Bugün yaşadığımız İran savaşı (özellikle Şubat 2026’da başlayan ve Hürmüz Boğazı’nı merkezine alan çatışmalar), tarihteki birçok kritik olayla derin ve çarpıcı benzerlikler taşımaktadır.
En belirgin örnek, Birinci Dünya Savaşı döneminde İngiliz ve diğer Avrupalı emperyalist güçlerin İstanbul Boğazı’nı (Çanakkale ve İstanbul Boğazları) ele geçirme girişimleridir. O dönemde emperyalist ittifak, Çanakkale Boğazı’ndan geçmek amacıyla önce yoğun bir deniz harekâtı başlatmış, ardından Gelibolu Yarımadası’na büyük çaplı kara çıkarması yaparak ilerlemeye çalışmıştı. İngiltere ve Fransa öncülüğündeki müttefik devletler ile Anzak (Avustralya ve Yeni Zelanda) güçleri, başarılı olsalardı İstanbul’a doğru ilerleyerek Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentine doğrudan tehdit oluşturacak ve Boğazlar üzerinden Karadeniz’e hâkimolacaklardı.
Ancak hem denizden hem de karadan sürdürülen bu saldırı, Türk kuvvetlerinin kahramanca ve kararlı direnişiyle başarısızlığa uğradı. Türkiye’nin “Çanakkale Zaferi” olarak andığı bu mücadele, emperyalist güçlere karşı güçlü bir mukavemet örneği olmuş, Osmanlı başkenti İstanbul’u korumuş ve savaşın seyrini etkilemiştir.
1914’ün sratejik ürünleri ve dünya ihtiyaçlarının karşılanma biçimi
1914-1915 döneminde temel stratejik ürün buğday ve tahıl idi. Dünya, buğday ihtiyacını büyük ölçüde Karadeniz üzerinden Rusya ve Ukrayna ovalarından karşılamaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Boğazlar üzerindeki kontrolü, tahıl ticaretini ve savaş zamanı iaşesini doğrudan etkiliyordu.
İngiltere ve Fransa gibi emperyalist güçler, kendi kolonilerinden gelen diğer hammaddelerle (kömür, pamuk, kauçuk, demir) ihtiyaçlarını karşılarken, Boğazlar stratejik bir “boğma noktası” haline gelmişti. Buğdayın kesintiye uğraması, Avrupa’da gıda krizine yol açabilecek ve orduların lojistiğini çökertebilecek bir riskti.
Emperyalistler, bu ihtiyacı deniz yollarıyla ve sömürge ticaret ağlarıyla yönetmeye çalışıyordu; ancak Boğazlar ele geçirilmeden ne Rusya’nın tahıl ihracatı ne de müttefiklerin iaşesi güvence altına alınabiliyordu. Bu, sadece askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve lojistik bir savaştı.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Tarihsel paralellikler: Çanakkale’den Hürmüz’e ve vekil güçlerin rolü
Bugün aynı mantık, Hürmüz Boğazı ve Çanakkale-İstanbul Boğazları bağlamında yeniden okunabilir. O dönemde buğday temel stratejik ürün iken, günümüzde petrol, doğal gaz, gübre ve ileri teknoloji ürünleri (mikroçipler, yapay zekâ işlemcileri, 5G/6G altyapısı, robotik sistemler) bu rolü üstlenmiştir.
Tahran yönetimini değiştirerek veya baskı altına alarak petrol kaynaklarını ve Hürmüz Boğazı’nı kendine bağlama girişimi, tıpkı 1915’teki İstanbul’u kontrol etme çabası gibi jeopolitik bir hesaplaşmayı yansıtmaktadır. 1914-1917 yılları arasında İngiliz İmparatorluğu’nun boğazları ele geçirme faaliyetleri ile bugün ABD’nin (ve İsrail’in desteğiyle) Tahran’daki rejimi hedef alması, Hürmüz “düğümünü” çözme süreci büyük ölçüde örtüşmektedir.
Tarihsel veriler arasındaki bu benzerlikler duygusal yaklaşımları tetiklese de, her dönemin kendine özgü dinamikleri unutulmamalıdır. 1915’te Türkler emperyalist güçlere karşı nasıl kararlı bir mukavemet gösterdi ise, bugün de İran halkı ve devleti, emperyalist olarak nitelendirdiği ABD-İsrail ittifakına karşı benzer bir “vatan savunması” sergilemektedir.
Burada tabirleri bugüne uyarladığımızda şunu net olarak görüyoruz: O dönemde İngiltere, Anzak gibi sömürge ve bağlı devlet güçlerini (Avustralya, Yeni Zelanda ve diğer imparatorluk kolonilerinden getirilen askerleri) seferber ederek ana gücünü takviye ederken; günümüzde ABD, İsrail’i bölgedeki stratejik vekil güç konumuna getirmiştir.
İngiltere’nin o zamanki “sömürge orduları” mantığı, bugün ABD’nin “vekil aktör” stratejisine evrilmiştir. İsrail, bu vekil rolü sayesinde bölgesel istikrarsızlıktan doğrudan çıkar elde etmektedir. İran’ın zayıflaması, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim ve çevre ülkelerdeki çatışmalar, İsrail’e şu somut avantajları sağlamaktadır:
- İran destekli Hizbullah, Hamas ve diğer grupların askeri kapasitesinin törpülenmesiyle kendi kuzey ve güney sınırlarında daha geniş bir güvenlik kuşağı oluşturma imkânı,
- Bölgesel enerji rotalarının ve ticaret yollarının yeniden şekillenmesinde söz sahibi olma,
- ABD’den gelen askeri ve ekonomik desteğin artmasıyla iç siyasi konsolidasyon ve savunma sanayii ihracatında büyüme.
Ancak bu istikrarsızlıktan elde edilen kısa vadeli kazanımlar, bugüne önemli maliyetler de getirmektedir. Savaşın uzaması, İsrail’in kendi topraklarında füze ve drone tehditlerini artırmış, ekonomik olarak turizm ve yüksek teknoloji sektörlerinde kayıplara yol açmış, uluslararası kamuoyunda yalnızlaşma riskini yükseltmiş ve ABD’ye olan bağımlılığını daha da derinleştirmiştir.
Vekil güç olarak İsrail’in yükü, hem kendi savunma bütçesini hem de ABD’nin bölgeye ayırdığı kaynakları hızla tüketmektedir. Bu maliyetler, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda Anzak güçlerinin Çanakkale’de ağır kayıplar vererek İngiltere’ye hem askeri hem de siyasi yük getirmesi gibi, uzun vadede stratejik bir fatura haline gelme potansiyeli taşımaktadır.
Rusya açısından benzerlikler daha da derinleşir. Osmanlı döneminde Boğazlar üzerindeki rekabet ve İngiltere’yle yaşanan çekişme, bugün ABD ile Çin arasındaki küresel rekabet bağlamında değerlendirilebilir. Rusya’nın 1917 Ekim Devrimi sonrası değişen pozisyonu ve Soğuk Savaş’a giden süreçler ayrı bir tartışma konusudur.
Günümüzde ise Rusya’nın Karadeniz’deki yayılmacı politikaları — Kırım’ın 2014’teki ilhakı ve 2022’den itibaren Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı harekât — emperyalist bir tutum olarak öne çıkmaktadır. İran Savaşı’nda Rusya, İran’ın drone ve füze gibi askeri kapasitelerini dolaylı destekleyerek savaşı uzatmayı, küresel enerji fiyatlarını yükselterek kendi kasasını doldurmayı ve “çok kutuplu dünya” idealini güçlendirmeyi hedefleyebilir.
Çin bağlamında ise İran’la uzun süredir devam eden işbirliği(özellikle füze, drone ve askeri teknolojilerde) savaş sırasında daha belirgin hale gelmiştir. Hürmüz Boğazı’nın açık kalması, Çin’in enerji güvenliği ve küresel ticaret zinciri açısından hayati önem taşımaktadır.
Hürmüz Boğazı’nın stratejik ve küresel önemi: Bugünün ürünleri ve teknolojileri
Hürmüz Boğazı, günümüz küresel ekonomisinin en kritik düğüm noktalarından biridir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20-25’ini taşıyan bu boğaz, aynı zamanda doğal gaz, gübre (doğal gaz bazlı amonyak üretimi) ve petrokimyasal ürünleri de doğrudan etkilemektedir.
İleri teknoloji ürünleri bağlamında ise mikroçipler, yapay zekâ işlemcileri, 5G/6G iletişim altyapısı, robotik sistemler ve dijital ürünler bu boğaz üzerinden taşınan enerjiye bağımlıdır. Tayvan, Güney Kore ve Çin’in ürettiği yüksek teknolojili bileşenler, enerji maliyetlerindeki artışla doğrudan bağlantılıdır; çünkü veri merkezleri, AI eğitim modelleri ve yarı iletken üretimi devasa miktarda elektriğe ihtiyaç duyar ve bu elektrik büyük ölçüde petrol/doğal gaz türevli kaynaklardan karşılanır.
Küresel rekabet ortamında bugünün ihtiyaçları, 1914’teki buğday gibi tek bir ürüne değil, birbirine bağlı bir tedarik zincirine dayanmaktadır. Petrol ve doğal gaz sadece yakıt değil, aynı zamanda gübre (tarım için), plastik, kimya sanayi ve yüksek teknolojinin temel hammaddesidir. Çin’in Tayvan Boğazı’ndaki benzer hassasiyetiyle kıyaslandığında, Hürmüz’ün kontrolü hem enerji güvenliğini hem de dijital üstünlüğü (AI, robotik, 5G) belirleyen bir faktör haline gelmiştir.
Savaş sırasında İran’ın boğazı kapatma veya trafiği aksatma stratejisi (gemilere drone ve füze saldırıları, geçiş için “toll” benzeri talepler), tıpkı Çanakkale’deki mayınlama ve topçu savunması gibi, güçlü bir asimetrik savunma katmanı oluşturmuştur.
ABD’nin bu bölgeye yaklaşımı, hegemonik güç ve enerji güvenliği perspektifinden şekillenmektedir. Amerika, ileri askeri teknolojisi, güçlü donanması ve hava üstünlüğüyle İran’a yönelik hava operasyonları düzenlemekte, stratejik noktaları (örneğin Harg Adası benzeri adalar veya petrol altyapısı) hedef alabilmektedir.
Trump yönetimi, İran’ın ekonomik ve askeri zayıf noktalarını değerlendirerek rejim değişikliği hesapları yapmış; ancak İran’ın direnişi “vatan savunması” olarak takdim edilerek kararlı bir şekilde devam etmiştir. Savaşın ilk haftalarında İran’ın misilleme olarak ABD üslerine, Körfez’deki petrol tesislerine ve gemilere yönelik füze-drone saldırıları, çatışmayı genişletmiş ve ekonomik maliyetleri hızla artırmıştır.
Savaşın ekonomik, diplomatik ve askeri boyutları
Savaşın ekonomik maliyeti her iki taraf için de yüksektir. Kısa sürede (bir aydan fazla süren süreçte) İran’ın önemli kayıplar verdiği (altyapı hasarları, sivil kayıplar) görülmekle birlikte, bu direnişin bir bedeli olarak kabul edilmesi mümkündür. Hürmüz’ün fiili kapanması, küresel petrol fiyatlarını yükseltmiş, Asya’da yakıt kıtlıklarına yol açmış ve Avrupa ile diğer bölgelerde enerji maliyetlerini artırmıştır.
Bu durum, 1914’teki buğday krizine benzer şekilde, bugün mikroçiplerden gübreye kadar tüm küresel tedarik zincirlerini sarsmaktadır. ABD ise NATO ve Avrupa ülkelerinden tam destek alamamış (bazı Avrupa ülkeleri boğazın zorla açılmasına karşı çıkmıştır), ancak bölgedeki diğer aktörlerin faaliyetlerini yakından izlemektedir. Savaşın uzaması, petrol fiyatlarındaki artışla Trump’ın iç siyasetini (seçim süreci) de etkileyebilir; bu nedenle İran’ın direnişi uzatarak arka planda Rusya ve Çin’den destek alma stratejisi mantıklı görünmektedir.
Venezuela’daki rejim değişikliği girişimleri gibi, İran’da da benzer bir etki yaratma amacı güdülmektedir. Ancak Körfez ülkelerinin (Suudi Arabistan, BAE, Katar vb.) dolaylı olarak etkilendiği bu süreçte, Rusya’nın Ukrayna Savaşı’ndaki emperyalist tutumu ile paralellikler kurulabilir. Rusya, İran’ı destekleyerek ABD’yi yıpratmayı ve enerji gelirlerini artırmayı hedefleyebilir. Çin ise füze ve drone teknolojilerindeki işbirliğinisürdürerek, Pasifik’teki (Tayvan Boğazı benzeri) olası gelecek senaryolara hazırlık yapmaktadır. İsrail’in vekil rolünden kaynaklanan bölgesel istikrarsızlık maliyetleri ise, hem ABD’nin kaynaklarını hem de İsrail’in kendi güvenlik harcamalarını uzun vadede zorlamaktadır.
Tarihte İngiliz-Fransız güçlerinin Çanakkale’de başarısız olmasının ardından Yunan kuvvetlerini devreye sokarak İstanbul’u işgal girişimi gibi dolaylı baskı senaryoları, bugün İran bağlamında tam olarak tekrarlanmasa da, hava operasyonları, vekil güçler ve ekonomik yaptırımlarla uzatma taktikleri gündeme gelebilir. Savaşın havadan vuruşlarla sınırlı kalması veya kara harekâtına dönüşmesi, maliyetlerin dağılımı ve küresel etkileri henüz belirsizdir.
Sonuç: Karmaşık küresel denklem ve gelecek perspektifi
Günümüz İran Savaşı, 1914’ten bugüne uzanan büyük güçlerin davranış kalıplarını yansıtan karmaşık ancak parametreleri birbirine yakın bir denklemdir. 1914’teki buğday odaklı emperyal rekabet, bugün petrol, doğal gaz, gübre ve yüksek teknoloji (mikroçipler, AI, robotik) odaklı küresel rekabete evrilmiştir.
ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol arayışı, Çin ve Rusya’nın karşı pozisyonları, İran’ın asimetrik direnişi, İsrail’in vekil rolü ve Körfez ülkelerinin dolaylı etkilenmesi, jeopolitik ve tarihsel bağlamda okunması gereken unsurlardır. Tarihsel tecrübeler (Çanakkale’nin dersleri), coğrafyanın ve kararlı savunmanın süper güçleri bile zorlayabileceğini göstermektedir. Gelecekteki olası gelişmeler — özellikle Pasifik’teki ABD-Çin rekabeti veya Karadeniz’deki Rusya yayılmacılığı — bugünkü İran deneyimine de ışık tutabilir.
Bu analiz, olayları duygusal olmaktan ziyade stratejik ve tarihsel bir perspektiften değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Savaşın devam etmesi halinde ekonomik, diplomatik ve teknolojik gelişmelerin küresel dengeleri nasıl yeniden şekillendireceğini izlemek gerekmektedir. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, sadece askeri değil, siyasi ve ekonomik müzakerelerle mümkün olabilecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish