Enformasyon savaşı nedir, bilinir. Herhangi bir savaşta veya çatışmada yan etki ne demek, bu da bilinir.
Peki ikisini birleştirelim, enformasyon savaşının yan etkisi ne demek?
Önce şunu soralım: Ne noktadayız?
ABD ve İsrail saldırıyor, bildik türden… Bunu açıklayabiliyoruz, tarihin bize söyledikleriyle. Ancak bu sıcak meselenin başka bir yönüne daha bakmak gerekiyor: Enformasyon savaşının yan etkisi. İran Savaşı’nın sıcak etkisiyle kendine vazife çıkaranlar ve aklı karışanlar olabilir. Bu durumu gözden geçirmek gerekir. Çünkü burası Ortadoğu, enformasyon savaşı ve bunun içindeki propaganda zor zanaat!
Mesele: Enformasyon savaşı
Enformasyon savaşı veya bilgi savaşı konusu bugün hibrit savaşın da en önemli mermisi gibi. Hatta imkânlar gelişti, artık yapay zekâ (AI), makineler devrede. Klasik anlamda ise bilgiye hükmetmek, kültürlere hükmetmekle açıklanabiliyor. Bu bağlamda konuyu kültür savaşları olarak da ele almak gerekir.
Konvansiyonel savaşı, yani tank ve topla olanı bilmeyen yok. Bir tarafın askerleri ve silahları, diğer tarafın asker ve silahlarını hedef alır; bir üstünlük kurma arenasında acımasızca, ölümcül ve yıkıcı bir savaş döngüsü yaşanır.
Şimdi düşünün, bu ateşli bir savaş oluyor da enformasyon savaşında olup biteni, “propaganda canım, biz bunu biliyoruz” diye geçiştiriyoruz? Burada da karşılıklı saldırı ve savunma yöntemleri, aldatma usulleri oluyor, tıpkı kinetik etkili olanlar gibi. Peki burada yakıcı, yıkıcı, dönüştürücü, mağlup eden veya esir alan döngüde kimler yer alıyor? Savaşanlar birbirlerine ne yaparsa yapsın diyemiyorsunuz; çünkü yan etkisi gelip başkalarında da yıkıcı ve kalıcı etkiler yapabiliyor. Var olan sorunları derinleştirebiliyor. Hiç de küçümsenecek bir konu değil. Bir de bakıyorsunuz ki, doğrudan savaşan olmadığınız hâlde, savaşanlar kadar işin içindesiniz, kaybınız bile olabiliyor. Algınız değişebildiği gibi, kültürel hazineniz bile kayba uğrayabiliyor.
Enformasyon savaşında mermileri atanlar, lojistiği taşıyanlar kimler? Ajan aramayın artık, hemen herkes bu işe dâhil olabiliyor. Beşerî meseleler… Ama en çok da “haber verdim, kaynağım şu” diyenlerden başlayın, “bu konuyu size açıklayayım, bizim kurumumuz daha sağlam açıklıyor” diyenlere kadar. Aslında politik bakışlar bu konuda etkileniyor veya o etkiyi yayıyor. Kime? Evinde veya arkadaşlarıyla kahvehanede oturan sıradan birine dahi bu yapılabiliyor. Nasıl? Yararlı olunuyor zannedilerek veya kasten bir tarafa bakarak.
İşte karşı enformasyon savaşında en önemli konu şu: Objektiflik.
Kültürler ne derece objektif olabilir? Burada bırakayım, devamını siz düşünün… Ama mesele biraz hassas, bunda anlaştık herhâlde.
Türklerin gücü
Türk Milleti Ortadoğulu değildir: Asya’dan gelip Anadolu’yu kendine merkez yapan, asırlarca geniş coğrafyaları yöneten ve öz varlığı çoklarından üstün bir millettir.
Türk milleti, kökleri derinlere uzanan Asya kökenli bir millettir. On binlerce yıldır vardır. Orta Asya bozkırlarından, Altay ve Tanrı Dağları çevresinden başlayan büyük göç hareketleriyle batıya doğru ilerleyen atalarımız, Hun Devleti’nden Avarlar’a, Göktürk Kağanlığı’ndan Uygur Kağanlığı’na, Karahanlılar’dan Selçuklular’a uzanan güçlü bir zincir oluşturmuştur. Bu göçler, sadece toprak kazanmak değil, aynı zamanda Türk kültürünü, devlet geleneğini ve yönetim anlayışını Avrasya’nın geniş alanlarına taşıyan tarihî bir süreçtir. Anadolu’ya da Asya’dan geldik. 1071 Malazgirt Zaferi’yle başlayan kalıcı yerleşim, Türklerin bu coğrafyayı sadece fethetmekle kalmayıp, kendine vatan ve devlet merkezi hâline getirmesiyle sonuçlandı.
Anadolu, Türkler gelmeden önce de zengin bir tarihe sahipti. Likyalılar, Lidyalılar, Hititler, Frigler, Romalılar, Doğu Romalılar ve daha nice kavimler burada yaşamış, bu topraklar Akdeniz ve Avrupa medeniyetinin doğu ucu olarak “Batı”nın bir parçası olmuştu. Türkler ise bu mirası devraldı, korudu ve yeni bir sentez yarattı. Yönetti! Selçuklu Devleti ile Anadolu’da Türk-İslam medeniyetinin temelleri atıldı, Osmanlı İmparatorluğu ile ise bu medeniyet zirveye ulaştı. Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren devletimizin çekirdeği Rumeli ve Balkanlar oldu; başkentimiz uzun süre Edirne ve İstanbul’da kaldı. Bu yönüyle Osmanlı hem Asya hem Avrupa coğrafyasının kesişiminde yer alan, batıya dönük bir imparatorluktu. Fatih Sultan Mehmed’den Kanuni Sultan Süleyman’a, II. Mahmud’dan Mustafa Kemal Atatürk’e uzanan çizgide Türk devleti her zaman medeniyet, akıl, düzen ve batı yönelimiyle hareket etti.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Türk tarihi, buralara “geldik ve yerleştik” ifadesinden ibaret değildir. Biz yöneten millet olduk. Hindistan’da kurulan Türk devletlerinden Ortadoğu’daki beyliklere, Pers bölgesindekilere, Arap Yarımadası’na yakın toplumlara, Kuzey Afrika’ya uzanan seferlere kadar geniş bir coğrafyayı askerî güçle, idarî düzenle ve adaletli yönetimle yönettik. Selçuklu ve Osmanlı döneminde Araplar, Farisiler, Kuzey Afrikalı halklar ve daha birçok topluluk asırlarca değişik biçimlerde Türklerin idaresi altında yaşadı. Biz o coğrafyaların “içinden” biri değil, üstündeki, onların şekillenmesine katkı veren, düzen veren taraftık. Afrika’ya geçen, Akdeniz’i kontrol eden, üç kıtaya yayılan bir imparatorluk kurduk. Bu tecrübe, Türk milletine benzersiz bir devlet ve yönetim birikimi kazandırdı.
Devlet olmak ile imparatorluk olmak farklıdır. İmparatorluk olduk! Bu büyük bir güçtür, yönetmeyi bilmektir; coğrafyaları, halkları, kültürleri, kaynakları… Şimdi bir devletiz ki tecrübemiz imparatorluktan gelir. Bu büyük bir sermayedir.
İşte bu tarihsel gerçeklik, bize şu net ayrımı dayatıyor: Türkler Ön Asyalıdır. Anadolu merkezli, Asya kökenli fakat batıya açık, Avrupa medeniyetinin bir parçası olan bir milletiz. Avrupa ile Asya’nın kesişim noktasında, kendi kurallarımızla, kendi perspektifimizle var olduk. Daha önce de defalarca vurguladığım üzere: Ortadoğulu gibi olmayın, kendiniz gibi olun. Çünkü Ortadoğulu olmak bir bedel ister. O bedeli ödemek zorunda değiliz; o mağrur duruştan asla taviz verilmez!
Diğer şekilde yazayım: Ortadoğu yönetilen bir coğrafyadır, ama öyle veya böyle. Türkler ise yönetir, asla yönetilmez! Yönetilmek: Doğrudan veya dolaylı… Aklı yönetilenleri de düşünün; propagandayı yapan mı olmaktan yanasınız, propagandaya maruz kalmaktan mı? Algı yönetimi artık makinelerin baskılı evreninde yapılıyor. Bırakın hakiki düşmanı, istismarcıyı, çıkarcıyı, Karagöz ve Hacivat’ı, makineler bile çalışıyor…
Dikkatle bakın tarihe, ecdadın yapıp ettiklerine. Kaynaşmış olmak mutlaka önemli, hatta gerekli ki bunu başaranlardanız; ama burada kaynaşanın da karar vericisi olmak esastır. Neden? Çünkü burası Ortadoğu ki diğerleri, Amerikalısı, Rus’u, Çinlisi, İngiliz’i, Fransız’ı buraya elini sokmadan adım atmaz, çıkarlarını kontrol edemez. Petrol var, küresel ticaret yolları var… Peki Arap’ın ucu nerede, Yahudi’nin, Acem’in, hatta Kürt’ün?.. Bir ucunu görüyorsunuz, diğer ucu nerede? Niyet halis; buna devam! Halis niyetlerinizi onların hepsine söyleyin, o uçtakine bu uçtakine, Türk’ün eli de gönlü de temiz deyin, zaten öyle. Ama fiilî durumda niyetler kadar gerçeklere bakın ve sakın kanmayın. Niyetler veya bu yönde sözlü olarak öne sürülenler, sonuçta bir bakıyorsunuz paraya, çıkara, ikbale çalışıyor. O kontrol edilenler başka yerlerde, üstelik bazılarını işler olup bittikten sonra anlayabilirsiniz. Hayıflanırsınız. Temenni ile yürümek ne derece sonuç getirir? Ecdat bu hassas ilişkileri geçmişte bildi, uyguladı da şimdi mi uygulayamayacağız?
Bugün Ortadoğu denen coğrafya, Araplar, Farisiler, Yahudiler ve diğer milletlerin kendi iç dinamikleriyle şekillenen bir bataklık coğrafyasıdır. Her birinin ayrı tarihi, ayrı çıkarı, ayrı çatışma alanı vardır. Bu dinamiklerin merkezine kendimizi yerleştirmek, bizi sürekli onların sorunlarının parçası, tarafı veya kurbanı yapar. Kontrolünüzdeki bölümlere sağlam girin, bu da tamam. Ya ucu belli olmayanlara? Biz bu sorunu bol coğrafyaya aklî manada üstten, kendi güçlü perspektifimizle bakmalıyız. Amerika, İngiltere, Japonya, Çin, Rusya gibi büyük güçlerin hiçbiri Ortadoğulu değildir. Hepsi Ortadoğu’ya kendi ulusal çıkarları üzerinden bakar, şekillendirir, yönetir, binlerce kilometre ileriden. Asla ortamın propagandasına teslim olmaz, propagandayı kendisi yapar. Biz de aynı aklı, aynı özgüveni kullanmalıyız. Ortadoğulu birbirini kirletiyor, kendi halklarına ve birbirlerine yönelttikleri propagandaları var; diğerleri gelip onları istismar ediyor, propaganda imkânları çok; peki ya biz neredeyiz?
Emperyalistler, sömürgeciler ve bölücü güçler her dönemde aynı taktikleri uygular: Ülkeleri böler, halkları birbirine düşürür, her türlü sömürü aracını devreye sokarlar. Bunu bilmeyen yoktur. Fakat Türk milletinin öz varlığı, derin devlet geleneği, yönetim tecrübesi ve medeniyet birikimi bunların hepsinin üstündedir. Türkler, onlarla boy ölçüşür, üstüne çıkar. Tarihimiz bunun sayısız kanıtıyla doludur. Biz yöneten taraftayız, öyle olduk; şekillenen, bölünen veya manipüle edilen taraf değiliz. Türki propaganda evreninin içinde tutmak isteyebilirler, dikkat etmek gerekir. Neyle? Gazete, haber, medya, sosyal medya, uzman görüşleri…
Karşıya propaganda yapılacaksa kendimiz yaparız; bunun iyisi de var, kötüsü de. Algı yönetilecekse kendimiz yönetiriz. Başkalarının gündemine, özellikle son dönemde görülen İranlılaşmak üzerine kurulu akla, Araplaşmak üzerine kurulu akla, Kürtleşmek üzerine kurulu akla vb. teslim olmayız. Yahudilerin çıkış noktasında bir aldatmaca var, bugüne dek süren aldatmacalı bir hikâye… Bunları en iyi Türkler bilir; onları zulümden kurtaran el Türk’ün elidir. Değişik kültürlerde görülen, başkasını kendinden üstün görmek eğilimi gibi absürt durumlar da kabul edilemez. Sapkın toplumlar Türk’ün muhatabı bile değil. Herkes kendi yerini bilecek. Değişik hâllerine karışmayacağız; eğer gerçekten el uzatılmasını isterlerse elbette uzatırız. Bu, Türk’e özgü bir davranıştır; Türk beklenendir! Aklımızla, kendi tarihimizle, kendi gücümüzle hareket edeceğiz.
Ne yazık ki son dönemde bazı yazar-çizer kesimlerde, İran’ın veya diğer Ortadoğu aktörlerinin yaklaşımları Türkiye’de “Biz de Ortadoğuluyuz” propagandasını körüklüyor. Aynı şekilde, bildik güçlerin algı yönetimi çalışmaları masum insanımızı bilinçli şekilde Ortadoğululaştırmaya çalışıyor. Türkler, Ortadoğu’nun tarihte hiç dinmemiş böylesi iç çatışmalarının yanlışlıkları içine çekilmek isteniyor. Türk milleti, kendi köklü tarihinden ve coğrafyasından ruhen ve zihnen uzaklaştırılarak, özden kopartılarak suni bir “bölgesel aktör” kimliğine hapsedilmek isteniyor. Buna kesinlikle izin vermemeliyiz.
Doğru ve onurlu duruş şudur: Türkiye, Ön Asya coğrafyasının Anadolu merkezli devletidir. Türkiye, Avrupa ve dahası Avrasya coğrafyasının ve medeniyetinin doğal bir parçasıdır. Türkiye’nin önceliği her zaman kendi millî bakışı, temel çıkarları, kendi halkının refahı ve güvenliği, kendi medeniyetinin birikimidir. Ortadoğu’ya bakışımız kendi perspektifimizden olmalıdır.
Onların asırlardır çözülmemiş, hatta çözülemesin diye sömürüye ve istismara maruz kalan, propagandanın, salt çıkara yönelik iş birliği yapanların, bir tarafı, hakemi veya kurtarıcısı olmak söz konusu değildir.
Algı yönetiminden, yabancı propagandadan ve çıkan soruna aitmişiz gibi yapay bir aidiyet duygusundan kurtulmanın tek yolu, önce kendimiz olmaktır. Biz Ortadoğu’ya yakınız, sınırımız var, kaynaşık kültürümüz var; ama bunu yönetecek akıl ve irademiz de var. Süreçleri yönetecekken, sorunları dağları ve okyanusları aşmış insanlardan olmak niye? O zaman yönetemezsiniz! Sorunun tam da içinde kalırsınız, sorunu bir başkasının yönetiminde olan kısmıyla, müsaade edildiği kadarıyla ilgilenirsiniz. Bu, kontrol etmek demek değildir. Ortadoğu’nun kronik sorunları olduğu bellidir. Kendi akıl ve yöntemimizle, kontrol edebileceğimiz noktalarda çözmeye gayret ederiz. Önce biz kendi yolumuzu, kendi aklımızı, kendi tarihimizi ve kendi gücümüzü takip etmeliyiz; bundan taviz vermeyiz.
Türk milleti Asya’dan geldi, Anadolu’ya yerleşti, burayı ebedî vatan yaptı, asırlarca üç kıtada geniş coğrafyaları adaletle yönetti. Bu muazzam miras, bize “Ortadoğululaşma” gibi bir sapmayı kabul ettirmez. Biz gerekirse propaganda yaparız, algıları yönetiriz, şekillendiririz; asla bunlara maruz kalmayız. Her şeyden önce Türk gibi, ecdat gibi düşünmek esas! Halkımızı sağlı-sollu yabancı propagandasından ve açık-gizli bölücü algılardan korumak mümkün. Ajan, etki ajanı, propagandist, demagog, her ne varsa, bu tanımlar tam da bunun için var.
Kendimiz gibi olalım. Kendi tarihimize, kendi coğrafyamıza ve kendi öz gücümüze sahip çıkalım. Türk milleti, binlerce yıllık devlet geleneğiyle dimdik ayakta durmaya ve yoluna devam etmeye yeminlidir. Bu bilinçle hareket ettiğimiz sürece, kimse bizi Ortadoğu’nun girdabına çekemez. Biz Ortadoğu’yu da yönetiriz, tarihte olduğu gibi.
Sonuç
Bu gerçekten çok hassas bir konu. Hassasiyetini bilerek bu kadarıyla yazdım. Keşke tüm okurlarla karşı karşıya olsaydık da sorularını alabilseydim, birlikte çözüm veya farkındalık için tartışabilseydik…
Şöyle düşünün, Ukrayna’da bir nükleer santral patlıyor ve oradan yayılan nükleer serpinti gelip sizi kanser yapabiliyor. Savaşlar da böyledir. Serpinti olarak değil ama ben mesela enformasyon savaşındaki propaganda bombalarının yan etkisini kendi dilimce sizlere hatırlatmak istedim.
Burada geçen düşüncelerimi ilk kez ele almıyorum. Çok çeşitli zamanlarda yazdığım makalelerimde ele aldım ve şimdi yeri zamanı geldi, bir bütün hâlinde tekrar toparladım. Eğer daha önce yazdıklarıma bakmak isterseniz aşağıya “Okuma Önerisi” olarak makalelerin belli bölümlerini ele alarak size tekrar veriyorum.
Okuma önerisi
Kendin ol! Kafası karışıklar diyorlar ki, “sınırları zaten cetvelle çiziyorlar!” Diyorlar ki, Ortadoğu’da hangi ülkeler bu emperyalistlerin belirlediği sistemin dışında kaldı ki? Evet, burada temel bir ayrım noktası var, bırakın öyle veya böyle demeyi, eğer Ortadoğulu gibi düşünmeye devam ederseniz işiniz zor!
Eğer Ortadoğu’da güçlü olmak istiyorsanız veya bir iş yapacaksanız, mutlak surette kendiniz gibi olacaksınız! Kendiniz gibi olmak ne demek? Örneğin Türkler, “Asyalıdır” veya “Avrupalıdır” derseniz kabul ederim. Buna karşılık, “Ortadoğulu” derseniz, “orada durun bakalım” derim. Öyle ki, Türkler Ortadoğu’da başka devletler içinde yönetici olabilmişler, imparatorluklar kurmuşlar, barışı temin ve tesis etmişler. Yahudiler dahi Osmanlı döneminde zenginleşebilmişler, huzur ve refah görmüşler…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir Batılı formuyla veya anlayışıyla dünya meselelerine yaklaşırsa, bir Türk olarak veya tam ifadeyle “kendisi” olarak ortaya çıkarsa, işte bu değirmen taşı misali öğütücü sürtünmenin ortasında, kurtlar sofrası Ortadoğu’daki meselelerde bihakkın inisiyatif alır ve söyleyeceği şeyler olur.
Tarihte böyle oldu, tersine yola girilince de Sevr’e kadar gelindi… O zamanda “emperyalistler” dendi. Sözüm şu: Dışarıda değil, içeride ol ve kendin gibi ol!
Türkiye’de Ortadoğulu gibi düşünüp sızlanan, hayal gören, somut dünyadan kopmuşlar varsa, bu takdirde kafalar karışır. Hem emperyalistler var ve çizgileri cetvelle çizdiler, hem de benden bir şey kaçmaz diyeceksiniz! Bu kafa karışıklığı daha ne kadar sürecek?
Devlet olma tecrübesi, yeteneği, medeniyet iddiasında bulunmak, organize toplum olmak… Bunlar varsa sorun yok. Ancak asırlardır insanların iradesi böyle bir iddiadan uzak tutulduysa, işte bu büyük projedir. Büyük proje büyük düşünmeyi ve kapasite sahibi olmayı gerektirir. İrade, organizasyon yeteneği, iddia, güç birliği, yerini bilmek, doğru ortaklıklar kurmak, bir ideal uğruna savaşmak, medeniyetten kaybolmamak, buna değer olmak… Bu itibarla ve değerde düşünmek gerekir.
Harita uzun uzadıya gösterir, tarihleri, coğrafyaları. Anadolu’ya gelmeden önceki zamana bakın, çok açık: Avrasya demek Türk demektir. Hint-Avrupa kültürü ile Türkler tanıştığında Ural-Altaylı olarak kendilerini kabul ettirmişlerdir (MÖ 4000’ler). Avrupa içleri Türk yaşamına dâhil olmuştur (MÖ 3500’ler). Avrupa Kavimler Göçü Türklerin de etkisiyle meydana gelmiştir.
Yakın zamana ve Anadolu’ya gelelim. İlber Ortaylı’ya göre Anadolu 11. asrın sonlarında başlamak suretiyle 12. asır boyunca Türkleşmiştir. Yine Ortaylı’ya göre, “1800’lü yıllarda milliyetçilik konusu ‘Türklük şuuru’ ile ortaya çıkmıştır. Yani Osmanlılık ve İslamlık değil, ön planda Türklük vardır.”
Yine Ortaylı şöyle bir hatırlatma yapıyor: Türk kimliği ve şuuru; tarih kitabı okutarak, tarihî piyes seyrederek, tarihî film çekerek veya şiirle, müzikle oluşmuş değildir.
Bu durumda 19. asırda Anadolu çok büyük ölçüde Türk’tür. 21. asrın bu döneminde bu başkalaştırma (adını söylemek istemiyorum) siyasetleri nereden çıktı, anlaşılır gibi değildir.
Temel değer şu: Altaylı Türk olmak ve Avrasya’da köklü medeniyet izleri üretmek. Bu merkezden bakılır ise bugünün dünyası içerisinde daha doğru ve güçlü bir anlatımda bulunmak mümkün olabilecektir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı forsu olarak işaretlenen Türk devletleri yukarıdaki tabloda mavi tonda gösterilmektedir. Cumhurbaşkanlığı forsunda Türk devletlerinin sembolünün var olması, Türklük şuurunu kaybetmemek açısındandır. Bu fors cumhuriyet ile yaşıttır, kuşatıcıdır, Atatürk ve yüce Türk Meclisi’nin gayretleriyle belirlenmiştir.
Tabloda Türklerin dışında, Arap/Fars olarak örneklediğim Emevi, Abbasi, Fatımi ve Memlük devletlerini, yaşam sürelerini ve o dönemlerde hangi Türk devletlerinin hüküm sürdüklerini mukayeseli biçimde görmektesiniz. Aynı şekilde, Osmanlı’nın İstanbul’u fethi ile değiştirdiği tarihî akışta, Doğu Roma İmparatorluğu’nun ortadan kalkmasını görmektesiniz. Bütün bunlar için “kim ne kadar hüküm sürmüş” şeklinde bakmak gerekir. Kültürlerin kökleşmesi ve döneminde diğerlerini etkilemesi bağlamında devletlerin yaşam süreleri önemlidir.
Kısaca “beka, ezelden ebede hüküm sürmek” demektir. Köklü ve sürekli olmak, baki kalmak gibi noktalardan itibaren yola çıkılır ise Türklerin bin yılı; parçalı değil, bütün; dağınık değil, toplu; düşmanlık besleyen değil, kardeşlik bilinciyle hareket eden olmalı idi. Bu tablo bize bir nebze de olsa bunu göstermektedir.
Coğrafya Avrasya’dır. Türklerin ana vatanı, doğudaki sınır yönüyle Çin Seddi’nden başlamaz. Sınır bugünkü Çin’in kuzeyini tamamen içine alır ve Türk sahası Pasifik’e dayanır. Türklerin Yakutistan coğrafyası Sibirya’da, bugünkü Rusya’nın doğusudur. Batı sınırı bir kol ile Orta Avrupa’dır, diğer kol ile İskandinavya’dır (başka deyişle Kuzey Buz Denizi).
Osmanlı’nın imparatorluk coğrafyası “üç kıta” şeklinde açıklanır: Asya, Avrupa ve Afrika. Burada bir Ortadoğu tarifi yoktur. Büyük İskender ve Romalılar dönemlerinde de buna benzer çok kıtalı büyük devletler vardı, ama onlara Ortadoğulu denmedi. Osmanlı İmparatorluğu da Ortadoğulu değildi.
Neden önemsiyorum? Dışarıdan bakanların Müslümanlıkla irtibatlı değerlendirmeleri, o büyük kültürü tek dinî temalara bağlamaları eksikliktir. Buradan hareketle, Türklerin de kendilerini Ortadoğulu görmemeleri gerekir. Hem Türklerin tarihi sadece Osmanlı veya Selçuklu ile de açıklamaya yetmeyecektir. Ortadoğu, denizci Alfred Mahan’ın (1840-1914) bir tarifidir. İngilizler, Amerikalılar, denizciler veya jeopolitik uzmanları için bunun bir anlamı olabilir. Bu coğrafyanın sahipleri olarak, bize göre burası üç kıtanın buluştuğu yerdir.
Temel olarak, Avrupa ve Asya esaslı düşünce sistemini yitirmemek gerekir. Bizleri belli alanlara sıkıştıran, daraltan etkenler neler? Önce böyle sormak, jeopolitik ve stratejik genişlik ve uzun vadeli düşünmek gerekir. Soralım, bizi kendi içimizde farklı ve dar yönlere iten bağlamlar neler? Bir de böyle düşünün isterim. Bu bahsettiğim, çok büyük coğrafyayı dikkate alırsanız demektir. Dünyanın en büyük coğrafyasından bahsettiğimi anlamışsınızdır. Darlık değil, genişlik; kısa değil, uzun vade!..
Devlet neymiş diye Platon’dan öğrenmeye kalkarsınız… Hâlbuki bizim devlet geleneğimiz çok daha köklüdür. Osmanlı’nın yıkılması esnasında özellikle Balkanlar’daki (geniş söylersek Avrupa tarafındaki) devletler nasıl kuruldu dersiniz? Bütün bunlar siyasi açıklamaları gerektiren konularla bezelidir. Benzer şekilde bugün de örneğin Ortadoğu dedikleri coğrafya içinde, bu yönde çabaların olduğunu görebilirsiniz. Şöyle bir bakın, Ortadoğu’da daha çok İngilizlerin inisiyatifiyle “petro-devletler” nasıl kuruldular? Benzer anlayışlar devam etmektedir.
Orta Asya tabiri bile sonradan ifade edilmiştir. Türkistan (Doğu ve Batı Türkistan olmak üzere) tanımı neden kullanılmıyor? Orta Asya Türk Devletleri gibi ifadelere gerek yok, Türkistan de geç! Örneğin, Kazak Türk Devleti, Uygur Türk Devleti, Azerbaycan Türk Devleti vs. şeklinde tanımlarla hareket etmek daha doğru olacaktır.
Yine de ifade etmeliyim: Türk kendini bilir, vatanını, coğrafyasını, kültürünü, töresini, gücünü bilir, buna göre siyaset yapar, öyle değil mi? Bizler burada on bin yıllardan bahsedeceğiz; asla yüz yıllardan değil. Bizler bu dünyaya, dünya gerçeğine, bugüne dek bizleri oyalamak amaçlı ileri sürülen ifadeleri, “şu daha önemli” diyen açıklamaları, olması gereken yere koyarak bakacağız. Sahte, hayal, yapmacık olan tarifler şurada dursun, önce gerçek!
• Tarihte ve coğrafyada konumlanmak
Yukarıdaki tablonun tamamına ilgili makaleden bakınız. Ben burada sadece ABD’ye değineyim.
Amerikalıların dünyasında ve zamanındayken:
Zengin ve büyük bir kıtaya sahip Amerika Birleşik Devletleri, kapitalizmin, demokrasinin ve özgür dünyanın “meşalesi” ile kendini gösterdi. (New York’taki Özgürlük Heykeli’ni düşünün.) Dünya Savaşları’nın galibi olarak ortaya çıktı ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu içinde olduğumuz uluslararası sistemi, bütün kurum-kuruluşları ve içindeki anlayışlarıyla birlikte kurdular.
Bugün (kabaca yazıyorum) küresel dolar rezerv gücü yüzde 61, pound ise yüzde 9, toplam yüzde 70. Avrupa'nın parası avro ile birlikte düşünürseniz, Batı'nın toplam küresel rezerv para gücü yüzde 90 mertebesinde olur. New York ve Londra borsalarının küresel işlem hacim içindeki payı (etkisindekiler dahil) yüzde 95. Para ve işverenler Batı'da, üreten ve tüketen dünyanın diğer tarafında mı? Amerika'nın dünyasını incelemeden önce bu tür temel göstergeleri tespit etmekte yarar var.
Bu noktada esas konulardan biri de hukuk. Anglo-Sakson ticaret hukuku, paranın olduğu her noktada tercih edilen sistemdir ve kullanışlıdır. Eğer Çin'in gelişimini düşünecek olursak, burada farklı olan en temel göstergenin hukuk olduğunu da görmemiz gerekmektedir.
ABD demek, büyük ölçüde Anglo-Sakson sistemi demektir. Yahudiler para neredeyse orada ise, şimdi hem İngilizlerin hem de Amerikalıların yanındalar. Özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra nüfus ve maddi güç olarak toplanılan coğrafya, her tür fırsatın olduğu "yeni dünya" olmuştur. Akıl, sermaye, güç, bilim-teknoloji vs. burada toplanmıştır ve işleyen sistemleri de bütün bu değişkenlikleri içinde barındırabilecek türdendir.
Rekabet esaslı bir kapitalist sistemdir, liberal demokrasi bunun için önemlidir. Yakın zamanda bazı yazarlar ABD için "demokratik kapitalizmin ülkesi" demektedirler. Eklemekteler: Demokratik kapitalizm, küreselleşme için de esas özelliktir. Amerika Birleşik Devletleri, İngilizler ve Yahudiler her ne biliyorlarsa, onlardan aldılar ve kendi sistemleri içinde kullanıyorlar. Özellikle 1950'lerden itibaren dünya çapında ve uluslararası anlayışla sürdürülen bütün politikalar, Amerikalılara "önce enerjiyi ve jeopolitik yolları kontrol et" dedi. Birleşik Devletler, buna ilişkin bir dünya örgüsüne girdi; askerî, politik, ekonomik, kültürel, bilim-teknolojik vs. yönlerle. Özellikle Dwight D. Eisenhower'dan bugüne Ortadoğu'daki ülkelerin her biri, ABD sistemine göre çalışmaktadır. Eğer sistem dışına çıkan ülkeler ve politikacılar olur ise, her ne kadar karşısında görünüyorlarsa da bunlar üzerinden fayda temin edebilmek için yine bir akılla bunlar kullanılmaktadır.
O hâlde İngiltere ne yapıyor ise ABD'nin de (benzer) yöntemidir. İngilizler "böl ve hükmet" derken, bunlar "özgürlük ve demokrasi" derler. Hatta Amerikalılar, hedeflerindekileri kendi güdümünde bir siyaset atmosferine çekerler. Yöntem değişik görünse de İngilizlerin tecrübelerinden bugün bile yararlanılmaktadır. Araplar ne düşünür, İranlılar ne yaparlar, Yahudilere ne gerekir?.. ABD ve İngiltere, siyaset sahnesinde olan aktörleri karşılıklı geliştirir. Yerelde zannedersiniz ki ABD veya İngiltere aleyhine politika yapılıyor; ama aslında o aktör de belli bir amaç için kullanılıyordur, çünkü atmosferin sahici zannedilmesi için bu tür karşıtlıklar gereklidir.
Sahici atmosfer ve aktörler: Seçeneklerin olması ve kontrollü bir rekabetin sağlanması gerekir.
Politik analiz yapalım. Özellikle de son Başkan Donald Trump'ın yönetimini esas alalım: Düne kadar ileri veya tam demokrasi ile yönetildiğini düşündüğümüz ABD, bugün sorunlu, eksik demokrasi ile yönetiliyor ve küresel sistem bu durum içinde büyük bir tartışma hâlinde. Ben bu yeni duruma "Post-modern Demokrasi" diyorum. Demagojiye fazlaca önem veren Trump, giderek daha belirgin biçimde otokrasi, kleptokrasi, nepotizm, popülizm ile anılır oluyor. Trump, korkulara hitap etmeye başladı ve önyargılar ile duygular idareye yansıtılıyor. Bunlar tehlikeli şeyler. Ayrıca ülkede elitizm öne çıktı. Ülkede ahlaki bir çöküş söz konusudur. Eğer bir de oklokrasi daha fazla kendine yer edinecek olursa, ABD kaotik bir duruma girecek özelliklere sahip. Kaosun olduğu yerde tiranlık kendine bir yer bulur! Amerika Birleşik Devletleri demek, federal bir devlet demek; üstelik bu ülke göçmenlerle bu hâle geldi. Bu hâldeyken otoritede hatalı, yanlı, üstü kapalı konular olur ise bunlar ülkeyi için için zehirlemeye yeter.
Sonuca gelelim.
Yapılanlar bellidir: Tezatları yaratanların oyununa alet olmak veya olmamak! İşlerini yapmaya yatkın olanları bulurlar ve kullanırlar (yerel taşeron yönetimi).
Yüksek politika yapmak ile sıradan politika yapmak arasında derin bir uçurum vardır.
Eğer bir politik kesim, tezatları konu eden ve derin tartışmalara, korkulara, duygulara ait yaklaşımlarla politika yapmaya başladıysa, kabile seviyeli anlayışları politik argüman olarak sunuyorsa, bilin ki kullanılıyordur; kendisi bilse de bilmese de. Yüksek politika yapan, bunların bilincindedir ve hatta yapabiliyor ise başkalarına bunları bulup uygular ve halkına ait refahı ve güvenliği artırır.
Sonuç olarak, dünya sancılı bir döneme daha girdi. Burada beka en önemli konu ve ben bunu çok fazla dile getiriyorum. Beka dediğimde şu var: Ezelden ebede var olmak.
Peki sürekli değiştirdikleriniz (sistem, anlayış, strateji vs.) oluyor ise, neyi biriktirebiliyorsunuz, birikiminiz ne üstüne oluyor?
Birikimde İngilizler ve Yahudiler örnektir; sermayede, akılda, yöntemde, stratejide… Demokraside bazı Avrupa ülkeleri örnektir. Tabii onların aynısı olmamak gerekir, zaten olunamaz! Hatta onların dünyada, tarihte yarattığı sorun çok, ama örnek alınacak noktaları da çok! Neyi kullanıyorlar, nasıl kullanıyorlar, öncelikle buna iyi bakın isterim.
Sonuçta pasaport çok şeyin somut göstergesidir. Neticede bu dünyada yaşıyoruz… Pasaport deyip geçmemek lazım; bu aynı zamanda sistemin, politikanın, konumlanan yerin çok temel bir yansımasıdır.
• Türkiye’nin pragmatik dış politikası: 2030-2035 vizyonu ve jeopolitik dönüşümler
(Bakın bu haritadaki kırılmaya nasıl da gerçekleşiyor!..)
Türkiye’nin transactional dış politikası, Trump döneminde belli kırılganlıklar taşısa da önemli ölçüde pragmatizme dönüşmüştür. 2030-2035 vizyonunda Çin’in Avrupa’ya teknoloji/ulaşım yakınlaşması, en dönüştürücü unsur olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin transactional dış politikası, kısa vadede avantaj sağlarken, uzun vadede istikrarlı ve güçlü ortaklıklara evrilmesini gerekli kılar. İçinde bulunduğumuz dönemde, Tahıl Koridoru konusuna benzer biçimde, öne çıkan konulardan İran nükleer krizi, Ukrayna barışı ve küresel enerji dönüşümü bu tür bir (transactional) rolü yeniden test edecek mahiyet taşır. Türkiye, kırılgan pragmatizmi aşmak adına gerekli reformları köklü projelerle sonuçlandırmak yolundadır. Ayrıca Türkiye, küresel yeni dengelere dönük projeleri kısa zamanda hayata geçirerek mevcut ivmesini bir stratejik kazanca çevirmek isteği içerisindedir.
(Algının yönetilmesi konusunda bir alt başlık.)
Soruları ister cevaplayın ister cevaplamayın, durum az çok şöyle: Yönetenler var ise yönetilenler mutlaka var. Yani o bildiğimiz türden bir durum bu, eskiden de vardı; ama bugün farklı olan, günün icaplarına uygun hâlde; daha kapsamlı, dinamik ve analiz edilen veri okyanusu ile bunları yapabilen çok ileri algoritmalar çalıştırılıyor. Küresel kralların (veya liderlerin deyin isterseniz) önüne konan bilgiler var, bölgesel kralların veya yerellerin de… Kim nerede konumlanıyor, hangi güçte, bu gibi tasnifleri iyi bilmeden ilerleyemezsiniz. Küresel açıdan hangi güç beşerî istihbarat gücünü ve yönetimini hangi ölçekte sahaya yansıtıyor? Bunu bilmeden bazı sorularınız olur, ama doğru nedir, bir türlü karar veremeyebilirsiniz.
Bakın Suriye’ye, İran’a, İsrail’e, Filistin’e, Gazze’ye… Sormaya başlayın: Ne anlıyorsunuz? Neyi bekliyoruz? Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyorsanız bu sorular ve cevapları farklıdır, Türkiye’de veya Kazakistan’da, Şili’de yaşıyorsanız daha farklı. Amerika’daki bir politikacıysanız sorular ve cevaplar, hatta ilgilenilen alanlar ve öncelikler çok farklıdır; diğer ülkelerdekiler için daha farklı. Hatta ABD’de bir politikacıya güncel soru sorun. Bu politikacı, yerelde politika yapan bir yetkilinin işlerini doğru düzgün tarif edemeyebilir, yerel politikacıya ya az ya da çok anlam yükleyebilir, açıklamalarıyla çok kişiyi yanıltabilir. Ama sonuçta verdiği bir bilgi vardır, yaptığı açıklama; siz onu önemsersiniz veya eleştirirsiniz.
Nerede kaldı yargılar, algılar, doğrular, adetler, ananeler?... Birtakım zanlar öne çıkar böyle bir dünyada. Zanların yönetilmesi demek, algının yönetilmesi demek olur. Meseleler, öncelikler ise farklıdır; küresel, bölgesel, yerel… İstekler ve çıkarlar öndedir. Değişmeyen bu; her derecedeki güç birimi ve hatta birey için. Gelişmenin içinde bir yönetme biçimi varsa, yani kontrol söz konusuysa, gücün, egemenin, liderin ve politikacının tarzına bakmaya başlarsınız; becerikli de o, sırrı bilen de o, suçlu da o olabilir.
Türklerin jeopolitiği ve vizyonu
O hâlde bir vizyon tarifi yapma zamanımız geldi. Şöyle: Türkler Avrasyalıdır, Asya ve Avrupa bunun içindedir. Tarihi deneyimi mevcuttur. Eğer çok ihtiyaç varsa şöyle ifade edelim, Cengiz de Osmanlı da Orta Avrupa'ya kadar geldi, bu noktalarda devlet idare etti. Türkistan dediğimiz (buna Orta Asya denmektedir) topraklar Avrasya'dır. İkiye ayrılır; Doğu Türkistan ve Batı Türkistan. Batı Türkistan Hazar'da bitmez, (pratikte) Orta Avrupa'ya kadar gelir. Eğer bakış açısınız bu değilse eksik olur. Önce kendi kendinize bu engeli koymakla, küçük düşünenlerden olursunuz. Jeopolitik teorileri bildiğinizi söyleyeceksiniz, strateji benim işim diyeceksiniz, millet veya ulus sözcüğüne bağlı açıklamaları tekrarlayacaksınız, ama sizin yerinize Ruslar, Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar, Almanlar veya Çinliler düşünecekler… Böyle olur mu? Bunu kim kabul eder ve savunur? Önce kendi vizyon, strateji ve jeopolitik savununuz olmalı!
Pratikte nelerden söz edilebilir? Avrupa Birliği'ne girmek doğru bir stratejidir. Ukrayna'yı desteklemek doğru bir stratejidir. Türk Devletleri Teşkilatı'nın gelişmesi için çaba içinde olmak doğru bir stratejidir. Bunun gibi konular önemlidir. Ancak onlar neler yaparlar? Örneğin Avrupalılar: "AB'ye giremezsiniz" derler. "Siz Ortadoğulusunuz" derler. "Siz Doğu Sorunu (Şarkiyat) içinde değerlendirilenlerdensiniz" derler. "Siz çevrenizdekiler için hatta küresel çapta çok hizmet edin, biz sizinle çalışırız, böyle büyüyün" derler. "Bizim güvenlik ihtiyaçlarımız için hazır olun" bile derler. "İşte bak pazarlık ediyorsun, diyalog iyidir" diye de eklerler. Bunun gibi konular… Hatta sizi Ortadoğu sorunlarına doğru iterler, terörle uğraştırırlar, başka konuları başınıza sararlar! Çünkü onlar hem karşı taraftalar hem de ortaklar.
Akıllı olunursa kazanım var! İşte tam da bu nedenle durumun böyle olmadığını açıklayacaksınız. Sizin yerinize onlar tarif yapmayacaklar. Yanlış tariflerden kurtulacaksınız. Ama bir de yanlış taraf içinde olmayacak, asıl ilerleme noktasında mücadele vereceksiniz. Mücadelenizde ısrarcı ve akıllı olacaksınız. İlerleme ve başarı ancak sizin çabanızla, inancınızla ve kapasitenizle olur.
Onlardan beklemeyin. Oradan kaçıp buraya tutunmaya kalkışmayın. Bu tür düşüncelerin ve davranışların hepsi yanlış! Onların hepsi karşı tarafta olurlar, sizi dışlamak isterler ve engeller inşa ederler. Doğru yönde ilerlemek ve kararlı olmak gerekir. Jeopolitik bakış açısı bunu gerektirir.
İnsan başta olmak üzere büyümeye ve güçlenmeye esas bütün kaynaklar, enerji, madenler, tarım, bilim ve teknoloji, siber-uzay, bilişim, iletişim, ulaşım, itibar, değer üretimi, ekonomi, doğru ortaklıklar kurmak, her ne varsa bunlar için hedefler konacak ve çalışılacak. Jeopolitik bakış açısı bunu gerektirir.
• Büyük güç mücadelesi ve orta güçlerin savunma stratejisi
Günümüz uluslararası ilişkilerinde büyük güç mücadelesi, devletlerin iç ve dış politikalarını derinden etkilemektedir. Özellikle orta güce sahip ülkeler, bu küresel rekabet ortamında kendi iç politikalarını konsolide etmek ve iktidarlarını sürdürmek amacıyla belirli bir savunma anlayışına tabi kalmaktadır. Her ne kadar iç politikada güçlerini ellerinde tutmak için bu mücadeleden stratejik kazanımlar elde etme çabası gösterilse de, esas odak noktası ülkelerin içerideki gücünü aktif kılmak, kontrolü devam ettirmek ve uluslararası ilişkilerde daha avantajlı pozisyonlar elde etmektir.
Ekonomisi ve genel ulusal gücü yüksek olan ülkeler –örneğin Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin– güç mücadelesi içerisinde pazarlık gücünü ön planda tutarak hareket ederler. Bu ülkeler, iç ve dış politika dengesini ustaca muhafaza ederek özgüvenle ve daha egemen bir politik seyir izlerler.
Yalnızca iktidar sahipleri değil, baskı altındaki halk da istismar edilmektedir. Büyük güçler, stratejik işbirliklerinde sıklıkla böyle vekil veya yarı-vekil yapıları kullanır; ancak bu ilişkiler genellikle tek taraflı fayda üzerine kuruludur.
Dünya gerçeği aslında herkesin algılayabileceği kadar nettir: Uluslararası ilişkiler, objektif güç unsurları (ekonomi, teknoloji, askerî kapasite, coğrafya) üzerine kuruludur. Subjektif değerler, ideolojik retorik veya kişisel çıkarlara dayalı “çemberler” devreye girdiğinde ise işler karmaşıklaşır. Böyle durumlarda iç politikada algı yönetimi ön plana çıkar; halk, gerçekçi olmayan söylemlerle yönlendirilmeye çalışılır.
Politika yapmak aslında oldukça basit bir şeydir: Gerçekçi kaynakları doğru kullanmak, halkına ve dünyaya şeffaf, net ve dürüst bir şekilde “dünyalı” olarak kendini göstermektir. Eğer bir ülkenin arkasında gizli ideolojik motifler, kişisel çıkarlar veya kapalı çemberler varsa, bu durum dış politik mihraklar tarafından kolayca fark edilir ve hatta bazen büyük güçler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılır.
Keşke savaşlar hiç olmasa diyoruz; ancak insanlık tarihi gösteriyor ki, çıkar çatışmaları ve gelecek kuşakların daha müreffeh bir dünya kurma arzusu, güç mücadelesinin hem yumuşak (ekonomik, diplomatik, kültürel) hem de sert (askerî, çatışma) boyutlarını her an sahneye çıkarabiliyor.
Subjektif değerlere dayalı politika, iç siyasette retorikle kendine alan açsa da dışarıda pek karşılık bulmuyor. Gerçekçi, şeffaf ve ulusal kapasiteye dayalı bir dış politika ise hem içeride istikrar sağlar hem de uluslararası arenada saygı uyandırır.
Sonuç olarak, büyük güç mücadelesi devam ederken orta ve küçük güçlerin en akıllıca yaklaşımı, iç politikalarını gerçekçi temeller üzerine oturtmak, ekonomik ve teknolojik kapasitelerini maksimize etmek ve uluslararası ilişkilerde duygusal değil, çıkar temelli, dengeli bir yol izlemektir. Algı yönetimiyle değil, somut güç ve şeffaflıkla hareket etmek, uzun vadede hem iktidarların sürekliliğini hem de halkların refahını güvence altına almanın en etkili yoludur.
• ABD, İsrail ve İran’ın bilişsel ve enformasyon savaşları
(ABD, İsrail ve İran’ın bilişsel savaş ve enformasyon savaşı bağlamında bütün teknikleri bu makalede incelendi.)
İran’ın örnekleri daha çok, anlatıyı silahlaştırma odaklı. İran, Rusya tarzı yaklaşımları benimseyerek anlatıları hem iç hem dış hedeflere karşı silah olarak kullanıyor. Bilişsel savaş burada “alternatif gerçeklik” yaratma üzerine kurulu. İran: Ucuz ve hızlı (AI derin sahte uygulamaları, bot ağları), ama içerik bazen kolay tespit edilebiliyor. Etki: Küresel kamuoyunda “direniş” algısı yaratma.
ABD’nin örnekleri daha çok teknoloji ve psikolojik etki ve karar döngüsü bozma odaklı. ABD yaklaşımı, AI ve Big Tech entegrasyonu ile rakibin algısını ve karar mekanizmalarını doğrudan etkilemeye dayalı. Bilişsel unsurlar, Bilgi Harekâtı ve Askerî Bilgi Destek Operasyonları içinde yürütülüyor. ABD: Teknolojik üstünlük (AI karar hızı, platform kontrolü), ama hukukî/etik kısıtlamalar ve “kendi bakış açısıyla rakibi değerlendirme; aynalama” riski var. Etki: Rejim kararlarını bozma ve iç muhalefeti tetikleme.
İsrail, Unit 8200 (sinyal istihbaratı ve siber), Mossad ve İsrail Savunma Kuvvetleri, Etki/Bilinç Operasyonları birimleri üzerinden bu alanda dünyanın en yetkin aktörlerinden biri kabul ediliyor. Yaklaşımı, teknolojik üstünlük (AI, siber hack’ler, istihbarat entegrasyonu), psikolojik etki (düşmanı içten zayıflatma, moral çöküntüsü) ve aldatma üzerine kurulu. Klasik psikolojik harekâttan öte, bilişsel üstünlük peşinde: Rakibin karar döngüsünü bozmak, rejim elitlerini/paranoyasını artırmak ve halkı rejimden uzaklaştırmak. Özellikle 2025-2026 İran çatışmaları ve önceki Hamas, Hizbullah vb. çatışmalarında bu uygulamalar net görüldü. İsrail, operasyonları kinetik, siber, psikolojik olarak senkronize ediyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish