Mübarek Ramazan ayının ilk günü herkese mübarek olsun. Özlem beni memleketim Burayda'da geçen çocukluğumdan, Riyad'ın eski el-Salihiye ve ardından el-Suveydi mahallesinde geçen gençliğime, gün ve geceler boyunca uzanan geçmiş ramazanlara götürdü.
Ancak bugün ve bu mübarek ay boyunca size anlatacaklarım, zamana dair hatıralar değil, bu dizi için seçtiğim genel başlık “Bir yer ve konular” altında yer alan yere dair hatıralar hakkında olacak.
Yerlerin hatıraları ve yeryüzünün bir dili vardır. Eğer konuşabilseydi, yüzeyinde olup bitenleri ve içinde gömülü olanları ifşa ederdi. O zaman hikayeler şimdikinden farklı olurdu, haberler şimdikinden farklı olurdu veya daha mütevazı bir şekilde ifade etmek gerekirse; şimdiki haberler daha eksiksiz olurdu.
Her vadi... her dağ... her ova... her kum tanesi... her nehir, her deniz veya zamanın tahribatına dayanmış her sağlam yapı, hepsi, toprak için savaşan veya onun için öldürülenlere, son anlara, umutlara veya kalıcı pişmanlıklara tanıklık etmiştir.
Romantik buluşmalara ve aşıkların itiraflarına, dostluk sözleşmelerine ve yakın arkadaşlar arasındaki samimi ifşa anlarına ve en derin sırlarını, kaygılarını ve hayallerini kuma, ovaya, ağaçlara ve kuşlara nasıl emanet ettiklerine tanıklık edecektir.
Büyük Suudi yazar, gazeteci, tarihçi ve coğrafi sözlükbilimci Şeyh Abdullah bin Hamisi, “el-Yemame” adlı kitabında Arap Yarımadası'nın kalbindeki dağlara, vadilere ve kumlara ses verirken, muhteşem dizelerinden birinde şöyle der:
Harabeler içlerinde saklı sırları açıklayabilseydi
Konuşabilseydi neleri ifşa ederdi?
Arap Yarımadası'ndaki yer ve insanlar arasındaki ilişkiyi açıklarken de şöyle der: “Her kabile kendi dağı veya dağlarıyla tanınırdı. Şiirleri, bu dağlara dair hatıralar ve onlara övgülerle doluydu, günlerine ve olaylarına onlarda katılırlardı. Örneğin, Tay iki dağı Aja ve Salma’yı, Abs Katan’ı, Juhayna Radwa’yı, Tamim Yemame ve el-Arma dağlarını, Huzayl Kabkab’ı ve Suleym de Şarura dağlarını övdü.”
Gerçekten de yerler hakkında yazmak ve onları –taşları, ağaçları ve insanları– tanımlamak, eski çağlardan beri Arap ve Müslüman alimlerin birbirini takip ettiği eski bir gelenek ve zengin bir mirastır. Bu konuda, örneğin Hicri 487 yılında vefat eden Ebu Ubeyd Abdullah ibn Abdulaziz el-Bekri'nin “Mu'cem Me’sta’cem min Esma' el-Bilad ve el-Mevadi” adındaki büyük eserimiz var.
Keza Hicri 682 yılında vefat eden Zekeriya ibn Muhammed el-Kazvini'nin “Asarul-Bilad ve Ahbarul-İbad” adlı kitabı gibi önemli derlemelerimiz bulunuyor.
Bunlar, modern coğrafyanın ve hassas, çağdaş bilimsel haritaların doğuşundan önceydi. Arap Yarımadası'nı tartışırken, Arap Yarımadası'nın ünlü alimi Hamad el-Cessar’ın, el-Abbudi, İbn Cüneydel, el-Biladi, el-Akili ve diğerleri gibi seçkin bir grup kendi kendini yetiştirmiş alimle birlikte yürüttüğü büyük coğrafya projesini de unutmamalıyız.
Coğrafi sözlüklerden bahsettiğimizde hem eski hem de modern dönemde bunların zirve noktası ve en değerlisi, bir sonraki makalemizin konusu olacak parlak yazar Yakut el-Hamavi'nin “Mü'cemü'l-Büldan” kitabıdır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Şarku'l Avsat
© The Independentturkish