Nasıl bu kadar kolay anlaştılar?

Özgür Uyanık, Independent Türkçe için yazdı

ABD Enerji Bakanı Chris Wright (sol 2), Venezuela Geçici Devlet Başkanı Delcy Rodriguez (ortada) tarafından başkent Karakas'ta bulunan Miraflores Sarayı'nda kabul edildi. ABD'nin Venezuela diplomatik misyonunun başkanı Laura Farnsworth Dogu (solda) da kabulde yer aldı.
Tarih: 12 Şubat 2026
Fotoğraf: AA

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşinin kaçırılarak ABD’de hapsedilmesiyle sonuçlanan 3 Ocak “Mutlak Kararlılık Operasyonu” emperyalist müdahale biçiminde yeni bir dönem başlattı.

Trump yönetimi, konuyu Birleşmiş Milletler’e getirmeksizin, NATO’daki ittifaklarına ve hatta ABD Kongresine dahi bilgi vermeksizin bir ülke topraklarına saldırıp onun devlet başkanını doğrudan hedef aldı.

Kuşkusuz müdahale bir gecelik kararın değil Obama’nın 2015 Martında başlattığı “yaptırımlar”ın bir sonucuydu.

O tarihten bu yana tanık olduğumuz gelişmeler ABD’nin bir noktada Venezuela’ya “müdahale” edeceğini gösteriyordu.

Beklenen müdahale çok daha erken gelebilirdi ama Washington “Venezuela Sorunu”nu, özellikle petrolle ilişkisinden dolayı bölgesel değil, örneğin “Ukrayna Savaşı” gibi küresel gelişmelerle birlikte ele aldı.

Diğer yandan Venezuela’nın iç ya da bölgesel dengeleri açısından bakarsak ABD’yi en az rahatsız ettiği dönemde bu müdahaleye maruz kaldığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Zira 2025 seçimleri sonrası Venezuela’da muhalefet tamamen geriye çekildi, siyasal çatışma durdu ve çevre ülkelere göç akını kesildi.

Son 2-3 yıldır ekonomi liberalize edildi: Ambargoya rağmen 2024’ün son çeyreğinden bu yana Venezuela ekonomisi yılda ortalama %8 büyüdü.

Washington’u hızla müdahaleye zorlayan en önemli etken İsrail’in Filistin’e karşı yürüttüğü savaşı Orta Doğu’ya yayması oldu.

Rus petrol tedarikinin eksikliğinden doğan krize bir de Suriye’deki durumun ve İran’la çatışmanın getireceği riskler eklenince Washington açısından Venezuela petrolüne egemen olmak zaruret haline geldi.

3 Ocak’ta müdahalenin gerçekleşme şekli sürpriz olsa da hedef başından itibaren Maduro’ydu.

Venezuela coğrafi şartları gereği işgal edilmesi mümkün olmayan bir ülke. Ayrıca geniş çaplı bir askeri saldırının yaratacağı kaos Güney Amerika’da kimsenin kontrol edemeyeceği bir kargaşaya yol açardı.

“Bu yüzden söz konusu olan şey Panama gibi bir işgal değil, Maduro'nun devrilmesi yoluyla Bolivarcı rejime son verecek bir askeri eylemdir.” (1989 Panama işgalinden Venezuela'ya: ABD ne yapabilir?/Uyanık, Indyturk, 11 Kasım 2025)

Fakat Maduro’nun devrilmesi halinde bile “Bolivarcı bürokrasi ve ordu, ayrıcalıklarından taviz vermeyecektir. Bu yüzden Washington ilk aşamada Maduro'ya bir çıkış yolunu sunmaktansa muhtemelen askeri ve sivil bürokrasiye bazı garantiler tanıma yolunu izliyor.”( Venezuela'da çözüm "Nikaragua Barışı" olabilir mi? Bolivarcılık ve Sandinist Devrimin bir karşılaştırması/Uyanık, Indyturk, 30 Kasım 2025)

Bu satırların yayınlandığı sırada Maduro’nun Küba, Rusya ya da Türkiye’ye sürgüne gideceği iddia ediliyordu. (Daha sonra Dışişleri Bakanı Fidan böyle bir seçenekten kendilerinin haberi olmadığını söyleyerek yalanladı.)

Gerçekte Washington hiçbir zaman Maduro’ya “teslim olma” dışında bir seçenek sunmadı. Çünkü Maduro’yu sistemin kilidi değil en kolay feda edilecek parçası olarak görüyorlardı.

Washinton, Bolivarcı bürokrasiye ve devlete egemen olan elitlere dokunmayacağının garantisini verdi.

Maduro’yu kaçırdıktan sonra iktidar partisi “PSUV”a dokunmadığı gibi muhalefet lehine bir siyasi müdahalede de bulunmadı.

Çünkü Venezuela petrolünün acilen küresel piyasaya arzı Washington’un askeri seçeneklerini kısıtlıyordu.

Aksi takdirde Trump, Venezuela’daki tüm rafinerilerin yanışını izlemek zorunda kalırdı…

Fakat her şeyden önce sahnedekilerin hepsinin “Amerikalı” olduğunu fark etmelisiniz.

ABD ile diğer ülkelerin kıtasal kardeşlikten öte kültürel iç içelik, din ve dil yakınlığı veya ortaklığı var.

Kıtanın her yanından on milyonlarca Latin Amerikalı ABD’de yaşıyor ve onların 100 milyonu aşkın akrabaları bir şekilde Kuzey Amerika’yla ilişkili.

Yalnızca Latin Amerikalı zenginler değil Washington’la en çatışmalı ülkelerin iktidar sahiplerinin aile üyeleri de ABD’de yaşar ve çocukları burada eğitim görür.

Venezuela’da bürokratik siyasi ve askeri gücü temsil eden Bolivarcı elitlerin her zaman bir ayakları ABD’deydi. Halen çocukları ya da aile üyeleri ABD’de yaşayan birçok Venezuelalı yönetici var.

Ayrıca ABD, kıtadaki tüm ülkelerin uluslaşma süreçlerinde belirleyici tek hegemondur.

Latin Amerika üzerindeki ABD hegemonyası salt askeri güç değil; teknoloji, sanat-kültür, sanayi, ticaret, hukuk, bilim, akademi, medya ve sermayenin yoğunlaştığı bir hiper-merkez olarak görülmelidir.

ABD tüm bu ulusların sadece ordularını, yargı ve güvenlik teşkilatlarını değil tüm sivil ya da resmi kurumlarını şekillendirmiştir.

Bu yüzden ABD’nin kıtasal müdahaleleri süreklidir ama hiçbir zaman Afganistan, Irak ya da Vietnam’da davrandığı usulde gerçekleşmez.

Bu “kıtasal kardeşlik” 3 Ocaktan sonra Karakas’la Washington arasında ortaya çıkan konsensüsün temelini oluşturuyor.

Latinlerin başı üzerinde bir Washington sopası daima vardı.

Ancak “Big Stick” politikası salt askeri güçle değil sopanın ucunda sallanan bir havuçla beraber işliyor.

Havucu görmeden 3 Ocak sonrası Karakas ile Washington’un içine girdikleri süper hızlı işbirliği anlaşılamaz.

Venezuela’da Chávez’in önderliğindeki Bolivarcı Devrimin iddiası, gücü ve enerjisi petrole egemen olmaktan geliyordu.

Chávez, sonsuz olduğu düşünülen bu kaynaktan elde edilecek zenginlikten her toplumsal kesime pay vermeyi vaat etti.

2010 yılı ortalarında emtia fiyatlarının düşmesi Venezuela ekonomisinin yapısal sorunlarını açığa çıkardı ve Bolivarcı yönetimin toplumsal kesimlere gelir aktarımını dramatik biçimde daralttı.

Maduro döneminde ise petrol üretiminin krize girmesi ve Obama’nın yaptırımları başlatmasıyla ülke çöküşe sürüklendi.

Ekonomik kriz açlık düzeyine çıkmış ve bu da büyük bir göç dalgasını tetiklemişti.

Bolivarcı yönetim 2017’de artık halk desteğini yitirmişti.

Meclisi kaybeden Maduro ona paralel başka bir meclis kurdu. 2019’daki sokak eylemlerini bastırana kadar siyasal otoritesini inşa etmekte zorlandı.

Sonuç olarak 10 yıl içinde Venezuela sosyo-ekonomik ve siyasal açıdan çöktü. Küresel ya da bölgesel gelişmeler de bir türlü Venezuela lehine dönmedi.

Bu arada iktidara egemen olan Bolivarcı elit yerinden oynatılamadı ama sistem tıkandığı için kimseye bir şey vaat etmiyordu.

Sistemin kilidi petroldü ve muslukların bir şekilde açılması gerekiyordu.

Washington’un havucu işte buydu.

ABD “sembolik” bir bedel karşılığında Bolivarcılara Petro-dolar’ı vermeyi vaat etti.

Maduro’nun “teslim alınması” iki tarafın da ihtiyacı olan türden bir “sembolik” bedeldi.

Öyle ya “Libertador” Bolivar bile devrimin efsanevi komutanı General Miranda’yı tutuklatıp İspanyollara teslim etmişti.

Maduro’nun kaçırılmasını izleyen hafta ortada bir anlaşma olmamasına rağmen Venezuela petrolü ABD limanlarına akmaya başladı.

Bu kadar hızlı bir petrol sevkiyatı sadece siyasi otoritenin onayıyla açıklanamaz. Rafinerilere egemen olan silahlı kuvvetlerin ve sendikal bürokrasinin de “hazır” olduğunu gösterir.

ABD yalnızca Venezuela petrolünü kendi limanlarından satmıyor aynı zamanda Venezuela petrolü üzerine 3. ülkelerle anlaşma yapıyordu.

Bu  “de facto” olarak Venezuela’nın egemen bir ulus-devletten bir “alt-ulusdevlet”e dönüşümünü kabul etmesi anlamına geliyordu.

Daha da önemlisi yapılan iş hem Bolivarcı Venezuela Anayasasına hem de anayasa maddeleriyle eşdeğer öneme sahip “organik yasalara” aykırıydı. Petrol egemenliğini belirleyen hidrokarbon yasası da 29 Ocak’ta mecliste oybirliği ile ortadan kaldırıldı.

İşte Venezuela’nın ödediği asıl bedel buydu.

Chávez devriminin teminatı altındaki ulusal egemenliğini teslim etti; karşılığında - ABD’nin izin verdiği ölçüde- yeniden Petro-dolar akışını sağladı.

İşte bu Petro-dolar havucu Maduro’nun teslim alınmasından daha etkili bir güç.

ABD, 10 yıldır sürdürdüğü yaptırımlarla Venezuela’ya petrole egemen bir ulus olamayacağını kabul ettirdi. 

Nihayetinde boğulan bir ülke, zaten hayrını göremediği petrolün satışından payına ne bahşedilirse onu kabul edecek hale geldi.

İşte bu model şimdi ekonomik olarak değil ama politik açıdan çok önemli bir yere taşınıyor:

Küba…

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU