Ortadoğu’da tırmanan gerilim, Rusya-Ukrayna Savaşı ve Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki stratejik rekabet… Uluslararası sistem, Soğuk Savaş sonrası dönemin en kırılgan eşiklerinden birine giriyor.
Son 30 yılı şekillendiren küresel düzen artık çözülüyor. Kurallara dayalı, birkaç büyük gücün dengelediği istikrarlı bir sistem fikri giderek zemin kaybediyor.
Sınırları aşan savaşlar, yeniden çizilen tedarik zincirleri, karar almakta zorlanan çok taraflı kurumlar…
Dünyada artık sadece rekabet yok. Parçalanma var. Siyasi olarak, ekonomik olarak, stratejik olarak…
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Böyle bir düzende güç, artık sadece en büyük aktörlerin tekelinde olmayacak. Yeni dünya düzeninde “güç”, karmaşıklığı ve çatışmaları yönetebilenlerin eline geçiyor.
Aynı anda birden fazla tarafla konuşabilen, farklı bölgeleri birbirine bağlayabilen, değişen dengelere hızla uyum sağlayabilen ülkeler önem kazanıyor.
İşte tam da bu noktada Türkiye’nin rolü yeniden tanımlanıyor.
Giderek parçalanan dünya, bağ ve diyalog kurabilen aktörlere ihtiyaç duyuyorken Türkiye, bu ihtiyaca cevap verebilen en güçlü ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.
Coğrafya hâlâ kaderdir
Anadolu’nun stratejik önemi yeni bir konu değil.
Yüzyıllar boyunca imparatorluklar bu topraklarda yükseldi, bu topraklarda tarih oldu. Burası medeniyetlerin kesişim noktasıydı.
Bugün de durum farklı değil. Türkiye; Avrupa, Ortadoğu, Karadeniz havzası, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’in kesişiminde yer alıyor. Enerji hatları, ticaret yolları, göç akışları ve güvenlik dinamikleri bu coğrafyada kesişiyor.
Küresel tedarik zincirleri yeniden şekillenirken, yeni lojistik hatlar kurulurken, bu coğrafyanın değeri yeniden keşfediliyor.
Bugün Türkiye bölgeleri birbirine bağlayan bir hat, bir köprüden çok daha fazlası. Bir bağlantı sisteminin ta kendisi…
Küresel sistem parçalandıkça, iletişim de zorlaşıyor. Büyük güçler arasındaki doğrudan temas zayıflıyor. Güven azalıyor, müzakereler tıkanıyor, krizler derinleşiyor.
Tam da bu noktada yeni bir aktör tipi öne çıkıyor: Bağlayıcı (connector) ve oyun kurucu (power broker) ülkeler.
Bağlayıcı ülkeler, kritik bir kesişim noktasında yer alırlar. Enerji hatları, ticaret yolları, göç akışları sağlarlar. Diplomatik esneklikleri yüksektir ve farklı bloklarla çalışabilirler. Altyapı ve lojistik güce sahiptirler. Doğrudan güç kullanmasalar da sistemin işlemesini sağlarlar.
Oyun kurucu ülkeler ise, krizlerde masa kurabilen, diplomatik becerileri yüksek, tarafsız olmasa da güvenilirlik kazanmış, kararları şekillendiren ülkelerdir.
Modern dünyada bu iki rol birleşmeye başladı. Bağlayıcı ülkeler sistemi işler hâlde tutarken, oyun kurucular kararların şekillenmesini sağlıyor.
Türkiye son yıllarda bu rolü giderek daha fazla üstleniyor. Diplomatik kapasitesi, sahadaki tecrübesi ve öngörüsüyle güven duyulan bir aktör hâline geldi. Farklı taraflarla konuşabilen, diyaloğu sürdürebilen bir ülke…
2022’de Karadeniz Tahıl Koridoru anlaşmasında oynadığı rol bunun en somut örneklerinden biriydi. Savaş devam ederken milyonlarca ton Ukrayna tahılının dünya pazarlarına ulaşması sağlandı.
Savaş hâlindeki iki ülkeyi bir araya getiren bir ülkeydi Türkiye. Bu anlaşma, daha büyük bir krizin, üstelik belki de küresel bir gıda krizinin, önüne geçti. Türkiye burada klasik bir anlayışın dışında hareket ederek, tansiyonun tırmandığı bir dönemde krizde taraf olmak yerine krizin tüm dünyayı sarsmasını engelleyen bir güç görevi görmüştü.
Bu yaklaşım ülkenin anlık pragmatik hedefler doğrultusunda izlediği bir yaklaşım da değil üstelik; sürdürülebilir ve güven veren bir çizgide. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Temmuz 2023’te anlaşmadan tek taraflı çekilen Rusya ile "lider diplomasisi" çerçevesinde birebir görüşmeler gerçekleştirdi. Bu kapsamda 1 milyon ton tahıl işlenip una dönüştürüldü ve Türkiye üzerinden 6 farklı Afrika ülkesine ulaştırıldı.
Türkiye’nin ikili arabuluculuk girişimleri arasında Türkiye-Bosna Hersek-Hırvatistan Üçlü Dayanışma Mekanizması, Türkiye-Afganistan-Pakistan üçlü işbirliği mekanizması, İran Nükleer Anlaşması, Güney Filipinler barış süreci gibi örnekleri sayabiliriz.
2024 yılında Somali ve Etiyopya arasındaki gerilimin Ankara’da düşürülmesi de Türkiye’nin konumunu netleştiren olaylardan biriydi. 2011’de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Somali'ye gerçekleştirdiği tarihî ziyaret iki ülke arasında duygusal ve insani bir zemin oluşturmuştu.
Krizin pik döneminde Türkiye’nin davetiyle liderler Ankara’da bir araya gelmişti. Ankara’da imzalanan bildiride Etiyopya’nın denize erişiminin sağlanması ve Somali’nin toprak bütünlüğünün garantisi olmak üzere iki ana husus ön plana çıkmıştı.
Üretim gücü ve ekonomik bağlantısallık
Pandemi tek boyutlu bir sağlık krizi değildi. Küresel ekonominin kırılganlığını ortaya çıkaran bir dönüm noktasıydı. “Belirsizlik” kavramını uluslararası düzende bu denli yoğun hissettiğimiz dönemlerden biriydi.
Tedarik zincirleri çöktü, üretim durdu, ülkeler alternatif arayışına girdi. Bugün pandeminin üzerinden seneler geçmişken, o arayış hâlâ devam ediyor.
Türkiye bugün bölgesindeki en çeşitlendirilmiş sanayi altyapılarından birine sahip. Otomotivden tekstile, makineden elektroniğe, savunma sanayiinden ileri teknolojilere uzanan geniş bir üretim kapasitesi var.
TOGG gibi Türkiye için devrim niteliğindeki projeler ve savunma sanayisindeki atılımlar, Türkiye’nin sadece üretim yapan değil, teknoloji geliştiren bir ülke olduğunu gösteriyor.
Küresel şirketler de artık sadece maliyete bakmıyor. Yakınlık, hız ve çeviklik gibi kriterler daha değerli hâle geliyor. Türkiye’nin Avrupa’ya yakınlığı, Asya ve Orta Doğu ile kurduğu bağlantılar, onu bu yeni denklemde stratejik bir konuma taşıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yirmi yılı aşkın süredir liderlerle iyi ilişkiler geliştirerek Türkiye’yi diplomatik bir merkez hâline getirdi. 2000’li yılların başından bu yana, çok çeşitli devlet ve hükümet başkanlarıyla aktif temas içerisinde oldu, derin diplomatik deneyim ve birikime sahip oldu.
Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde Türkiye, diğer ülkelerden farklı pozisyonunu kullanarak dış politikada daha çevik ve stratejik bir yaklaşımla varlık gösteriyor.
Avrupa Birliği şunu biliyor: Türkiye yönetilmesi zor ama varlığı şart bir partner. Dışarıda bırakılması zor bir aktör. Çünkü Türkiye olmadığında sistem bir yanıyla eksik kalıyor. Ekonomik bağları güçlü, farklı bölgelerle işbirliği yapan bir ülke. Bir yandan NATO üyesi ve örgütün önemli bir sütunu.
Türkiye’yi ise bu konjonktürde, girişimci, insani dış politika anlayışıyla diyaloğu koparmaktan ziyade sürdürmeyi amaçlayan pragmatik bir gerçekçilik olarak tanımlayabiliriz.
Geleneksel diplomasi yaklaşımının tıkandığı durumlarda, Türkiye genellikle gerilimi azaltıcı mekanizmalar sunarak veya geçici çözümler üreterek ortaya çıkan boşluğu dolduruyor.
Fırsattan istifade düzeni değiştirmeye yönelik yaklaşımların dışında, sistemik aktörler tökezlediğinde diyaloğu kolaylaştıran, yeni kanallar açan, asgari diplomatik ivmeyi sürdüren bir ülkeden söz ediyoruz.
Güçlü ittifaklar kurarken, tarihî rakiplerle diyaloğu devam ettirebilecek kadar stratejik; kendine özgü arabuluculuğuyla tarafsız değil ama dengeli ve istikrar sağlayıcı… Bütün bunlarla birlikte, ilişkilerde samimiyet ve adalet anlayışı da uzun vadeli başarının sırrı.
Türkiye’nin gücü taraf seçmesinden gelmiyor. Bugün dünya her anlamda parçalanırken Türkiye’nin asıl gücü, o parçaları bir arada tutabilme kapasitesinde yatıyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish