2026’nın ilk aylarına damgasını vuran ABD/İsrail–İran çatışması, daha ilk haftalarda şunu gösterdi: Bu artık klasik bir savaş değil. Enerji hatları kilitleniyor, Hürmüz kapanıyor, piyasalar sarsılıyor ve mesele hızla bölgesel olmaktan çıkıp küresel bir krize dönüşüyor. Böyle bir tabloda 7-8 Nisan’da gelen ateşkes, doğal olarak “savaş bitti mi?” sorusunu gündeme getirdi. Ama asıl soru bu değil.
Asıl soru şu: Bu gerçekten bir barışa gidiş mi, yoksa daha büyük bir şeyin hazırlık aşaması mı?
Çünkü bu ateşkes, yüzeyde sakinlik üretse de derinlerde çok daha sert bir hareketliliğin başladığını gösteriyor.
Ve bu sürecin en kritik başlıklarından biri de şu: İran bu ateşkese kendi iradesiyle mi geldi, yoksa getirildi mi?
Ateşkes: Durmak değil, yön değiştirmek
Önce temel bir şeyi netleştirelim. Ateşkes dediğimiz şey, çoğu zaman barışın başlangıcı değildir. Hatta çoğu zaman tam tersidir.
Ateşkes demek:
• savaşın kontrol dışına çıkmadan frenlenmesi,
• tarafların nefes alması,
• yeniden hazırlanması demektir.
Yani sahada silahlar susar ama zihinler susmaz. Planlar durmaz.
Hatta çoğu zaman bu evrede daha da derinleşir.
Taraflar bu süreçte:
• eksiklerini kapatır,
• zayıf noktalarını analiz eder,
• yeni ittifaklar kurar,
• bir sonraki hamleyi planlar.
Bu yüzden ateşkes, “durduk” demek değildir.
“Şimdi başka bir şekilde devam ediyoruz” demektir.
Görünmeyen savaş başlar
Sıcak çatışma durduğu anda aslında başka bir savaş başlar.
• Algı savaşı,
• diplomasi savaşı,
• istihbarat savaşı,
• vekil güçler üzerinden yürüyen mücadele.
İran-ABD/İsrail hattında da tam olarak bu yaşanıyor. Sahada tempo düşüyor ama Irak, Suriye, Lübnan hattı daha kritik hale geliyor.
Çatışma merkezden çevreye değil, çevreden merkeze doğru akmaya başlıyor.
Bu daha tehlikeli bir evre. Çünkü görünmez.
Ve görünmeyen şey daha zor yönetilir.
Bu ateşkes neden oldu?
Burada kritik bir ayrım var.
ABD bu ateşkesi istiyordu. Çünkü:
• savaş pahalı hale geldi,
• kamuoyu baskısı arttı,
• enerji krizi kontrolden çıkma riski taşıdı.
Ama ABD bunu “ben durmak istiyorum” diyerek yapamazdı.
Güç imajı buna izin vermez.
İran ise ilk etapta ateşkese yanaşmadı. Çünkü:
• ideolojik olarak geri adım atmak istemedi,
• sahada tamamen çökmüş değildi,
• Hürmüz gibi güçlü bir koz elindeydi.
Yani tablo şuydu:
ABD ateşkes istiyor, İran direniyor.
Tam bu noktada oyuna Çin girdi.
Çin’in hamlesi: İkna mı, zorlama mı?
Çin’in rolünü doğru okumak gerekiyor. Bu klasik bir “arabuluculuk” değil.
Bu daha çok: “Seni masaya oturtuyorum” müdahalesi.
Çünkü Çin’in İran üzerinde çok net bir kaldıraç gücü var:
• İran petrolünün büyük kısmını Çin alıyor,
• uzun vadeli milyarlarca dolarlık anlaşmalar var,
• ekonomik nefes hattı büyük ölçüde Pekin’e bağlı.
Ve kritik an geldiğinde Çin şunu söyledi:
Bu ateşkese girmezsen bunun bir bedeli olur.
Bu açık bir tehdit olarak söylenmese bile, anlamı buydu.
Son dakikalarda yapılan yoğun temaslar sonrası İran’ın pozisyon değiştirmesi tesadüf değil.
Bu yüzden şu tespit önemli:
ABD ateşkes istiyordu, ama İran kabul etmiyordu.
İran’ı ikna eden Çin oldu.
İran neden daha kırılgan?
Buradan asıl kritik sonuca geliyoruz.
Bu ateşkesin en kırılgan tarafı İran.
Neden?
Çünkü İran ABD ve İsrail’e güvenmiyor. Geçmişin tecrübeleri bunu doğruluyor.
Bu süreçte İran yalnız başına kalmak istemez, sürekli Çin’i sıkıştırır.
Lübnan başta olmak üzere İsrail’in tahrikleri sürdükçe, İran bunları Çin’e karşı mazeret olarak kullanacaktır.
Durum üstünlüğünü sürdürmek için ateşkes sürecinden çıkmayı deneyecektir.
Sonuç olarak şunu tekrar ifade etmekte fayda var.
Ateşkes, barış anlamına gelmez.
Taraflar savaşın kenarında durdukça her an bozulabilir.
Tabii ki, biz bir an önce barışın gelmesini istiyoruz.
Özellikle İsrail ve ABD’nin yöneticilerinin savaş suçlusu olarak yargılanmalarını da istiyoruz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish