Epstein'den Filistin'e iki adanın öyküsü

Fotoğraf: AA

Epstein'in adasından Filistin'e, bugün dünya benzeri görülmemiş bir ahlaki şokla karşı karşıya bulunuyor. Şok sadece cinsel eylemlerin ayrıntılarında veya kurban sayısında değil, aynı zamanda özellikle çocuklara yönelik organize bir küçük düşürme ve insanlığı aşağılama yapısının meydana çıkmasında da yatıyor. Epstein'in adasında yaşananlar istisnai bir olay değil, Batı modernliğinin bedeninde iltihaplı yaralar gibi görünen eski bir salgının patlamasıdır. Hiç tereddüt etmeden ele alınması gereken soru şudur: Epstein skandalından sonra Batı'da ahlaki bilinç, 19. yüzyıldaki ve öncesindeki köle pazarları şokundan sonra olduğu gibi gelişecek mi, yoksa medyadaki gürültü eski bir pazar için sadece yeni bir kamuflaj mı?

Epstein adası yeni değil; ondan önce Saint-Domingue (günümüz Haiti'si) vardı ve iki ada arasındaki mesafe coğrafi değil, en derin anlamıyla ahlakidir. Özel jetleri, reşit olmayan kızların kıyafetleri ve köleci eyaletlerden gelen yeni efendileriyle (Bill Clinton'ın memleketi olan Arkansas gibi) yeni köle pazarı, zincirleri ve prangalarıyla aynı eski pazardır. Clinton'ın yaşadığı Little Rock'taki köle pazarları 19. yüzyılın sonuna kadar devam etti. 1990'larda Arkansas'ı ziyaret ettiğimde, beyazlar, bu tür ayrımcılığı yasaklayan yasaya rağmen, siyahlarla yemek yemiyorlardı. Restoranları “özel kulüpler” diye adlandırarak bu yasayı atlatıyorlardı. Dolayısıyla, ırkçılık ve kölelik Clinton'ın hayatından çok uzak değil. Köle pazarının sahneleri duvarları, aracıları ve müşterileri değişti. Sömürgecilik ve işgal, köle pazarının meşru mirasçılarıdır: Epstein, reşit olmayan kızlara işkence ederken Filistin haritalarına hayran değil miydi? Epstein, Gazze’deki tünellerle ilgileniyordu, çünkü aynı tünelleri kendi adasında da inşa etmişti; işgale direnmek için değil, kendisinden daha zayıf olanlara işkence etmek için.

19. yüzyılda Sultan Barkaş'ın emriyle Zanzibar'daki köle pazarı kapatıldığında, bu sadece idari bir karar değil, kız ve erkek çocuklarını meydanlarda sergilemenin ve bedenlerini mal gibi incelemenin o dönemin ahlakıyla bağdaşmadığının geç de olsa kabul edilmesiydi. Buna rağmen pazar, insan vicdanının aniden uyanması nedeniyle değil, toplumun hem kendi gözünde hem de dünyanın gözünde artık dayanılmaz, pazarlanamaz ve haklı gösterilemez bir imaja sahip olması nedeniyle kapatıldı.

Fransız kolonisi olan ve daha sonra Haiti olacak Saint-Domingue'de, Fransız Devrimi'nin sloganları olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ile şeker kamışı tarlalarında köle olarak ezilen milyonlarca insanın gerçekliği arasında ahlaki bir çelişki patlak vermişti. Orada, Toussaint Louverture adı bu sisteme karşı bir isyan sembolü olarak ortaya çıktı ve bazı toplumların uzun ahlaki tartışmalara ayıracak lüksü olmadığını, soruların kaçınılmaz olarak devrime yol açtığını teyit etti.

Her iki durumda da sorun sadece köleliğin varlığı değil, toplumun insanları tüketim için ham madde olarak görmeyi kabul etmesiydi. Ve bu, bugün Epstein ile ilgili meselenin de özüdür. Özel Karayip adasını çocuk istismarı için kapalı bir alana dönüştüren nedir? Bu sadece bireysel sapkınlık değil; görünmez bir koruma ağı, siyasi nüfuz, uluslararası para, kurumsal sessizlik ve suçu insanlığa karşı sistemik bir suçtan ziyade kişisel bir skandal olarak ele alan bir medyadır.

Burada soru daha da keskinleşiyor: Epstein münferit bir vaka mı? Yoksa eski bir köle pazarının duvarlarını yeni müşteriler ve yumuşak, modern bir söylemle yeniden inşa eden bir köle tüccarı mı?

Eski tarz kölelik aleniydi; bir köle tüccarı, bir pazar yeri ve bir müzayede vardı. Modern kölelik gölgelerde işliyor; paravan şirketler, diplomatik kurumlar, uluslararası konferanslar ve skandal ortaya çıkana kadar kanunların uzanamadığı özel adalar. Suçun kendisinden daha tehlikeli olan şey, anlatılma biçimidir.

Batı medyası Epstein davasını kişisel bir dram olarak sundu; zengin bir sapkın, karanlık ilişkiler ağı ve yıllar sonra konuşan mağdurlar. Peki, derin ahlaki tartışma nerede? Onun onlarca yıl boyunca cezasız kalmasına izin veren yapıya dair sorgulama nerede? Ve toplumdan, acıyı televizyon tüketimi için bir meta haline getirme konusundaki doymak bilmez iştahı sebebiyle hesap sorma nerede?

İşte tam da burada, Epstein'ın adasından Filistin'e geçiş, retorik bir sıçrama değil, ahlaki bir zorunluluk haline geliyor. Çünkü pazar mantığı, biçimi değişse bile aynıdır. İsrail'de ve Filistin'deki işgal gerçeği altında, çocuklar hapsediliyor, kapalı odalarda sorgulanıyor, en temel insan haklarından mahrum bırakılıyor ve İsrail askerleri tarafından saldırıya uğruyor; Bill Clinton ve ortaklarının vicdanı ise rahatsız olmuyor. Araçlar farklı olabilir ve siyasi bağlam değişebilir, ancak eylemin özü aynıdır; savunmasız insanı, özellikle de çocukları, bir kontrol, aşağılama ve irade kırma nesnesine dönüştürmek.

Sormamız gereken şok edici soru şudur: Filistin'deki işgal altında kapalı hapishanelerin, zorla sorgulamaların ve çocukluğun çalınmasının mantığı, Epstein adasında yaşananlarla özünde aynı değil mi? Aralarındaki tek fark, hukuk dilinde gizli, gücün diğerinin bedenine ve özgürlüğüne sahip olduğu derin yapıda değil.

Burada, Batı modernliği kendi aynasının önünde çıplak ve yalın bir şekilde görünüyor. Bir yandan, insan hakları, çocuk koruma ve bireysel onur üzerine küresel bir söylem, öte yandan, gizli hapishanelerde, işgal altındaki topraklarda ve uluslararası seks ticareti ağlarında tekrarlanan aşağılama kalıplarına ilişkin uzun süreli bir sessizlik söz konusu.

Epstein davasının tetiklediği şok, sembolik anı itibariyle, Zanzibar pazarının kapatılması veya Saint-Domingue devriminin tetiklediği şoka benziyor. Ancak temel bir açıdan farklılık gösteriyor: 19. yüzyılda, soru açıkça tanımlanmış bir ekonomik yapı içinde ortaya atılmıştı. Bugün, insan ticaretinin yeni pazarı dağıtılmış, ağ şeklinde ve bireysel özgürlük, açık seyahat ve sınır ötesi ilişkiler sloganlarının ardında gizlenmiş durumda.

Son ve en acı verici soru şu: Televizyonda skandalların tartışılması gerçekten de pazarın ahlaki olarak yıkılması mı, yoksa sadece pazarın ücretsiz tanıtımı mı? Yayıncıların etik bağlamdan yoksun bir şekilde ayrıntıları sunmaları, bu iğrenç uygulamaların modern bir şekilde teşvik edilmesi mi, yoksa ahlaki bir hesaplaşma mı? Suçluları koruyan sistemlerden hesap sorulmaması ve bu hesap sorma yerine önemsiz açıklamalarla yetinilmesi, yeni bir medya manipülasyonu biçimi mi? Ve medyanın bu suçları Filistin işgali gibi insan üzerinde daha geniş kontrol biçimleriyle ilişkilendirmekten kaçınması, eski köle pazarını yıkmak ve içindekileri ortaya çıkarmak yerine koruma ve sürdürme arzusu mu?

Bu analizde Epstein istisnai bir şeytan değil. Uzun bir zincirin halkası; gelişen bir pazarda bir satıcı, bedenlere sahip olmaya, sessizliğin satın alınmasına ve insanların “kullanılabilir” varlıklara indirgenmesine dayalı gizli ekonomide bir aracı.

Zanzibar'dan Saint-Domingue, Epstein adası ve Filistinli çocuklara kadar aynı soru tekrarlanıyor, ancak yeni maskelerle: Dünya, aynada kendisini gördüğünde ahlaki olarak kendini yeniden tanımlama cesaretine sahip mi? Yoksa bir kez daha, bir pazarı kapatıp diğerlerinin karanlıkta değil, göğüslerimizdeki kalpleri kör eden mavi ekranlarda faaliyet göstermesine izin vermekle mi yetinecek?

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

 

Şarku'l Avsat

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU