Demokratik çağın sonunda: Savaşçı düzen, konforlu topluma karşı

Sinan Baykent Independent Türkçe için yazdı

Hiç aklımdan çıkmayan ve bundan yaklaşık 1 sene evvel İtalyan Savunma Bakanı Guido Crosetto’nun yaptığı bir tespit var. Crosetto, mevcut uluslararası düzenin geçirdiği evrime ilişkin, şu çarpıcı çözümlemeyi yapıyordu:

Büyük demokrasilerin çağı sona erdi. Şimdi büyük güçlerin çağı. Önümüzdeki on yıllarda nüfuz sahibi olmanın temel unsurları ekonomik potansiyel, demografik kaynaklar, askerî kabiliyet ve stratejik hammaddelere erişim olacak.


​Öyle zannediyorum ki, bu berraklıkta bir öngörüyü bu kadar “özet” şekilde yapan-yapabilen bir başka devlet sorumlusu olmadı.

​Gerçekten de artık “dünya savaşa gidiyor” çıkarımı bir anakronizmden ibaret. Zira bence artık savaşın tam göbeğindeyiz ve bu durum dalgalı süreçler hâlinde sürecek.

​Rusya’nın Ukrayna’yı işgal teşebbüsü, 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in Gazze’de giriştiği barbarca katliamlar, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu bir gece operasyonuyla ülkenin başkentinden kaçırması, Pakistan-Afganistan/Pakistan-Hindistan gerilimleri ve nihâyet ABD-İsrail ikilisinin İran’a yönelik başlattığı saldırılar bize bir şeyler anlatıyor.

​Tabii bu esnada ABD’deki Trump yönetiminin kendi Batılı müttefikleriyle yaşadığı sorunlar ve hatta krizler de kayda değer. Didişme gümrük vergileriyle başladı ancak orada kalmadı. NATO’nun varlığının (ve dahi işlevselliğinin) sorgulanmasından Danimarka’ya bağlı Grönland’ı ilhâk plânlarına, AB ülkelerinin aşağılanmasından Japonya Başbakanı’nın yanında yapılan “Pearl Harbor” atfına kadar sayısız örnek verilebilir.

​Her şeyin ötesinde, ABD’nin Çin’le tutuştuğu derin “küresel tedârik zincirleri” mücâdelesini mühürlemeli.

​Peki, ne oluyor?


“Homo democraticus”un çıkmazı: Eskinin ideal ürünü, yeninin kösteği

​ABD’nin dünyayı yeni bir “paylaşım”ın arifesinde gördüğü ve öyle algıladığı kesin. Bizdeki analistlerin çoğu yegâne sorumluluğu Trump’ın omuzlarına yüklese de manzara pek de öyle değil. Doğrusu, ABD’de Pentagon’un ve daha geniş anlamda Kongre’nin cevaz vermediği/vermeyeceği “görev”leri kotarmak imkânsız gibi bir şey. Bu yönüyle ABD Başkanı genelde bir çeşit “Proje Müdürü”nden öte bir kıymet arz etmez.

​Dahası, anlaşılan ABD’nin müttefiklerinin “hâli” ve “gidişâtı”yla ilgili endişeleri var. Denklemi İtalyan Bakan Crosetto’nun sözleri üzerinden koyduğumuzda, aslında bu endişelerin sebeplerinin bir meşruiyeti olduğu varsayılabilir.

​Endişenin büyüğü Avrupa kıtasıyla ilgili.

​1945-sonrası düzende ve özellikle de 1991’de SSCB’nin çözülmesini müteakip, Avrupa siyasal ve kültürel liberalizmin en keskin kökleştiği coğrafyanın başında geldi. Ekonomik bağlamda ise ABD daima birkaç adım önde kaldı.

​1945 ve 1991 kırılmaları yeni bir “düzen” doğurdu.

Bu düzen, görece “refahçı” ve alabildiğine “demokratik” bir toplum modeli tesis etti. Aynı zamanda jeopolitik düzlemde “demokratik barış” teziyle (ki, temel düsturu “demokrasiler birbirleriyle savaşmaz” idi) meşrulaştırıldı. Ancak burada yoğrulan insan tipi – “homo democraticus” (Demokratik İnsan) – artık sistemin ihtiyaçlarını karşılayamıyor.

Bilhassa Avrupa’da “alarm” zillerinin çaldığı kanısı hâkim.Kitlesel göç, üretim açığı, sosyal devlet, inançsızlık ve 20’nci yüzyılın diyalog-diplomasi-kurumlara bağlılık levhaları ciddi bir sorunlar dizisi teşkil ediyor.

Nitekim Gazze kasabı Netanyahu’un geçtiğimiz günlerde sarf ettiği “İsa Mesih’in Cengiz Han’a karşı üstünlüğü yok” yaklaşımını da bu minvalde anlamlandırmak doğru olur.

Karar vericiler düzeyinde – söylemde kalsa bile – barışçıllığın yerini kademeli olarak savaşçılık alıyor. Oysa liberal-demokratik paradigmanın on yıllardır kıvama getirmek için debelendiği “homo democraticus” ve ona bağlı “toplumsal şablon” mevcut statükoda önemli bir engele dönüştü.

ABD, Trump eliyle kendi havzasını ve yakın çevresini hizâya sokabileceğine inanıyor belli ki. Hoş, ne kadar başarılı olduğu bence tartışılır ancak bir denemeler silsilesinin yürüdüğü açık. Öte yandan Avrupa’da aynı dinamiğin ancak ve ancak “ulusal-sağlar” kanalıyla icra edilebileceği görüşü hâkim olduğundan, buralara dehşetengiz bir yatırım yapılıyor.

Macaristan’daki seçimler öncesinde gerek ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in, gerekse Netanyahu’nun neredeyse Orban’a “destek seferberliği” ilân etmesi bu açıdan tutarlı sayılır.

Hâlbuki sorun, kanımca saf “siyâsî irâde”den çok bir “toplumsal gerçeklik” sorunu.

On yıllardır konfor, tüketim ve ucu bucağı gelmek bilmeyen yapay kültürel tartışmaların (“toplumsal cinsiyet”çukuru, “mental sağlık” fetişi, “politik doğruculuk” mahkûmiyeti, radikal bireyselleşme vb.) pençesinde esir kalmış bir kolektif işleyiş mekanizması kurulu.

Bu mekanizmanın “ürünü” ise son tahlilde “hayatta kalma” güdüsüne dair tüm enerjisini, fedakârlığını, disiplinini ve risk alma kapasitesini sistematik olarak köreltmiş bir bünye.


“Konfor Toplumu”nun sonuçlarıyla jeopolitik çelişme

Evet, Batı’nın hâlâ bariz bir teknolojik üstünlüğü ve bu sâyede yadsınamayacak bir “savaşım” kabiliyeti var. Ne var ki yaratılan toplumsallık artık orta-uzun vâdeli jeopolitik hedefleriyle uyumlandırılabilecek kalibrede değil.

Başka bir deyişle “silâh” var olmasına, ancak onu tutacak ellerin sayısı çokça azaldı. Yoksunluğu kaldıracak, dayanıklılık sergileyecek, mobilize olacak – velhâsıl birbiriyle dayanışacak ve “ortak” herhangi bir “ülkü” etrafında kenetlenecek bir profil mayası kalmadı.

2026 itibarıyla ve “demokratik çağ”ın sonunda, Batı’nın çelişkisi savaşçı istencinin konforlu toplumlarına çarpmasıyla ilintilidir.

Bu yönüyle – kuralları, kurumları ve pratiğiyle – tümüyle içi boşaltılan ve çıplaklaştırılan klâsik liberal-demokratik müesses nizâmın 80 yıllık varlığının sonunda kendi kendinin en büyük düşmanı hâline geldiği açık.

Kendi kuyruğunu ısıran (ve dahi yiyen) bir yılan misâli, kurtuluşunu kendi eserinin hırpalanmasında aramaya yatkınlığı gitgide yükseliyor.

Dedim ya, bence iş siyâsî irâdeciliğin derman sunucu kalıplarını aştı. Liberal-demokrasinin geleneksel araç-gereçleri ve dahi “zihniyeti”yle zuhur etmiş bu manzarayı telafi etmek olanaklı görünmüyor.

2025 verileri itibarıyla ABD ordusu yeni asker alımlarındaki hedeflerini tutturmak adına standartlarını oldukça düşürme yoluna girdi. Orduda kalma oranları yüzde 16’lardan yüzde 9’lara düşmüş vaziyette. 2022 sonrası orduya katılan acemilerin yaklaşık yüzde 25’i ise ilk iki yıl içerisinde bırakıyorlar.

Ya Avrupa?

Avrupa’da da durum benzer.

Almanya, Fransa, İspanya ve İngiltere gibi ülkelerde yerli genç nüfusun daralması, olduğunda ise orduya katılmak istememesi büyük bir tıkanıklık sebebi. Her ne kadar yeni yeni “zorunlu hizmet”e dönüş meselesi gündemleşse de bu o kadar kolay bir manevra değil; zira yine yeniden “liberal değeler” mâni.

Dahası ve en önemlisi, “savaşma arzusu” hiç olmadığı kadar sönük.

2024-2025 yılları arasında yayımlanan anketler gösteriyor ki, Batı Avrupa ülkelerinde “ülkeniz için savaşır mıydınız?” sorusuna “evet” yanıtı verenlerin oranı yüzde 20-30’lar bandında. Doğu Avrupa’da ortalama biraz artarak yüzde 40-50’leri (ve bazen çok az yukarısını) zorluyor.

Batı’da nüfus artış hızı yüzde 1’in dahi altında seyrederken ve yerleşik “homo democraticus” paradigması – ki, bu paradigmanın temel etkilerinin ülküsüzleşme, inançsızlaşma, bireyselleşme, cinsiyetsizleşme ve hedonistleşme olduğunu not etmiştik – sürerken, kim hangi “ordulaşma”dan, hangi tan bahsedebilir ki?

Uzatmadan söyleyelim: Batı’nın, hususen de ABD’nin nihaî gâyesi Çin’le başa baş rekabet etmek ve sonunda bu rekabetten galibiyetle ayrılmak. Ve dünyada artık tüm gelişmeleri bu zâviyeden irdelemek icap eder.


Batı’nın imtihanı: Toplumu erilleştirmek ve yeniden teşkilâtlandırmak

Şimdi Batı’nın imtihanı – ki Trump figürü bu doğrultuda bir “koçbaşı” fonksiyonu ifâ ediyor – liberal-demokratik tecrübenin aşındırdığı toplum tasarımını bir kez daha yeni jeopolitik misyonuyla bağdaştırmak, bu uğurda “erilleştirmek”.

İki gün evvel Trump’ın ABD’de Demokratlar’ı “yeni düşman” tâyin etmesini, son dönemlerde Avrupa’da “wokeizm” eleştirisinin palazlandırılmasını bu açıdan değerlendirmek pekâlâ mümkün.

Özetle, Crosetto’nun açıklamalarına dönecek olursak, sahne artık hakikaten de “büyük güçler”in.

Ancak “ekonomik potansiyel” için üretime dönmek, “demografik kaynaklar” için nüfus artışını ve dolayısıyla da “aileleşme”yı teşvik etmek, “askerî kabiliyet” için teknolojik yeteneği “ordulaşma”yla taçlandırmak ve “stratejik hammaddelere erişim” için de – ticâretin sıkıştığı bir konjonktürde – “savaşmak” lâzım.

Bunlar “topyekûn” karakterli çok-boyutlu bir “zorunlu evrimleşme programı” olmaksızın – yani liberal-demokratik enstrümanlar terk edilmeksizin – ulaşılabilir amaçlar değil.

Bakalım, bu “büyük demokrasiler çağından büyük güçler çağına geçiş” sürecinde Batı kendi siyâsî teşkilâtlanmasını nasıl tasarlayacak ve nasıl fiilleştirecek?

Önümüzdeki yıllar çok şeye gebe.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU