Sorunlu teolojik söylem

Abdullah Demir Independent Türkçe için yazdı

Amalek / Görsel: Wikipedia

Bu yazı, tarihin büyük katliamlarından birini gerçekleştiren Netenyahu’nun katliamlarına meşruiyet kazandırmak için bir televizyon konuşmasında Filistinlileri “onlar Amalek” sözüyle, Tel Aviv belediye başkanı Ron Huldai’nin İsrail’e atılan füzelerden ve halkın sığınaklarda yaşamaya mecbur kalması gerçekliğinden yola çıkarak Netenyahu hükümetini şiddetli bir şekilde eleştirmek amacıyla sarf ettiği “Seçilmiş bir halkı nasıl olur da sığınaklara mecbur bırakırsınız” sözleri ve son günlerde Türk televizyonlarında uluslararası ilişkiler uzmanı, güvenlik stratejisti ve gazetecilerin “vaad edilmiş topraklar” üzerine konuşmalarından dolayı bu söyleme bir eleştiri getirmek ve okuru bu konuda yeniden düşünmeye sevk etmek maksadıyla ele alınmıştır.

Önce hem Tevrat hem de Kuran’daki metinleri tekrar hatırlayalım:

Tevrat’ın çıkış bölümü Yahudilerin geçmişteki durumlarını tarihsel bir olay olarak geniş bir şekilde ele alır. 

(Musa’ya hitaben) git ve İsrail ihtiyarlarını topla, ve onlara de: atalarınızın Allah’ı, İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un Allah’ı Yehova bana göründü ve dedi: gerçekten sizi ziyaret ettim ve Mısır’da size yapılanı gördüm; ve dedim: sizi Mısır’ın sıkıntısından Kenanlı, Hitti, Amari ve Perizi ve Hivi ve Yebusi’lerin diyarına süt ve bal akan diyara çağıracağım.

 (Tevrat, Çıkış, 17-18.)

 

Siz, Tanrınız Rab için kutsal bir kavimsiniz. Tanrınız Rab kendi has kavmi olmanız için yeryüzündeki bütün milletler arasından sizi seçti.

(Tevrat, Tesniye, 7-16)


Kuran’da ise Arz-ı Mevud iki yerde geçer: Araf 137 ve Maide 21.

(Vaktiyle) hor görülen, güçsüz bırakılan insanları ise kutlu kıldığımız ülkenin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Ve Rabbimizin İsrailoğullarına verdiği söz, onların darlıkta gösterdikleri sabrın bir karşılığı olarak (işte böylece) gerçekleşmiş oldu; Firavun ve halkının özenle işlediklerini, yapıp yükselttiklerini ise hepsini yerle bir ettik.

(Araf, 137)


İkinci ayet ise “Ey halkım! Allah’ın size vaad ettiği kutsal topraklara girin! Ama (inancınızdan) vazgeçmeyin, yoksa kaybedenlerden olursunuz." (Maide, 21)

Tevrat’ta Amalek, İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışı sırasında onlara arkadan saldıran, zayıf ve yorgunları hedef alan, “Tanrı’nın ezeli düşmanı” olarak kodlanan göçebe bir halktır. Amalekliler, İsrailoğulları’nın inancına ontolojik bir tehdit ve kötülük sembolü olarak görülür (Tesniye 25:17-19). Ve onların silinene kadar hatırlanmaları emredilir.


Vaad ve zaman

Yahudi teolojisinde, süt ve bal akan vaad edilmiş toprak her zaman gelecek olarak kalır. Onlarda zaman kavramı Yunanlıların çevrimsel kavramından değil, tarihsel Pavlosçu Hristiyanlığın çizgisel kavramından da derin biçimde ayrılır.

İsa’nın şimdisi, hep başka, hep ötede “var olmadan başka biçimde” olan Tanrı’nın geleceği üstüne odaklanmıştır. Yaşanacak toprak hep gelecektir. Zamanın bütün zinciri geleceğe asılıdır. Bundan dolayı binlerce yıllık teolojik metin hep şimdi olarak kalmaktadır. Mesih de her zaman gelecek olarak kalır ve var olmak için de kalmalıdır (Vincenzo Vitiello).

Marksist bir Yahudi olan Walter Benjamin için tarihin insani sefaletinde tanrı özlemi hâlâ vardır. İnsanca ama tanrının eksikliğiyle kışkırtılmış bir özlem ve ona göre zamanın her anı, her saniyesi “Mesih’in girebileceği küçük kapıdır.”

Mesih, bu küçük kapıdan girebilir ve Benjamin gerçekten girer diye de düşünür. Onlara göre zaman eksiktir ve tamamlanmamıştır. Hegel ise kendini göstermeyen, sevmeyen, ortaya çıkmayan tanrıya her zaman ve yalnızca gelecek olan tanrı, zavallı, gelmemiş bir tanrıdır; ona göre Mesih gelmiştir ve zaman tamamlanmıştır.

Müslüman kelamcıların zaman anlayışı ise farklıdır. Kelamcı Ebul-Huzeyl el Allaf’a göre;

Zaman, bir hareket olayıdır. Bir hareket olayı hareket eden cismin her bir atomu için tek bir süreç halinde ayrı ayrı gerçekleşen fiillerden oluşur. Bir cismin atomunun hareketi diğerinden farklıdır. Aynı şekilde, hareket, içinde gerçekleştiği zamana göre de bölünür; şu zamandaki hareket sonraki zamanda gerçekleşen hareketten başkadır. 

(Geniş Bilgi, TDVA, Zaman Maddesi, İlhan Kutluer.)


Tarihin belli bir zaman diliminde gerçekleşen olay ve olgular kendi içinde farklılıklar taşıyan niceliksel özelliklere sahiptir. Olgudaki davranışın ve tavrın kendisi bağımlı değişkendir. Değişkenler farklılaştığında, olay, olgu ve tavırlar da farklılaşır.

Tarihte gerçekleşmiş olgu ve olayları bugün için özdeş bir referans olarak göstermek doğru bir referans değildir. Şuur sahibi insanın düşünce dünyası dinamik, zaman ve mekanla mukayyet olduğundan farklı senaryolarda farklı değişkenlikler gösterebilir.

Bundan dolayı, kutsal metinlerdeki tarihsel olayları etkileyen faktörleri bütün boyutlarıyla ve ayrıntılarıyla bilmemiz mümkün değildir. Tarihin içerisinde gerçekleşen vaad ve Amalekliler evrensel ve ebedi bir vaat ve Amalek değildirler. Bugünkü Filistinlilerin Amaleklilerle hiçbir alakası yoktur.


Seçilmiş millet ve ontolojik üstünlük

Seçilmişlik doktrini, Yahudi teolojisinin en önemli kavramlarından biri olarak İsrailoğulları’nın tanrıyla ilişkisini hem dini hem de coğrafi boyutlarda şekillendirmiştir.

Bu doktrin onların yalnızca ilahi bir seçkinlik statüsüne sahip olmadığını, aynı zamanda belirli bir toprak parçası üzerinde hak iddiasında bulunarak kimliklerini coğrafi bir temele dayandırdıklarını ifade eder.

Özellikle Tevrat’ta sıkça tekrarlanan vaad edilen topraklar anlayışı, Yahudi kimliğini fiziksel ve tarihsel çerçevede somutlaştırır. Oysa bu üstünlük iddiası, Yahudi toplumunun ahlaki ilkelerle olan ilişkisinde önemli bir çelişkiyi de barındırır.

Diğer halkların insanlık dışı bir statüye indirgenmesi, sadece teolojik bir mesele olarak kalmamış, aynı zamanda Yahudi toplumunun sosyal yapısını da derinden etkilemiştir. Evrensel ontolojik üstünlük anlayışı, Allah’ın yaratmış olduğu diğer insan toplulukları için bir hakaret olarak kabul edilir ve ontolojik üstünlük, insan doğasına ters bir üstünlüktür. Bu seçilmiş üstünlük doktrini, Yahudilerin antropomorfik tanrı anlayışıyla bağlantılıdır.

Müslüman müfessirler, İsrailoğulları’nın üstünlüğünü ontolojik bir üstünlük olarak görmezler. Üstünlük, onlara verilen nimetlerden dolayıdır. Müfessirler, Medine’deki Yahudilerin Mısırlılardan üstün olduklarını da kabul ederler. Bazı müfessirler ise üstünlüğün tarih sahnesine çıkan Müslümanlara geçtiğini iddia ederler.

Taberi, El-Mukatil, Zemahşeri, Kurtubi, Nesefi, İbn-i Kesir gibi klasik müfessirler Arz-ı Mevud’un sınırlarını Eriha bölgesiyle sınırlandırırlar. Medine döneminde Sahabilerle Yahudiler arasında Beytül Makdismî Kabe mi üstündür tartışmasına girdiklerinde Ali İmran suresinin 96. ayeti tartışmaya noktayı koyar:

Gerçek şu ki insanlar için yapılmış olan ilk ev, alemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Mekke’deki evdir.


Taberi’nin Arz-ı Mevud’u Mısır’ın Ariş bölgesiyle Fırat Nehri arasını göstermiş olmasını, İbrani kültürünün bir etkisi olarak açıklanmıştır. Filistinli çağdaş müfessirlerden Derveze ve Lübnanlı Şii müfessir Fadlallah, Arz-ı Mevud ve seçilmiş millet söylemini tarihsel ve konjonktürel olarak görürler. Bugünle hiçbir bağ kurmazlar. 

Onlara göre Arz-ı Mevud ilahi bir hak, bir kanun değildir; sadece yerleşim birimidir. İbn-i Aşur ise Arz-ı Mukaddes için sadece Hebron (bugünkü El Halil) bölgesini gösterir. Ona göre Mukaddesliğin sebebi, Hz. İbrahim’in oraya defnedilmiş olmasıdır. 

Son zamanlarda Hebron’da iki defa büyük katliam gerçekleştirilmiştir. Yahudilikten İslamiyet’e geçen Muhammed Esed ise Filistin’in kutlu kılınmasını, İbrahim, İshak ve Yakup’un yaşadığı yerler olmasına bağlar. 

Ona göre Kuran’ın amacı tarihsel bir anlatım ve tarihsel bir bilgilendirme değildir. Kuran’ın amacı, geçmişteki olaylar ve olgular vasıtasıyla bugünkü insana ahlaki ülkü ve öğretileri hatırlatmayı amaçlar.


Yeni bir teolojik söylem

İnsan zihni zamanı “önce” ve “sonra” fikri eşliğinde, ardışıklığın farkına vararak algılar. Musa devrinde olan “seçilmiş millet”, “Amalek”, “Arz-ı Mevud”, “süt ve bal akan diyarlar”, “Jarusselam”, “Darüsselam”, “barış yurdu” olarak adlandırılan coğrafya, bugün kan, gözyaşı ve acıların coğrafyasına dönmüştür. 

Bunun sebebi olan anlayış, kutsal metinlerdeki Tanrı’nın Yahudilerle yaptığı ahdin hâlâ sürmesine inanmak ve bunu imani bir itikad hâline getirmektir. Tarih içerisinde bu inancı özellikle bazı Protestan vaizler ve din adamları hep gündemde tutmuşlardır. 

Bu inanç, tarih içerisinde savaşların çıkmasına sebep olmuştur. Roma döneminde M.S. 70’lerde Yahudiler ayaklanır ve çok kan dökülür. Ayrıca imparator Hadrian zamanında, M.S. 132’de Yahudiler, diasporadaki Yahudilerin yardımıyla kanlı bir savaşa girerler. Hadrian onları hezimete uğratır. 614’de Pers-Bizans savaşında Yahudiler Perslerle beraber savaşa girdiler. 19. yüzyıldan sonra Hristiyan Siyonistler, Evanjelikler ve Siyonistlerin Filistin topraklarında yaptıkları ise bütün açıklığıyla ortadadır.

Onları her dönem motive eden ve savaşa sürükleyen inanç, Tanrı’nın özel kulları olmalarına inanmalarıdır. Bazı devlet ve siyaset adamları da tarih sahnesinde mevcut inançları kendi çıkar ve amaçları için kullandılar. Yahudilerin kurtarıcısı Mesiah, Protestanlara göre İsa Mesih’tir. Mesih tekrar geldiğinde Yahudiler ona inanarak kurtulacaklardır. Onlar için kurtuluş manevi olarak yeterli değildir. Fiziki kurtuluşun da peşine düşülmelidir. 

Oysa kutsal metinlerin bu tür problemleri ortaya çıkarma amacında olmamaları gerekir, çünkü kutsal metinlerin amacı dünyevi değil, uhrevi bir kurtuluştur. Fiziki kurtuluş inancı, dinin ve kutsal metinlerin dünyevileşmesidir.

Yeni teoloji, ilahi hitabı sağlıklı bir zemine oturtmalı. İlahi hitabın tabiatı ve muhatabı iyice belirlenmelidir. Zaman içinde tarih sahnesine çıkan her bir peygamber, kendine gelen vahyi olduğu gibi iletmiyor. Vahiy, peygamberin kişiliği, kültürü ve tarihsel koşullar içindeki deneyimleri ile formülleşir.

Onun için her zaman ve koşulda ahkam ayetlerinin ve kehanetlerin peşinde koşmak, ayetlerin bağlamını ötelemektir. Dil ve olgu arasındaki ilişkiyi ve bağlamını evrensel ve zamansal boyuta taşımak sorun teşkil eder. Dil, içinde bulunduğu kültürel tezahürleri taşır. İsviçreli dil bilimci E.O. Hırsh’ın belirttiği gibi, metnin anlamı olduğu gibi kalmalı, “önem” üzerinde durulmalıdır der.

Çünkü önem değişkendir; mesela bugün Türkiye’de hiç kimse boşanma davalarını, iki kadının şahitliğini, kadına bir, erkeğe iki miras hakkını müftülerden sormuyor. Bu konuyla ilgili ayetler, anlam olarak metinlerde olduğu gibi duruyor; durması da kutsal kitabın kutsallığından bir şey eksiltmez.

Ama bazı ilahiyatçıların ve bazı din söylemcilerinin bu ayetleri bağlamından kopararak yeni anlamlar vermeye çalışmaları pek kabul görmemektedir. Onun için “bugüne kadar Kuran anlaşılmadı, ben anladım ve size anlatıyorum” söylemlerine de itibar edilmemektedir.

Bugün insanlar entelektüel olgunluğa eriştiler; bundan dolayı eski teolojik söylemler insanları tatmin etmemektedir. Günümüzün sosyolojik ve psikolojik sorunları farklılaştı. Bugün insanlar, yaşadıkları sorunlardan dolayı ahlaki, manevi ve ruhi arınmayı önceleyen yeni bir teolojik söyleme ihtiyaç duyuyorlar.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU