Avrupa ile Amerika’nın arasını açan 2003 yılındaki Irak Savaşı sırasında, Amerikalı tarihçi ve yorumcu Robert Kagan geniş tartışmalara yol açan bir kitap yayımladı.
“Of Paradise and Power”* başlıklı bu eser, Kagan’ın uluslararası siyasete dair muhafazakâr görüşlerini, dönemin yeni koşulları ışığında yeniden değerlendiriyordu. O, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin güç siyasetini ortadan kaldırmadığını veya uluslararası düzenin inşasında gücün rolünü azaltmadığını savunuyordu.
Kitabın özünü özetleyen meşhur formül şuydu: “Amerikalılar Mars’tan, Avrupalılar Venüs’tendir.” Bu metafor, iki taraf arasındaki stratejik kültür farkını çarpıcı biçimde açıklıyordu. Amerika askerî gücü öncelemeyi sürdürürken, Avrupa diplomasiye ve uluslararası hukuku önceliyordu.
Amerikalılar Avrupa’nın “anneliğini” inkâr edemezler; ancak muhafazakârlar onu çoğu zaman iyi niyeti saflıkla karışan, savurgan ve gerçeklerle yüzleştiğinde yardım için Washington’a başvuran bir anne gibi görür. Nitekim her ikisi de Avrupa’da başlayan iki dünya savaşında Amerika yalnızca askerî destek vermekle kalmamış, aynı zamanda savaşın harap ettiği kıtayı yeniden inşa etmek için Marshall Plan aracılığıyla ekonomik ve mali yardım sağlamıştır.
Amerikan muhafazakârlığındaki Avrupa eleştirisi, sınır merkezli kültürün Amerikan siyasal bilincindeki etkisiyle daha da sertleşir. Bu görüşe göre Avrupa, dünya kalıcı bir barış içindeymiş gibi yaşamaktadır; refahına harcama yaparken savunmasına yeterince yatırım yapmamaktadır. Oysa Rusya-Ukrayna savaşı ile milyonları bulan göç dalgaları, Avrupa sınırlarının son derece kırılgan olduğunu göstermiştir. Üstelik ulus-devletlerini ve ordularını güçlendirmek yerine enerjisini ulusüstü bir yapı olan Avrupa Birliği’ne harcamaktadır. Irak krizi sırasında dönemin Şahin görüşlü ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld Batı Avrupa’yı “eski Avrupa”, Orta ve Doğu Avrupa’yı ise “yeni Avrupa” olarak nitelendirmişti.
Rumsfeld gibileri için Amerikan tarihinin karanlık sayfaları —yerli halkların kapatıldığı rezervasyonlar ya da II. Dünya Savaşı sırasında çoğu Amerikan vatandaşı olan Japon kökenlilerin zorla “yeniden yerleştirme merkezlerine” gönderilmesi— pek de yüz kızartıcı hatıralar değildir.
Öte yandan Avrupalılar siyasal kültürlerinin farklı algılara kaydığını gizlemezler. Kıtasal birlik sayesinde Almanya’nın yeniden birleşmesinin doğurabileceği riskleri kontrol altına aldıklarını savunurlar. Komşu “öteki”, ortak tarih savaşlarla dolu olsa bile mutlaka düşman değildir. Ortak paydaları aramak, yaygın ve saygın bir çabadır. Örneğin Fransız tarihçi Fernand Braudel, Akdeniz’in yalnızca çatışan medeniyetlerin savaş alanı olmadığını; aksine toplumların karşılıklı bağımlılık içinde geliştiği derin bir etkileşim havzası olduğunu göstermiştir. Bu medeniyetleri birbirine bağlayan ilişki, bir medeniyetin diğerinin üzerinde yer aldığı, onunla uzayda ve zamanda birlikte var olduğu "üst üste binme" ile karakterize ediliyordu.
Amerika’nın Avrupa’ya borcu inkâr edilemez; fakat Avrupa’nın da Amerika üzerinde etkisi vardır. Özellikle Nazi zulmünden kaçan Alman Yahudisi entelektüel ve sanatçıların göçü, Amerikan siyasal ve toplumsal düşüncesinin yerel sınırlarını aşmasında önemli rol oynamıştır.
20. yüzyılın ilk üçte birlik dönemindeki “Paris anı” olmadan Amerikan kültürünü anlamak zordur. O dönemde Paris, sanatsal özgürlüklerin ve entelektüel deneylerin laboratuvarıydı. Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald ve Gertrude Stein gibi isimler burada modernizmle temas kurdular. Stein’in salonu, Pablo Picasso, Henri Matisse ve Ezra Pound gibi modernizmin öncü figürlerini bir araya getiriyordu. “Işıklar Şehri”, Amerikalı yaratıcılar için moderniteye açılan zorunlu bir geçit olmuştu.
Ancak muhafazakâr Amerika bu tabloya aynı gözle bakmaz. Onun için savaş ve onun doğurduğu sonuçlar temel ölçüttür. Fransız yazar André Maurois’nın ifadesiyle Amerika “kuzeyde ve güneyde zayıf iki komşu, doğuda ve batıda balıklarla çevrili” olsa da sınır bilinci zayıflamamıştır. Kaliforniya ve New York’un kozmopolit yapısı ya da Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar muhafazakâr Amerika’yı cezbetmez. Nitekim bir dönem ABD, Başkan Woodrow Wilson’ın öncülük ettiği Milletler Cemiyeti’ne katılmayı reddetmiştir. McCarthycilik de kısmen Avrupa’dan gelen entelektüel etkileri sınırlama çabası olarak değerlendirilebilir.
Bugün Avrupa’nın güçlü sesi, geleceğin geçmişten türetilemeyeceğini savunur; çünkü böyle bir durumda onun gelecek olamayacağını söyler. Buna karşılık Amerikan muhafazakâr sesi ise yüksek teknolojileri geleceğe tahsis ederken, zihni— geçip gitmemesi gereken- geçmişte sabitleme eğilimindedir.
*Türkçede “Cennet ve Güç/Yeni Dünya Düzeninde Amerika ve Avrupa” adıyla Koridor Yayıncılık tarafından yayınlandı.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Şarku'l Avsat
© The Independentturkish