü Tipitip.
Büyük burunlu, gözlüklü, sevimli karikatür karakterinin ambalajını heyecanla yırtarken, içinden çıkacak olan o katlanmış küçük karikatür kağıdını sakızın kendisinden daha çok merak ettiğimiz o sakız…
O dönemde Tipitip'in başından geçen iki karelik hikâyeler bizim için devasa bir eğlence dünyasıydı.
Bazıları komik, bazıları şaşırtıcı, bazıları ise günlerce arkadaşlar arasında anlatılacak kadar unutulmazdı.
Sakızın o ilk çiğnemedeki yoğun aroması ağzımıza dağılırken, bir yandan da çıkan karikatürleri özenle açar, eksik kalanları tamamlamak için arkadaşlarımızla takas yapardık.
Hatta bazılarımız onları defterlerin arasına koyar, saklar, biriktirirdi.
Ne gariptir ki, sakızın tadı çoğu zaman birkaç dakika içinde kaybolurdu ama o küçücük karikatürlerin bıraktığı mutluluk hafızamızda yıllarca kaldı.
Tipitip, küçük şeylerle büyük dünyalar kurabildiğimiz, bir sakız ambalajından çıkan birkaç çizgiyle gülümsediğimiz günlerin simgesiydi.
Zamansız ferahlık: Uludağ Gazozu
Bazen rafta üzerindeki dağ logosuyla o tanıdık cam şişeyi görünce, aklım bir anda 80'lerin sonu, 90'ların başındaki Adana'nın kavurucu yazlarına gidiyor.
(Adana sıcağı bitti sanılmasın; bugün de aynı kararlılıkla devam ediyor.)
Dolaptan yeni çıkmış, üzeri boncuk boncuk terlemiş o şişeyi elime alışlarımı hatırlarım.
Kapağı açtığım an yükselen o bildik ses… İlk yudumda genzi tatlı tatlı yakan o köpük, ardından dilde kalan o muzip, tatlı aroma… Ne zaman aklıma gelse, sıcağın ortasında içimi serin bir esinti kaplar.
Uludağ Gazoz bizim için sadece yaz sıcağında içilen bir içecek değildi.
Akşamüstü balkonda püfür püfür esen rüzgâra karışan sohbetlerin, pazar günlerinin neşesinin ve ailece geçirilen güzel anların sessiz ama sadık eşlikçisiydi.
Kimi zaman taze alınmış sıcacık simit ve kaşar peynirinin yanında, kimi zaman misafirli sofralarda ya da küçük kutlamalarda yerini alırdı.
Aradan yıllar geçti... Sokaklar değişti, alışkanlıklar değişti, hayatın hızı bambaşka bir yere evrildi.
Bazı tatlar vardır ki yalnızca damakta değil, hafızada da yaşamaya devam eder.
Belki de bu yüzden, çocukluğumuzdan kalan bazı değerlerin bugün hâlâ aynı sıcaklığıyla varlığını sürdürebilmesi ayrı bir anlam taşıyor.
Kuşkusuz bunda, Uludağ markasının köklü mirasını koruyarak geleceğe taşıyan Levent Kızıl ve Ömer Kızıl'ın emeğinin de payı büyük.
İşte bu yüzden, o dağ logolu cam şişeyi her gördüğümde yalnızca bir gazozu değil; çocukluğumun sıcak yazlarını, samimi sohbetlerini ve hâlâ gülümseyerek hatırladığım güzel günleri de hatırlıyorum.
O tat, yıllar geçse de hafızadaki yerini korumayı başarıyor.
Puslu seste saklı zamanlar: 80'lerde Sezen Aksu ile kabuk değiştirmek
80'ler Türkiye'sinde müzik demek, aslında koca bir ülkenin kabuk değiştirmesi, o eski, siyah-beyaz günlerden rengârenk ve biraz da hüzünlü bir dünyaya adım atması demekti.
70'lerin o siyasi fırtınaları, yerini evlerin başköşesine yerleşen renkli televizyonlara, caddeleri süsleyen neon ışıklara ve tabii ki her köşe başında çalan kasetlere bırakmaya başlamıştı.
İşte tam bu karmaşanın, bu büyük dönüşümün ortasında, ülkenin kalbine dokunan, hepimizin duygularına tercüman olan bir ses yükseliyordu: Sezen Aksu.
Gerçi tüm bu fırtına koparken, benim henüz küçük yaş çağıma rastlıyordu bu dönemin ilk demleri.
Henüz hayatı yeni yeni anlamlandırmaya çalışan küçük bir çocuktum; ama ne şanslıyım ki, kendimi bildim bileli iyi, meraklı ve sezgileri güçlü bir müzik dinleyicisiydim.
İşte o dönemde Türkiye'de müzik adeta ikiye bölünmüştü. Bir yanda tavernalardan yükselen Ümit Besen'li, Arif Susam'lı hüzünlü piyanolar, diğer yanda merkeze yayılan o arabeskin dev dalgası...
Ama Sezen Aksu başka bir şey yaptı. O, batı formlarındaki pop müziği aldı, içine bu toprakların o gizli hüznünü, neşesini, hatta o bildiğimiz sokak samimiyetini fısıldadı.
80'ler boyunca çıkardığı Sen Ağlama, Git ve o dönemin kapanışını yapan muazzam Sezen Aksu Söylüyor albümleri, adeta toplumun ortak günlüğü gibiydi.
Bir genç kız ilk aşkını onunla keşfediyor, bir adam ayrılık acısını onun o puslu sesinde teselli ediyordu.
Şarkılarındaki o "Sen Ağlama" asil vedası, "Git" dikbaşlılığı, aslında insanımızın aşkı yaşama ve ifade etme biçimini yeniden şekillendiriyordu.
Dahası, Sezen Aksu sadece kendi söylemedi; 80'lerin sonuna doğru arkasında öyle bir okul kurdu ki...
Aşkın Nur Yengi'ler, Harun Kolçak'lar, Sertab Erener'ler, Levent Yüksel'ler hep onun o kanatları altından çıkıp 90'ların o büyük pop patlamasını hazırladı.
Dönüp bakınca, 80'lerde Sezen Aksu dinlemek; o hızla değişen, kapitalizmin hayatımıza çatlaklardan değil hızla sızdığı, apartmanların yükseldiği o gri dünyada, insanın kendi içine sığınabileceği sıcak, güvenli bir limandı.
Saçları omuzlarında bir masal kahramanı: Barış Abi
80'lerin o kendine has müzik atlasından bahsederken, çocukluğumuzun en güzel pazar sabahlarını bize hediye eden, tatlı kurallarını koyan o dev adamı, Barış Manço'yu kalbimizin başköşesine koymazsak bu yazı eksik kalmaz mı?
80'lerin o renkli kaset dünyasında gezinirken, televizyon ekranından odamıza süzülen, saçları omuzlarında, parmakları yüzüklerle dolu bir masal kahramanı vardı ki; o bizim doğrudan çocukluğumuzun ta kendisiydi: Barış Manço.
Türkiye'de müziğin, televizyonculuğun vizyonunu tek başına değiştiren, hep öncü, hep ilklerin sahibi bir dehaydı o.
Anadolu rock kavramını bu topraklara nakşetmesinden tutun, synthesizer'ı müziğimize ilk sokan insan olmasına kadar, müziğin sınırlarını hep genişletti.
Ama o muazzam müzisyenliğinin ötesinde, aramızda o dönemin teknolojisinden kalma kalın bir cam ekran vardı belki ama Barış abinin o muzip bakışı, sesindeki o babacan ton o camı eritir, salonumuzun başköşesine kadar süzülürdü.
Nasıl unutulur o pazar sabahları... Ekranın başında yerimizi alır, nefesimizi tutar, "7'den 77'ye" programının başlamasını beklerdik.
Hele o programın içindeki "Adam Olacak Çocuk" bölümü yok mu... Oraya çıkan akranlarımızı gıptayla izler, Barış abimizin bıyıklarının altından bize muzipçe gülümseyerek verdiği o öğütleri aklımıza kazırdık:
Dişler fırçalansın, ıspanaklar yensin, arabada arkaya oturulsun!
Bugünün çocuklarına komik gelebilir belki ama biz o yaşta "adam olmayı", büyümenin o saf sorumluluğunu o tatlı nasihatlerle öğrendik.
Domates, biber, patlıcanı bile bize şarkıyla sevdiren bir vizyondan bahsediyoruz.
Sadece bizi eğitmekle de kalmadı; "Dönence" gibi zamansız bir başyapıtla ufkumuzu açarken, diğer yandan "From Tokyo to Istanbul" diyerek dünyayı ayaklarımıza getirdi.
O meşhur dünya turlarıyla, o günün yarı kapalı Türkiyesi'nde bize hiç görmediğimiz coğrafyaları, bambaşka kültürleri sevdirdi.
Türkiye'de kimsenin cesaret edemediği ilkleri, o zarif ve bilge duruşuyla yaptı.
Dönüp bakınca, Sezen Aksu'nun o puslu sesinde aşkı ve hüznü keşfeden o çocuk ruhum, Barış abinin şarkılarında ve programlarında da dünyayı, insanlığı ve iyiliği keşfetti.
80'ler her anlamda bir kabuk değiştirme dönemiydi belki ama Barış Manço, o değişimin içinde bizim o en saf, en çocuk yanımızı koruyan, elimizden tutup bizi geleceğe hazırlayan o kalbi sevgi dolu pusulamızdı.
Bugün bunu daha iyi anlıyorum…
Ruhumuza dokunan pürüzsüz ses: İlhan İrem
Radyodan ya da evdeki kasetçalardan onun sesi yükseldiğinde, odanın havası birdenbire değişirdi.
Annem ve babam, sanki önceden sözleşmişler gibi aynı yorumu yaparlardı:
Biliyor musun oğlum, İlhan İrem'in sesi insanın ruhuna iyi geliyormuş.
O yaşlarda bunun ne anlama geldiğini pek anlayamazdım ama bugün dönüp baktığımda, onlara çok hak veriyorum.
İlhan İrem, o uzun saçları, mistik duruşu ve kelimeleri kalbimize birer oya gibi işleyen şarkılarıyla çocukluğumuzun ve ilk gençliğimizin en zarif fon müziğiydi.
"Anlasana", "Konuşamıyorum" ya da "Boşver Arkadaş" çalarken, aşkın da ayrılığın da hüznün de ne kadar zarif yaşanabileceğini fısıldardı sanki kulaklarımıza.
Onun eserlerinde bugünün hızlı tüketilen duyguları yoktu. Derinlik vardı, samimiyet vardı, incelik vardı.
Dinlerken insanın iç sesini yükselten, kalbinin en sakin köşelerine dokunan bir tarafı vardı.
Kendi adıma söyleyeyim; onun şarkılarını gençliğimde severek dinlerdim ama gerçekten anlamam otuzlu yaşlarıma denk geldi.
Dönüp bakınca; Sezen Aksu'dan aşkın dikbaşlılığını ve acısını, Barış Abimizden hayatın o samimi kurallarını ve dünyayı öğrenen o küçük dinleyici ruhunu, İlhan İrem'den ise yalnızlığın asaletini, sessizliğin içindeki o muazzam senfoniyi ve sevginin en saf, en çıkarsız hâlini öğrendiğimi fark ediyorum.
80'ler hızla akıp giderken, o kalın cam ekranların ardından ruhumuza dokunan İlhan İrem, bizlere bu dünyadan geçerken arkamızda her zaman "ışık ve sevgi" bırakmamız gerektiğini fısıldayan o zamansız pusulamız olarak kalbimize kazındı.
Gözyaşından umuda uzanan hikâyeler: Kemalettin Tuğcu
Okuma alışkanlığımızın ilk taşlarını döşeyen yazarlardan biri hiç kuşkusuz Kemalettin Tuğcu idi.
Okul kütüphanelerinin raflarında, kitapçılarda ya da evimizin kitaplığında mutlaka onun kitaplarından birkaçına rastlardık.
Elimize aldığımızda da kendimizi bir anda Küçük Besleme, Yetim Malı, Üvey Baba, Babamın Çilesi ya da Can Yoldaşları gibi hikâyelerin içinde bulurduk.
Kemalettin Tuğcu'nun kahramanlarının yüzü başlangıçta pek gülmezdi maalesef.
Yetim kalan çocuklar, üvey anne baskısı görenler, yoksullukla mücadele eden aileler, haksızlığa uğrayan gençler…
Daha ilk sayfalardan itibaren içimiz burkulur, bazen kahramanların yerine kendimizi koyup üzülürdük.
O yaşlarda neden hep bu kadar acıklı hikâyeler yazdığını düşündüğüm bile olurdu.
Ama kitabın son sayfalarına yaklaştıkça işler değişirdi. Bütün o sıkıntıların ardından beklenen bir haber gelir, yıllardır kayıp olan biri ortaya çıkar, bir yanlış anlaşılma çözülür ya da iyilik mutlaka karşılığını bulurdu.
Belki de Kemalettin Tuğcu'nun asıl sırrı buydu. Bize hayatın her zaman adil olmadığını gösterirken, umudun da hiçbir zaman kaybedilmemesi gerektiğini anlatıyordu.
Bu yüzden kitabı bitirdiğimizde gözlerimiz biraz nemli olsa da içimiz rahattı.
Bugün o sararmış kapakları gördüğümüzde aklımıza sadece hüzünlü hikâyeler gelmez; aynı zamanda çocuk kalbimizin iyiliğe, merhamete ve mutlu sonlara duyduğu o sarsılmaz inanç da geliyor.
Çünkü Kemalettin Tuğcu'nun dünyasında ne kadar gözyaşı dökülürse dökülsün, son sayfada mutlaka umut kazanırdı.
Futbolumuzun ortak sevdası: Metin-Ali-Feyyaz
Futbolun henüz endüstriyel bir çark haline gelmediği, formaların arkasındaki isimlerin parayla değil, sadakat ve aşkla yazıldığı o unutulmaz dönem...
Sadece Beşiktaşlıların değil, futbolu ve centilmenliği seven herkesin saygıyla, hayranlıkla andığı efsanevi üçlüydü onlar: Metin, Ali, Feyyaz.
Mahalle maçlarında her çocuk kaleye şut çekerken bu üç isimden birini haykırırdı sokağa doğru.
Yıllar sonra, kaderin güzel bir cilvesi olarak Metin ve Feyyaz ile tanışma, el sıkışma fırsatım oldu (ne yazık ki Ali ile henüz yollarımız kesişmedi).
Çocukluğum boyunca arkadaşlar arasında, tozun toprağın içinde sadece isimleriyle hitap ettiğim, adeta evimizin içinden biri gibi büyüttüğüm o kahramanlarla yüz yüze geldiğimde, dilim ister istemez nezakete büründü ve onlara "Metin Bey" ve "Feyyaz Bey" dedim.
Bazen insanın kendi sesi kulağına biraz garip, biraz yabancı gelir. Yıllardır kaleye şut atarken adını haykırdığın çocukluk kahramanına "Bey" diye hitap etmek, zamanın büyüdüğümüzü yüzümüze vurduğu o tatlı ama buruk anlardan biriymiş meğer.
Onlar, yeşil sahada sadece yan yana oynayan üç forvet değil; uyumun, kardeşliğin, birbirini gözü kapalı tamamlamanın futbol sahnesindeki şiiriydiler.
Gol attıklarında birbirlerinin boynuna atılan o adamların sevinci, o dönem tribünlerden sokaklara taşan o temiz, hırstan uzak, sadece oyunun güzelliğine odaklanmış futbol aşkının en güzel fotoğrafıydı.
Biz o samimiyeti, o hesapsız abi-kardeşlik duygusunu sevdik; bugün yüz yüzeyken ne kadar "Bey" desek de ruhumuzun o tozlu futbol sahasında onlar bizim için hep Metin, Ali ve Feyyaz olarak kalacaklar.
İşte tüm bu hatıralar, nesneler ve sesler, zamanın acımasızca dönen dişlileri arasında kaybolup giden bir altın çağın geride bıraktığı parıltılı kırıntılardır.
Bugün geriye dönüp baktığımızda içimizi ısıtan şey, sadece bir sakızın tadı değil; o günlerde sahip olduğumuz o muazzam iç huzuru, zamanın yavaşlığı ve insan ilişkilerindeki o benzersiz samimiyettir.
Belki artık o sokaklarda yaşamıyoruz, o bakkalların çoğu yok, o şarkılar eskisi kadar sık çalmıyor.
Ama ne zaman bir meybuz görsek, bir Tipitip ambalajına rastlasak ya da eski bir melodiyi duysak, içimizdeki çocuk hemen yolunu bulmuyor mu sizce de?
Çünkü çocukluk, insanın ömrü boyunca kaybetmediği tek memleketidir; ne kadar uzakta kalırsa kalsın, bizi biz yapan, fırtınalı denizlerde yönümüzü bulmamızı sağlayan en güvenli, en el değmemiş pusulamız olarak kalmaya devam eder…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish