Fidan'ın Kazan ziyareti: Türkiye'nin denge politikası sınavı

Prof. Dr. Ekrem Kalan Independent Türkçe için yazdı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından Kazan’da kabul edildi, 17 Haziran 2026 / Fotoğraf: T.C. Dışişleri Bakanlığı

Hakan Fidan 17 Haziran’da Kazan’a indiğinde onu yalnızca diplomatik takvimin olağan bir durağı beklemiyordu. Tataristan’ın başkentinde gerçekleşen temaslar, Türkiye’nin son yıllarda izlediği denge politikasının ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı.

ASEAN Zirvesi’nin hemen ardından Vladimir Putin’le yapılan görüşme de bu nedenle sıradan bir nezaket ziyareti olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyordu.

Ankara, Rusya ile diyaloğunu korurken Batı ittifakı içindeki konumunu da zedelememeye çalışan dış politika çizgisini bir kez daha sahaya sürüyordu.

Bu tabloyu anlamak için önce görüşmenin yapıldığı şehre bakmak gerekiyor. Kazan, Rusya’nın herhangi bir kenti değil.

Türk kökenli Tatarların yüzyıllardır Ruslarla birlikte yaşadığı, camilerle kiliselerin yan yana yükseldiği bu şehir, Moskova’nın yalnızca idari sınırları içinde değil, tarihsel hafızasında da özel bir yere sahip.

Putin’in Fidan’ı burada ağırlaması, iki ülke arasındaki ilişkinin sadece enerji, ticaret ya da güvenlik başlıklarından ibaret olmadığını hatırlatan sembolik bir tercih olarak da okunabilir.

Zaten Türkiye ile Rusya arasındaki ilişki, kolay tarif edilebilecek bir ilişki hiçbir zaman olmadı. 5 asra yayılan savaşlar, rekabet ve nüfuz mücadeleleri kadar iş birliği dönemleri de bu tarihin parçası oldu.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Sovyet desteği öne çıktı; Soğuk Savaş boyunca iki ülke farklı bloklarda yer aldı.

Son 30 yılda ise enerji, turizm, savunma ve ticaret, rekabet ile karşılıklı bağımlılığı aynı potada buluşturan yeni bir dönem yarattı.

Bugün Türk-Rus ilişkilerini belirleyen esas unsur da tam olarak bu ikili karakterdir: Aynı anda hem rakip hem ortak olabilmek.

Hakan Fidan’ın Moskova’daki ağırlığı da bu çerçevede değerlendirilmeli.
 


Uzun yıllar Milli İstihbarat Teşkilatı’nı yönetmiş olması, onu Rus karar alıcılarının yakından tanıdığı bir isim hâline getirdi.

Basına yansıyan bilgilere göre Kazan ziyareti yalnızca Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la yapılan görüşmelerle sınırlı kalmadı; güvenlik bürokrasisinin farklı temsilcileriyle de temaslar gerçekleştirildi.

Bu durum, Fidan’ın diplomatik kimliğinin yanı sıra güvenlik alanındaki geçmişinin de Moskova’da ayrı bir kanal açtığını gösteriyor.

Putin ile kişisel tanışıklığının geçmişi de bu tabloyu tamamlıyor. Rus liderin yıllar önce Recep Tayyip Erdoğan’ın heyetinde bulunan Fidan için yaptığı esprili yorum, aslında Kremlin’in onu nasıl konumlandırdığını gösteren küçük ama dikkat çekici bir ayrıntıydı.

Kazan’daki görüşmeler de bu karşılıklı aşinalığın hâlâ geçerliliğini koruduğunu ortaya koyuyor.


Ziyaretin en kritik başlığı ise kuşkusuz Ukrayna savaşıydı. Ankara’nın son dönemde, özellikle Karadeniz’de ticari seyrüsefer güvenliği ve enerji altyapısının korunmasına odaklanan sınırlı güven artırıcı adımlar üzerinde durduğu görülüyor.

Bunun kapsamlı bir barış planından çok, taraflar arasında yeniden diyalog zemini oluşturabilecek dar ölçekli düzenlemeleri önceleyen bir yaklaşım olduğu anlaşılıyor.

Hakan Fidan’ın Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’ndeki konuşmasında, savaşın başında eleştirilen temas politikasının bugün daha fazla kabul görmeye başladığını vurgulaması da Ankara’nın bu çizgisini yansıtıyordu.

Bu yaklaşımın arkasında yalnızca diplomatik temenniler bulunmuyor.

Mart 2022’de İstanbul’da Rus ve Ukrayna heyetlerinin aynı masada buluşması, ardından temmuz ayında Karadeniz Tahıl Girişimi’nin yine Türkiye’nin ev sahipliğinde hayata geçirilmesi, Ankara’nın gerektiğinde sonuç üretebilen bir arabulucu olabileceğini göstermişti.

Her iki girişim de kalıcı barışı sağlayamadı; ancak savaşın en kritik dönemlerinde diplomatik kanalın tamamen kapanmasını engelledi. Türkiye’nin bugün hâlâ sahip olduğu en önemli avantaj da bu tecrübeden kaynaklanıyor.

Rusya’da yapılan yorumlar da bu çerçeveyi bütünüyle reddetmiyor; ancak önemli bir ihtiyat payı bırakıyor.

Kremlin’e yakın değerlendirmelerde Türkiye’nin arabuluculuk kapasitesi teslim edilirken, somut bir ilerlemenin büyük ölçüde Kiev’in tutumuna bağlı olduğu vurgulanıyor.

Moskova açısından mesele yalnızca Ankara’nın isteği değil; savaşın sahadaki dengesi ve Batılı ülkelerin Ukrayna’ya verdiği siyasi ve askerî desteğin nasıl şekilleneceği de belirleyici olmaya devam ediyor.
 


Kazan ziyareti Rus basınında farklı biçimlerde yorumlandı.

Bazı değerlendirmelerde Fidan’ın temasları, Rus devletinin farklı karar merkezlerini yoklayan kapsamlı bir diplomatik trafik olarak öne çıkarıldı.

Bazılarında ise ziyaret, yaklaşan NATO Zirvesi öncesinde Ankara’nın hem Moskova hem de Batılı başkentler nezdindeki ağırlığını pekiştirme çabasının bir parçası olarak okundu.

Ortak nokta ise Türkiye’nin iki tarafla da konuşabilen az sayıdaki ülkeden biri olduğu tespitiydi.

MGIMO’da Hakan Fidan’a verilen fahri doktora ünvanı da bu diplomatik atmosferin sembolik unsurlarından biriydi.

Rusya’nın en saygın uluslararası ilişkiler kurumlarından birinin bu tercihi, Ankara ile diyaloğu önemseyen bir yaklaşımın işareti olarak görülebilir.

Bununla birlikte sembolik jestler ile diplomatik sonuçlar arasında her zaman belirgin bir mesafe vardır.

Rus tarafı müzakereye açık olduğunu dile getirirken, çözümsüzlüğün sorumluluğunu büyük ölçüde Kiev’in pozisyonuna bağlamayı sürdürüyor.

Bu söylem, Moskova’nın savaş boyunca benimsediği diplomatik çizginin değişmediğini gösteriyor.

Tam da bu nedenle Türkiye’nin rolünü olduğundan büyük göstermek de küçümsemek de doğru olmaz.

Ankara ne savaşın gidişatını tek başına değiştirebilecek bir güç ne de masada yalnızca ev sahipliği yapan pasif bir aktör. Asıl değeri, birbirleriyle konuşmayan taraflarla aynı anda temas kurabilmesinden geliyor.

Bugünün uluslararası siyasetinde bu, sanıldığından daha nadir bir imkân.

Üstelik bu diplomatik denge, her geçen gün daha zor korunuyor.

Türkiye bir yandan NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin parçası olmayı sürdürüyor; diğer yandan Rusya ile enerji, ticaret ve bölgesel güvenlik alanlarında ilişkilerini koparmamaya çalışıyor.

Bu iki hattı aynı anda yürütmek çoğu zaman eleştirilere yol açıyor. Ancak Ankara’nın hareket alanını genişleten unsur da tam olarak bu dengeyi koruyabilmesi.

Bu açıdan bakıldığında Kazan ziyareti, tek başına yeni bir diplomatik dönemin başlangıcı olarak görülmemeli. Daha çok, Türkiye’nin son birkaç yıldır inşa ettiği dış politika çizgisinin yeni bir sınaması niteliğinde.

Görüşmelerin kısa vadede Ukrayna savaşının seyrini değiştirmesi beklenmemeli; fakat iletişim kanallarının açık tutulması bile bugün uluslararası diplomaside küçümsenecek bir sonuç sayılmaz.

Asıl soru bundan sonra başlıyor:

Savaş uzadıkça taraflar birbirinden daha fazla uzaklaşırken, konuşabilen ülkelerin değeri artacak mı, yoksa büyük güç rekabeti arabuluculuk alanını bütünüyle daraltacak mı?

Kazan’da verilen fotoğraf, bu sorunun cevabını tek başına vermiyor.

Ama Türkiye’nin önümüzdeki dönemde hangi diplomatik iddiayla uluslararası masalarda yer almak istediğini açık biçimde gösteriyor.

Bundan sonrası ise Ankara’nın ne söylediğinden çok, açabildiği kanalları ne kadar süre açık tutabileceğiyle ölçülecek.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU